Dr. Levent Bilgi Sinan-Rüzgar Çetin bağlamında BABALAR VE OĞULLAR’ı irdeliyor..

0

Bütün babalar baba olmanın kolay bir sanat olmadığını iyi bilirler. Çocuklarımız bir türlü büyümüyor, büyüyemiyorlar zamanımızda. Biz onların yaşındayken ne çabalar sarf etmiş, ne zorluklara katlanmış, geldiğimiz yerleri nasıl da dişlerimizle, tırnaklarımızla kazımıştık. Bu sözlere çocuklarımız o yeni terleyen bıyıklarının altından sadece gülüyorlar.

Bir taraftan her şeyin giderek bozulduğu, bencilliğin tavan yaptığı, hesapçılığın geçer akça olduğu bir dünyada babalar çok soylu duruyorlar.

Diğer taraftan ise babalar çocukları için dış dünyada koşuşturur, eve bir şeyler getirme derdine düşerken, çocuklarımızın karakterlerini internet, medya ve şatafatlı hayatlar şekillendiriyor. Bizim, eve yorgun argın döndüğümüz saatlerde onlar elektronik yollarla saatlerce emzirilmiş oluyorlar.

Köksüzlük ve anlamsızlık salgınının pençesinde, ben tarikatının üyeleri olarak, depresif ve endişeli bir şekilde büyüyor çocuklarımız. Onlar ellerindeki pahalı cep telefonları, altlarındaki arabalar, üzerlerindeki marka elbiseler ve kız arkadaşlarıyla aslında şehrin yeni mağlupları olarak dolaşıp duruyorlar.

Çocuklarımız bu kaos ortamında ne yapacaklarını bilmez halde yalpalarken, babaların da kalpleri parçalanıp duruyor.

Çocuklarımız bir türlü büyüyemiyorlar. Ebedi ergenler olarak kalıyorlar. Ve onların büyüyememelerinin acılarını bizler çekiyoruz. Sonsuz istekleri, çalışmadan, ter dökmeden her şeyi kazanma arzuları, sadece eğlenmek düşünceleri, internette oyun başında hayatlarını heba edişleri, hayatı onlar için de, babaları için de gizli veya bazen açık bir savaş alanına çeviriyor. Oscar Wilde’in dediği gibi; “Gençlik güzel şey, ne var ki gençlerin elinde heba oluyor.”

Bazen çocuklarımız evin prenslerine dönüşüyorlar. Bazen de anne ve babalarının silik birer gölgesi halinde kalıyorlar. Bazense para kazanma, makam, derdinde olan, çocukları için daha fazla kazanması gerektiğini düşünen baba, hiçbir zaman ruhen veya fiziken çocuklarının yanında olamıyor.

Oğullarımız ise babalarının sunduğu o güvenli alandan ve güvenlik duygusundan hiç uzaklaşmak istemiyorlar. Hayatın sorumluluklarını devamlı erteliyor, bir türlü erkekliğe adım atamıyorlar. Zalim bir dünyada oğullarımızın erkekliğe kabulü de çok zor ve çetin şartlarda gerçekleşiyor.

Üniversite bitirinceye kadar, on altı yıllık eğitimlerinde, hayatla ilgili ne kadar da az şey öğrenebildiklerini hayretle görüyoruz. Çocuklarımızı, gençlerimizi yıllarca eğitip; kafalarını bu kadar, hayatta hiç işe yaramayacak şeylerle doldurmak için devletin, birilerinin özel bir çaba gösteriyor olmaları gerek.

Günümüzün modern, herkesin lüks hayatlara özendiği toplumumuzda her şey alt üst oluyor. En çok da çocuklarımız. Bugünün babalarının kafaları her zamankinden çok daha karışık. Çocuklarına ne derlerse etki edeceğini bilemiyorlar. Nasıl davranmalarının doğru olacağını kestiremiyorlar. Hız, haz ve kazanmalar çağında baba, ev ile iş arasında oluşan uçurumda kaybolmaya başlamış bir figür. İşinde başarılı pek çok baba artık çocuklarıyla ilişkilerini koparmış durumda. Çocuklar babalarını eve para getiren, kendilerine elbiseler, elektronik oyuncaklar alan, harçlık veren, ancak onlar uyuduktan sonra eve gelen bir gölge varlık olarak görüyorlar.

İki ucu keskin bir bıçak gibi artık baba ve oğul olmak. Bazen şiddetle çocukların üzerine gidiyoruz, bazense olabildiğince serbest bırakıyoruz. Çocuklarımız her iki halde de dengelerini kaybediyorlar. Nasıl anne ve baba olunacağını bilemeyen bir kuşağın çocuklarıyız biz. Biz nasıl anne baba olunacağını bilemeyince, çocuklarımız da nasıl genç olacaklarını bilemiyorlar. Erişkinlerin ergen gibi davrandıkları, ergenlerinse büyümeği reddettikleri bu çağda baba olmak zor sanat. Ama çocuk olmak ondan da zor bir sanat.

