Transilvanya Alpleri’nde Asfalttan Bir İmza: Transfagaraşan

0

Bugün günlerden cumartesi, havanın kış gelmeden önceki son güzel demleri. Size bir doların 3.40 TL olduğunu ve reşit olmayan kızlarla ilgili yasa önergesini unutturmak için önceden yaptığım bir seyahatin yazısını paylaşmak istiyorum. Umarım beğenirsiniz ve bu güzel hafta sonunu, geçtiğimiz haftanın boğucu gündemine saplanmış olarak geçirmek yerine sevdiklerinizle birlikte açık havada değerlendirirsiniz.

Transilvanya dendiğinde aklınıza gelen ilk şey Kont Drakula’nın konu edildiği korku filmleri olur muhtemelen. Asıl adı Vlad Tepeş olan ve aynı zamanda Kazıklı Voyvoda olarak da bilinen sadist bir Rumen prensinin diyarında bu yazıya konu olan gizli bir hazinenin yattığını öğrenmem 2013 yılının Temmuz ayına tekabül eder. Bir konser dinlemek üzere planladığım Romanya seyahatime sayılı günler kala tesadüfen öğrendiğim bu bilgi, bütün yolculuk planımı yeniden gözden geçirmeme vesile oldu.

Yapımı 1970 yılında başlayan, bitimine kadar geçen 4 senede toplam 6.000 ton dinamite ve 40 insan hayatına mâl olan Transfagaraşan yolu, adını “öte” anlamına gelen trans kelimesi ile yola ev sahipliği yapan dağın adı olan Fagaraş isminin bir araya gelmesinden alır. Asıl yapım amacı, 1968 yılında Sovyetlerin Çekoslavakya işgali sonrası dönemin Rumen lideri Nikolay Çavuşesku’nun Sovyetler tarafından gelebilecek muhtemel bir saldırıya karşı Fagaraş Dağları üzerinden vakit kaybetmeden ordusunu geçirebileceği stratejik bir yola sahip olmak istemesiydi. Gelgelelim; zaman içinde değişen Doğu Avrupa siyasi konjonktürü, militarist amaçlarla yapılan ve adeta bir doğa harikası olan bu yolu benim gibi otomobil severlere bir miras olarak bıraktı.

transfagarasan2

Bu mirasın varlığından haberdar olur olmaz Romanya’da geçireceğim üç günün birini tamamiyle Transfagaraşan’a ayırmaya karar verdim. Sabah saat 9 civarında Bükreş Otopeni Havalimanı’ına indikten sonra vakit kaybetmeden araç kiralama standlarına doğru yol alıp ellerindeki arabaların marka ve modellerini sordum. Maalesef bu noktada hayal kırıklığına uğramıştım; çünkü bana sunabildikleri Volkswagen Polo, Opel Astra ve Ford Mondeo gibi sıradan arabalardan başka bir seçenekleri yoktu.

Hayal kırıklığı diyorum, çünkü Transfagaraşan gibi bir yolu tecrübe ederken biraz daha özel bir araç sürmek gerektiğini düşünüyorum. Özelden kastım: sürüş zevkini ve virajların tepe noktasındaki merkezkaç kuvvetini sürücüye doğrudan hissettirebilen arkadan itişli ve daha güçlü bir araba. Yukarıda saydığım araçların üçü de önden çekişli olmakla birlikte bana önerilen Polo 1.2 TDI motoruyla 75 beygir, Astra 1.4 motoruyla 90 beygir ve son olarak Mondeo 2.0 TDCi motoruyla 140 beygir gücü üretmekteydi. Romanya’ya gelmeden önce kafamda 4.0 litrelik, 414 bg üreten V8 motora sahip BMW M3 gibi daha özel bir otomobil ile Transfagaraşan’ı aşacağımı hayal ederken ben, sıradan araçlar arasında yine en güçlü olan Ford Mondeo’yu seçmek zorunda kalmıştım. Bu hatamı kulağıma küpe edip, bir daha böyle bir olaya kalkışacağım zaman kullanacağım otomobili 1 ay öncesinden internet üzerinden rezervasyon ettirme konusunda dersimi almış oldum.

