Yazarımız Ahmet Doğan “Halk isterse ne olur?” sorusunu tarihten hareketle cevaplıyor..

1

Sene 1789 idi.

Fransız Devrimi egemenliğin kraldan alınıp halka verilmesiyle Batı Avrupa’da mutlak monarşilerin sonunu getiren süreci aralamıştı. Ayrıca Fransız Devrimi’yle birlikte harekete geçen halk kitlelerinin toplumsal ve siyasal alanda bir dönüşümün failleri olabilecekleri ortaya çıkmıştı.

Kralın iktidarının halk tarafından sorgulanmaya başlanması, siyasal iktidarın meşruiyet zeminini de baskıcı ve dikta yönetimlerden görece liberal ve daha demokratik yönetimlere doğru kaydırmıştı.

Özellikle Viyana Kongresi sonrasında Avusturya Başbakanı Metternich tarafından kurulan sistem, imparatorlukların ve eski baskıcı rejimin silah gücüyle korunmasına olanak tanısa da 1830 devrimlerinin liberal söylemi, halkın özgürlük ve hak talebi bu baskıcı sistemin yara almasına yol açmıştı.

Paris’teki ayaklanmalar Fransa’da Bourbon hanedanının dağılıp yıkılmasına ve Cumhuriyet’in kurulmasına vesile olmuştur.

Macarlar, Çekler ve Hırvatlar ise Avusturya’ya karşı isyan etmişler ve bu süreç Metternich sisteminin çöküşünü tetiklemiş. İngiltere’de Liberaller iş başına gelmiş, İspanya ve Portekiz’de liberal anayasalar yürürlüğe konmuştur.

Dolayısıyla bu tarihsel örnekler, baskıcı dikta yönetimlerin halk kitlelerinin taleplerine direnemeyeceğini göstermektedir. Kuşkusuz birçok baskıcı yönetimin halkın isteklerine rağmen gitmemekte direnmesi aşırı güç kullanımına ve çok kan dökülmesine de sebep olmaktadır.

Yirminci yüzyılda Fransız Devrimi’nin başlattığı süreç daha da ileri boyuta büründü. 20. yüzyıl Batı’da temsili demokrasinin yerleştiği, insan hakları söyleminin de ön plana çıktığı bir yüzyıl oldu. Batı’da demokrasi tam anlamıyla yerleşirken Doğu toplumları bu dönüşüme direnç gösterdi. Bu dönüşümü ilk deneyimleyen ülke ise Osmanlı’dan koparak kurulan Türkiye Cumhuriyeti oldu.

Orta Doğu ülkelerinin bazıları Cumhuriyet rejimine geçiş yaptıklarını ilan etseler de diktatörlükler tarafından baskıcı bir rejimle yönetilmeye devam ettiler.

20. yüzyılın üçüncü çeyreğinde ve özellikle 21. yüzyılda küreselleşmenin hız kazanması ve insanlık tarihinde eşi görülmemiş derecede yaşanan teknolojik devrimle beraber iletişim kanallarının açılması dışarıya kapalı baskıcı dikta sistemlerin meşruiyetinin sorgulanmasına ön ayak oldu.

Ayrıca 20. yüzyılda insan hakları ihlallerinin uluslararası antlaşmalarla yasaklandığı yeni bir algının yerleşmesine ortam hazırlanmıştı. Bunun sonucunda halkın taleplerine cevap vermeyen, tepeden inmeci ve baskıcı siyasal iktidarların uluslararası desteğinin olmadığının da altını çizmek gerekir.

Aralık 2010’dan itibaren Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler geniş halk kitlelerin taleplerine yanıt vermeyen despotik sistemlerin ayakta kalamayacaklarını gösterdi. Küreselleşme dönemi olarak da adlandırılan bu dönemde iletişim olanakları ve teknolojik faaliyetlerde hızlı bir gelişme yaşanmış, bu da halk kitlelerin görece daha hızlı mobilize olmalarına yol açmıştır.

Biraz önce belirttiğim gibi, bu yaşanan gelişmelerin yanında baskıcı yönetimlerin halkın isteklerine rağmen gitmemekte direnmesi aşırı güç kullanımına ve çok kan dökülmesine de sebep olmaktadır.

Tarihte bir çok örneğine tanık olduğumuz halk ve baskıcı rejimin savaşında, çok kan dökülmesine rağmen, her zaman HALK galip gelmiştir ve bundan sonra da halk galip gelecektir.

1 YORUM

CEVAP VER