Köln Mektubu: Sinan Eskicioğlu kışkırtıcı bir sığınmacılar yazısı yazmış.. Tezi tartışmanıza açık..

2

Son birkaç yıldır yoğun olarak yaşanan Suriyeli sığınmacıların Avrupa’ya ve özellikle Almanya’ya ulaşma çabaları Avrupa’yı bir hayli tedirgin ediyor.

Türkiye’de de yaşanıyor aynı sorun, ama sanıyorum Avrupa’daki kadar insanları rahatsız etmiyor.

Bir sorun olarak ortaya çıkması, aslında Avrupalıların öngöremedikleri gelişmeler yüzünden…

Bilindiği gibi, insanlar, karşısındakini yada bir başkasını kendine bakarak düşünür ve ne yapabileceğini kestirmeye çalışır. Avrupalılar da aynı şekilde davrandılar. Kendi düşünce dünyalarıyla olaya baktılar ve şöyle düşündüler: Türkiye hem dini hayat, hem sosyal çevre, hem de Ortadoğu kültürünü tanıması açısından sığınmacılar için çok daha elverişli bir ülkedir; bu insanlar Türkiye’ye geçerler ve orada kalırlar…

Ama düşündükleri gibi olmadı ve bu insanlar her türlü zorluğa rağmen, yürüyerek ya da tehlikeli botlarla, Yunanistan’a, oradan da Balkan rotasını kullanarak, Avusturya’ya ve Almanya’ya, hatta Danimarka, İsveç gibi kuzey ülkelerine ulaştılar.

Almanya’dan Türkiye’ye araçla yolculuk yapanlar bilir; anormal hız yapmıyorsanız, bu rota insanı yoran üç günlük bir mesafedir.

Sığınmacılar uzun çabalardan sonra hedefledikleri ülkelere vardılar; ama kimisi de yollarda heba oldu.

Avrupalı sorunun düşündüğü gibi kendisine uzak olmadığını, kapılarının önüne, ülkelerindeki sokaklara, yollara kadar dayandığını anladı.

“Sığınmacıları ne olursa olsun kabul edelim” fikrini tartışmaya açmak gerekirdi.

Doğruluk izafidir, ancak farklı kültüre sahip bu insanların sayıları arttıkça, toplumdaki algılanışı da sürekli değişmektedir. Bu da yerleşik kültürde negatiflikleri oluşturmakta ve toplum bunu olumsuz algılayıp kollektif bir bilinç oluşmaktadır. Bu bilinç de, ırkçılığın yükselmesi olarak tezahür etmekte…

Bu fikir normal değildir, neden?

Çünkü üzerine plan yapılmadan, doğurabileceği sosyolojik ve sosyal psikolojik sonuçları düşünülmeden, aşırı insani bir duyguyla hareket edilmesi, hem bu insanlar için hem de yerleşik Avrupalı kültür ve sosyal yapı için riskleri barındırmaktadır.

Nitekim öyle de olmuştur.

Sığınmacılar için ara bölgeler oluşturulup, burada dil, kültür, kolektif bilinç eğitimleri ile bu kişileri topluma hazırlama projeleri geliştirilmesi gerekir.

Şimdi okuyucu olarak ‘iyi de ne gerek var’ diye düşünebilirsiniz.

Avrupalı, uzun yıllar süren çalışmalarla, bugünkü özgürlükçü, hukuki ve insani sistemi oturtmayı başarmıştır. Bu sistem fikrinin ve davranış bütünlüğünün bozulmasını da istememektedir.

Bunu anlamak hiç de zor değil, sadece biraz empati yapmak yerinde olacaktır.

Mesela size ait odadaki düzeni etkileyecek iki günlük yatılı misafir bile, sizin normal olağan sisteminizi bozar ve siz misafiriniz gidince ‘oh be, odama tekrar kavuştum’ dersiniz. Mesele aslında biraz da böyle.