ford-mondeo

Lacivert renk, 2013 model kiralık Ford Mondeo’ya biner binmez navigasyon cihazına Transfagaraşan’ın birbirine bağladığı iki şehirden biri olan Piteşti’yi hedef olarak tanımladım. Piteşti, Bükreş’e 120 kilometre uzaklıkta 155.000 nüfuslu küçük bir şehir. Yolun öte tarafında ise 137.000 nüfuslu Sibiu şehri bulunmakta. Transfagaraşan’a ulaşabilmek için önce Piteşti’ye gidip oradan 7C karayoluna girmem gerekiyordu. Önümde 120 km’lik tatsız bir otoban yolculuğu olduğunu bildiğimden havalimanı otoparkında daha fazla vakit kaybetmeden bir an önce yola koyuldum.

Tatsız diyorum; çünkü otobanlar bana hep fazla yapay ve hedef odaklı gelmiştir. Tali yollara kıyasla otobanlar üzerindeki hız ortalaması daha yüksektir ve insan ne kadar hızlı yol alırsa çevresine o kadar az odaklanabilir. Benim bu gezideki amacım bir yerden bir yere ulaşmak değil; aksine yolda olmak, yolun ve doğanın tadını çıkarmaktı. Bu yüzden navigasyon cihazına hedef olarak sadece Piteşti’yi tanımladım, Piteşti’den sonra tabelaları takip ederek yolculuğun seyrini tamamen iç güdülerime ve yön duygularıma bırakacaktım. Navigasyon cihazı günümüz teknolojisinin bir nimeti olabilir, amenna. Ancak bu cihazlar insanın içindeki keşif merakını yok eder ve sizi sadece hedefe kilitler. Bu yüzden amacı ulaşım olmaktan çok; gezi olan sürücülerin navigasyon cihazlarına tamamiyle bağlı kalmamalarını tavsiye ederim, naçizane.

mondeo-ayna

Sıkıcı otoban yolculuğunu geride bıraktıktan sonra navigasyon cihazımı kapattım ve Piteşti’deki yerel bir bakkalın önünde durdum. Transfagaraşan üzerinde yol alırken durup yemek yiyemeyecek kadar coşkulu olacağımı tahmin ettiğimden, bakkaldan yolda atıştırabileceğim yiyecek ve içecek aldım. Başkent Bükreş’teki kadar yaygın bir İngilizce kullanımı olmadığından dolayı Piteşti’de yerel halkla çok fazla etkileşimde bulunamamıştım. Alışverişim bittikten sonra tekrar arabaya bindim ve 7C yolunu takip etmeye başladım. 7C, çift yönlü ve çok da geniş olmayan bir karayolu.

Bu gibi yollar; otobanlara nazaran üzerinde yol alması daha keyifli ve doğayla daha iç içe olmasına rağmen, biraz daha tehlikelidir. Çünkü genellikle çift yönlü karayolları yerleşim yerlerinin ve ormanların direkt içinden geçer; bu da beklenmedik bir şekilde karşınıza bir insan, araç veya bir hayvanın çıkma ihtimalini bir hayli artırır. Ayrıca öndeki aracı sollamak için kısa süreliğine de olsa karşı şeride geçmek gerekir. Bu yüzden her ne kadar kişisel tercihim etrafı daha güzel manzaralarla sarılı çift yönlü karayolları olsa da dikkati elden bırakmamam gerektiğinin farkındaydım.

Bu arada sollamak dedim de aklıma bir dipnot geldi; eğer Guinness Rekorlar Kitabı’nda “bir günde en fazla Dacia Logan sollama rekoru” diye bir bölüm varsa bu gezide benim bu rekoru kırmış olmam kuvvetle muhtemeldir. Çünkü Dacia, Romanya’nın milli otomobil markası ve Türkiye için bir zamanlar Tofaş’ın Şahin’i veya günümüzde Fiat’ın Albea’sı neyse, bugün Dacia’nın Logan modeli de Romanya için o.

fagaras-daglari

7C karayolunda, kuzey yönüne doğru ilerlerken bitki örtüsünün giderek yeşillendiğini fark edebiliyordum. Bütün renkler içinde insan gözü en fazla yeşilin tonlarını ayırt edebilirmiş. Hâliyle, Transfagaraşan’a doğru gittiğim her kilometre gözlerim için ayrı bir şölen oluşturuyordu. Argeş Nehri’ni geçtikten sonra Fagaraş Dağları kendini belli etmeye başlamıştı. Dağa yaklaştıkça yolun eğimi ve virajlar da giderek artıyordu.

