Dr Levent Bilgi ‘Derinlik korkusu’ yazısıyla.. hepimizi.. kendimizi sorgulamaya davet ediyor..

0

 

Günler gitgide birer damlaya dönüşüyor.

Her gün tek bir damla gibi.

Damlalar, damlaya damlaya göl olmadan kuruyup gidiyorlar çoraklaşan topraklarda.

Nicelik, niteliği öldürme savaşında.

Gözlerimiz hep çokluğa mıhlanmış.

Çok çevre istiyoruz, çok koşuşmak, çok şey sahibi olmak, çok para kazanmak, çok bilmek, çok umut, çok birey, çok insan, çok makam, çok iktidar…

Çokluğun bizi kurtaracağına inanıyoruz.

Çok okuyunca çok bilgi sahibi olacak, çok bilgi sahibi olunca da istediğimiz gibi biri olacağız!

Çok koşunca bir çok kimseye ulaşacağız. Çok paramız olunca çok mutlu yaşayacağız.

Bir şeyleri değiştirmek istiyoruz.

Bir şeylerin yanlış gittiğini görüyoruz.

Dava için para kazanmaya gidenleri bekliyoruz nicedir. Geri dönmediklerini ve dönmeyeceklerini bile bile.

Birilerinin gayelerinin, ideallerinin yerini zamanla vasıtalara bıraktığını görüyoruz.

Yavaş yavaş gayeye varmak, kazanmak için her yolun meşru olduğunu düşünüyoruz.

Değiştirmek istiyor, ama değişmeyi unutuyoruz.

Ey hayat! Sen ne büyük bir okulsun.

Nice gözümüzde devleştirdiğimiz insanların aslında cüceliğini hüzünle gösteriyorsun bize…

Yaşadıkça, bir çok zaman nasıl da boşa kürek çekmiş olduğumuzu fark ediyoruz.

Harcadığımız bunca emeğe, gayrete, koşuşmaya karşılık kuru bir nicelik kalıyor ellerimizde.

Belki paramız oluyor, belki bir çevremiz, arkadaşlarımız, iyi bir işimiz, evimiz, arabamız, gücümüz, kudretimiz!

Belki siyasette, çevrede hâkim bir adam oluyoruz.

Ama bunlar ne kadar bizi kendimizle karşılaştırıyorlar? Ne kadar bizi biz yapıyorlar? İçimizdeki o kopkoyu boşluğu ne kadar giderebiliyorlar?

Farkındalık!

Bunu farkında olmayı seviyorum.

Sahte hayatlara, çarpık düzene, yaşadığımız, yaşamak zorunda kaldığımız yalancı gerçeklere, üretilmiş kahramanlara en azından isyan etmeyi seviyorum.

Özgürlük asla bedava değil!

Nitelik de, kalite de öyle. Belki de hayatın en pahalı şeyleri. Pahası oranında da değerli ve insani.

Hiçbir şeyde ikisinin ortasını sevemedim.

Ama hep Araf!

Bu düzen, bu sistem, bu yaşamak için yapmak zorunda kaldıklarımız, bu yalancı gerçeklik bizi hep Arafta bırakıyor.

Bu gün bırakın başkalarını, kendimiz, kendi istediğimiz gibi bir hayat sürebiliyor muyuz?

Kendi inançlarımız doğrultusunda yaşayabiliyor muyuz?

Sahi bir inancımız var mı bizim?

Yoksa duruma, iktidara, güce göre değişen inançlarımız ve bukalemun kişiliklerimiz mi var?

Hep ikisinin ortasındayız.

Bir o yana, bir bu yana sallanıp duruyoruz.

“Ne sen,

Ne ben,

Ne de hüsnünde toplanan bu mesa,

Ne de âlâm-ı fikre bir mersa:

Olan bu mai deniz,

Melali anlamayan nesle aşina değiliz” diyor Haşim.

Bugün bir idealden uzaksak, bir fikir için, bir fikir uğruna, bir fikir ile beraber yaşayamıyorsak nasıl hakiki insan olur, nasıl yakalayabiliriz gerçeği?

Oysa her an, anlamlı ve mutlu bir iz bırakmalı bizde.

Dolu dolu, tüm hissiyatımızla, tüm varlığımızla yaşanmalı.

Hayatımız bulunduğumuz bu andan ibaret değil mi?

Satıh!!!

Hep satıhlarda dolaşıp duruyoruz.

Bilgilerimiz sathi, anlayışlarımız, dostluklarımız, fikirlerimiz, inançlarımız, hayatımız hep satıhta…

Derinlik korkusu mudur bu asrın insanının en büyük fobisi?

Derinlik!..

Hayatın o serin sularının derinliğinde, ne kadar yalnız ve ürpermiş hissederiz kendimizi!

Ama o derinlikte kendimizle baş başayızdır.

Düşünceyle, anlamla, anlamlandırmayla…

Düşünmeyi, anlamayı, sormayı bilmeden nasıl insan olabiliriz ki?

Nasıl inançlı, idealist, gerçek olabiliriz?

Nasıl hayatın anlamıyla muhatap olabiliriz?

Toplumun kahraman yerine koyduğu bir çok insandan başlayarak, hepimizin iç hesaplaşması o kadar yüzeysel ki!

Çoğu zaman sadece aynalarda karşılaşıyoruz kendimizle.

Ama bu tanımadığımız bizi her yere taşıyoruz bizimle birlikte.

Ve kaos!

Kahramanlarımız bile sahte bugün.

Koltuklarımız büyüdükçe, kendimiz küçülüyor, küçülüyor; nihayet silikleşiyoruz!

Hepimiz gerçeklerden kaçıyoruz.

Oysa yüreğimizde duran ve bize bir türlü aman vermeyen gerçek hep bizi bize sorup duruyor.

Nedir bildiklerimiz ve istediklerimiz ve anlamlandırmanın hayatımızdaki yeri?

Denetlenmemiş, sınanmamış, gerçekliği ispatlanmamış hayatlar; sıkı ön kabullerle anlarımızı kuşatmış durumdalar mı yoksa?

Veya içinde bulunduğumuz şartları, kişileri, fikirleri, topluluklarımızı ve olayları gerçeklerle karşı karşıya kalmaktan korktuğumuz için mi sorgulayamıyoruz?

Alışkanlıklarımızı terk etmek istemiyorsak, dost bildiklerimizle avunuyor, sahte kimliklerimizden, satıhtaki birlikteliklerimizden, yüzeysel var oluşumuzdan memnunsak eğer;

Gerçeği hiç aramayalım.

Çünkü: Gerçek bize ne kadar satıhta olduğumuzu gösterir, ve bizi korktuğumuz derinlikle karşılaştırır.

Gerçekler her zaman devrimcidir!

 

CEVAP VER