Bu yazıya Rüzgar Çetin’in yeniden yargılanması kararından sonra başladım. Bu karar bende iki duygu oluşturdu. Biri bir baba olarak hiç tanımadığım Sinan Çetin adına üzüldüm. Kimse çocuğunun mahkemelere, hapishanelere düşmesini ve oralarda görmeyi istemez. Hele çocuğunun, bir insanın ölümüne, diğerinin yaralanmasına sebep olması bir baba için çok hazin.

İkincisi; Sinan Çetin “niye benimle ve oğlumla bu kadar uğraşıyor, yazıp çiziyorlar” diye düşünebilir. Ama bu dava artık kişisel bir şey olmaktan çıkmış, toplumun adalet, hak, hukuk duygusunu zedeleyen, hâkimlere güveni yerle bir eden bir hal almıştır. Zaten toplumda, “Zenginlere bir şey olmuyor. Onlar askere gitmiyor, yargılanmaktan kurtuluyorlar, parayı basıyorlar, ne yapsalar yanlarına kar kalıyor; bu ülkede kanunlar sadece fakirler için geçerlidir, askerlik sadece fakirlerin çocukları için vardır ve sadece fakirlerin çocukları ölürler” gibi yaygın bir algı var. Bu dava ile toplumda bu algı zirveye çıkmıştır. İnsanların isyanı Çetin ailesinden ziyade adaletin, hakkın, hukukun bozulmasına. Bir toplumda adalet bozulursa orada bozulmayan hiçbir şey kalmaz. İnsanlarımız tabii ki bir gencin hapse atılmasından mutlu olmazlar. Ama kendi vatanlarını, yapanın yanına kar kaldığı bir ülke olarak da görmek istemiyorlar.

Yeni dava nasıl olur, nasıl neticelenir bilmiyorum. Yargılanma haberini ilk okuduğum gece rüyamda hiç tanımadığım Rüzgar Çetin’i gördüm. Çok şatafatlı elbiseleriyle sokakta yanıma geldi. Benden okumak için kitap istedi. Ben de gençlere verdiğim pek çok kitabım kaybolmuş biri olarak Rüzgar’a baktım. Kendi kendime, “bu genç kitap filan okumaz, alacak kitabımı okumayacak da, bir daha da geri getirmeyecek” diyerek kitap vermedim. Rüzgar da gitti. Sonra pişman oldum. “Ya bir genç benden okumak için kitap istiyor ve ben vermiyorum” diye kendime kızdım. Arayıp Çetin’lerin evini buldum. Rüzgar’ı aşağıya çağırdım. Bu defa çok sade bir gömlek ve pantolonla aşağıya geldi. “Hocam, bakın ben artık çok değiştim, eski halimi attım, okumaya, düşünmeye, yaptıklarımdan tövbe etmeye başladım” dedi. Ben de sevindim. Çantamda kitapsız dolaşmam ya. Çantadaki bütün kitaplarımı çıkarıp Rüzgar’a verdim. Ayrılırken başını okşadım. “Görüşelim dedim, merak etme her şey iyi olacak”

Biz hatasız, mükemmel varlıklar değiliz. Çocuklarımız da öyle. Ha Sinan’ın, ha benim, ha sizlerin çocukları. Hepsi bizim çocuklarımız. Hepsi bizim canlarımız, biriciklerimiz. Onların başlarını okşayalım. Onlara adaletimizi ve şefkatimizi gösterelim.

Onların tökezleyerek ve acı çekerek de olsa büyümelerine, oğullarımızın erkek olabilmelerine izin verelim. Sevginin zaferleri de, acıları da var. Sevgi, çocuklarımızı ömür boyu kanatlarımız altında tutmak demek değildir. Sevgi bazen sevdiklerimizin büyüyebilmeleri için acı çekmelerine izin vermektir.

Oğullarımızın sözle, nasihatle değil, yaşayarak öğrenecekleri çok şeyler var. İnsan, daha çok acıyla olgunlaşan bir varlıktır. Babaların yanlış kullanılan şefkatleri oğullarının büyümesi önündeki en büyük engeldir. Ancak acıyan yürekler başkalarının acılarını tam olarak anlayabilirler. Oğullarımızı değiştirmeye, kendimize benzetmeye, onları zevk ve sefa içinde yaşatmaya çalışmayalım. Sadece değişebilmeleri, büyüyebilmeleri, gerçek erkekler olabilmeleri için yol gösterelim, zamanlar, zeminler hazırlayalım. Kimse başkasının hayatını kurgulayamaz. Acı da olsa, herkes kendi gerçekliğini sadece kendisi inşa eder.

CEVAP VER