Transfagaraşan’a fazla uzak olmadığımı hissedebiliyordum. Zirvesi 2544 metre yüksekliğinde olan Fagaraş Dağları’na tırmandıkça sıcaklık da giderek azalıyordu. Dağın yamaçlarında hava 27 derece iken, zirveye yakın yerlerde sıcaklığın 13 dereceye kadar düştüğünü gördüm. Ancak dürüst olmak gerekirse iklim şartları sebebiyle sadece Haziran’dan Eylül ayına kadar açık olan bu yolda havanın 13 derece olmasına bile şükretmiştim.

mondeo-ayna-2

Kuzeye doğru yol alırken sol tarafım tamamen uçurumla kaplandığında Transfagaraşan’a ulaştığımı anladım. Arabayı sağa çekip uçurumdan aşağıya baktım. Sanki dünya üzerindeki en mükemmel yarış pistlerinin en destansı virajları uç uca eklenmiş ve Transilvanya Alpleri üzerine asfalttan bir imza olarak atılmıştı. Bu, şimdiye kadar gördüğüm en etkileyici manzaraydı. Sürücülüğe gönül vermiş herkesin cennet olarak nitelendirebileceği bir manzaradan söz ediyorum. Neredeyse kuş bakışı olarak görebildiğim her virajın tadına bakabilmek için manzaranın sarhoşluğundan kurtulup tekrar arabaya bindim. Beni 90 km’lik bir rüya bekliyordu adeta.

gecitler

virajlar

virajlar2

Çok fazla insan tarafından bilinmemesine rağmen yol pek de tenha sayılmazdı. Gökyüzünde yamaç paraşütçüleri rüzgarın ve manzaranın keyfini çıkarırken; yeryüzünde dağcılar, kampçılar, off-roadçular ve ikili-üçlü gruplar halinde yol alan motosikletlilerle birlikte Transfagaraşan’ı adeta bir bütün halinde yaşıyorduk. Hepimiz aynı sebeplerle oradaydık ve eminim ki hiçbirimiz bu yol üzerinde hayal kırıklığına uğramamıştık. Yolun tenha olmaması hızımın saatte 40 km civarında seyretmesine sebep oluyordu ancak bu durumdan şikayetçi değildim. Çünkü bu sayede yavaşça yol alırken Fagaraş Dağları’nın muhteşem manzarasının her saniyesini hafızama daha kalıcı bir şekilde kazıyabiliyordum.

parasut

offroad

karavan

irmak

Yol boyunca aracınızı kenara çekip manzarayı izlemenize olanak sağlayan cepler var.
Yol boyunca aracınızı kenara çekip manzarayı izlemenize olanak sağlayan cepler var.

90 km göz açıp kapayıncaya kadar geçti ve yolun sonunda Arpaşu De Jos kasabasına vardım. Uygun bir yerde kenara çekip az önce yaşadığım tecrübeyi hazmetmem gerekiyordu. Piteşti’den aldığım atıştırmalıklarla açlığımı geçiştirirken bir yandan da dönüş yolumu hesaplıyordum. Saat öğleden sonra 3’tü ve benim Bükreş’teki otelime geri dönebilmem için önümde 280 km’lik bir yol vardı. Fazla oyalanmadan arabaya binip geldiğim yöne doğru dönerek yolun ihtişamını bir kez daha iliklerime kadar hissettim. Sanki dönüş yolunda geride bıraktığım her viraj “yine gel” der gibi dikiz aynasından bana el sallıyordu.

vidraru

otel

Vidraru Gölü’nün yakınlarındaki bir otelin restoranında gecikmiş öğle yemeğimi yerken buraya tekrar gelmenin planlarını yaptım. Bükreş’teki otelime yerleştiğimde saat geceyarısı 12’ydi. 14 saat boyunca toplam 560 km yapmış ve bayağı yorulmuştum. Ancak yatağa yattığımda gözlerimi bu sefer uyumak için değil, Transfagaraşan’ın o efsanevi virajlarını tekrar tekrar hatırlayabilmek için kapatmıştım…

CEVAP VER