Sorunlar bununla da sınırlı değil: Sığınmacıların topluma adapte olmaları da bir başka sorundur.. Sığınmacıların hayata bakış zihniyetleri de bir sorundur.. Sığınmacıların kollektif bilinç anlayışarı ve daha da ekleyeceğimiz başka sorunsallar…

Nasıl bir çözüm yolu takip edileceği belki de zamanla ortaya çıkacak.

İşte bu noktada, bize, Türkiye’den gelip Avrupa’da ikamet edenlere de görevler düşmektedir.

Almanya’da, Avrupa’da yerleşik Türk-Kürt, kısaca Türkiye kökenlilerin zaman içerisinde edindikleri tecrübeleri uygun bir dille sığınmacılara aktarmaları yerinde olacaktır.

Şöyle bir soru da aklımıza gelebilir: Peki burada yaşayan Türkiyeliler acaba Avrupa’nın sosyolojik, dini, kültürel durumlarını öğrenip, özümseyip bir kültür oluşturabilmişler midir?

Bunu, ben de kendime soruyorum.

Amerika’ya giden ve yerleşen Türkiyeliler ile Almanya’ya ve Avrupa’ya yerleşenler arasındaki farkları bilimsel olarak inceleyip, psikolojik ve sosyolojik bir çalışma yapılamaz mı acaba ?

Dikkatimi çeken bir örnekle bitireyim:

Oturduğum semtte belirli aralıklarla sirkler kurulur. Büyük devasa çadırlar, çalışanlar ve hayvanlar getirilir.

Burayı ziyaret eden insanları hep gözlemlemişimdir.

Araçlarıyla gelen bu insanlar, etrafta hiçbir görevli olmadığı halde, en uzaktan başlayarak düzgün bir sıra halinde arabalarını park eder, program bitince de sabırlı bir şekilde yüzlerce araba koca alanı terkeder.

Acaba diyorum, aynı sirk ülkemizde veya Suriye’de, ya da başka bir Ortadoğu ülkesinde kurulsa ve aynı sayıda izleyici araçlarıyla gelse..

Nasıl park ederler?

Programı nasıl izlerler?

Çıkışta nasıl oradan çıkarlar?

Ne kadar korna sesi olur? Ya da acaba olmaz mı?

Birkaç gün sonra kim o alana park için değnekçi diker?

Sorularım daha var, ama sanırım bu kadarı yeterli.

Düşünelim, acaba nasıl olur?

Sevgiyle kalın…

2 YORUMLAR

  1. eyni dərddi, niyə görə bizim coğrafiyalarda belə məsələlər düzəlmir. Təbii ki, gəmiyə minib, gəmiçiylə dava etsən nasizm də yüksələr, ultra radikalda. təəssüfki, bizim qonaqpərvərliyimiz elə şuuraltı mənfəətdən o tərəfə keçmirsə, başqalarını hansı əsasla, niyə ittiham edirik, bax bunu özümüzdən soruşmalıyıq.

  2. Aylar önce Amazon’dan tabletime indirdiğim 50 sayfalık bir kitapçık sık sık aklıma gelir. Konu, Suriye’den kaçan bir gencin Almanya yolunda Almanya’daki arkadaşıyla yaptığı telefon konuşmaları. Kitabın adı: Mein Akku ist gleich leer=pilim bitmek üzere (telefon).
    Bu insanların yüzlerce defa resimlerini televizyon haberlerinde gördüğüm halde, bu kitabı okuyunca neler çektiklerini hissedebildim. Garip bir durum.

    Almanya’da bu yıl ilk defa mültecilere yardım için insanların tren istasyonlarına gittiklerini gördüm. Yaşadığım çevrede kilise mültecilerle çevre insanlarını buluşturmak için düzenli toplantılar yapıyor. Bu toplantılara pasta götürenler (eşimde) ve bağışta bulunanlar var. Toplantılara gittiğim günler benden başka Türk kökenliye rastlamadım. Konuştuğum Suriyeliler arasında Türkçe bilenler azdı.

CEVAP VER