Veysi Dündar Yollarda: Kerâmet Dede ve bütün güzelliğiyle İznik

0

Bir Yol Hikayesi, Kerâmet Dede

Yazdan kalma bir Pazar günü. Fırsat bilip yola revan oluyoruz. Erkan Yolaç’ın meşhur cümlesi, “İzmir Marşıyla gelip Mehter Marşıyla gideceksiniz” sözünün tam tersi ile başlıyoruz yolculuğa. Rahmetli Müslüm Gürses çalıyor radyoda. Vefatından sonra değerini bilenlerdenim. Son Sigaram, Nilüfer ve Hangimiz Sevmedik şarkıları ile güne damar başladık. Hafta içi olsa Bach, Mozart dinlemek de mümkün, lakin baba müzikle yola akmak daha anlamlı geldi.

[Clupta çalan müzikle ilgili unutamadığım bir anım var. Fransa’dan bir misafirim vardı. Club’a gitmek istedi. İstiklal caddesinin sonunda Gramofon diye bir kulüp vardı. İçeri girdik. Müşterilerin yüzde doksanı Türk. Enfes yabancı müzikler çalıyor ama bizimkilerde tık yok. Dans yok, herkes yerinde sayıyor. 12’den sonra Müslüm Gürses, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur gibi babaların müziği remix halde çalmaya başladı. Yerli arkadaşlar jıstlak jıstlak kopmaya, dans etmeye başladı.]

Hedef bu defa, Anadolu’daki ilk Türk başkenti İznik. İstanbul’a 150 km mesafede. Günübirlik bir seyahat için ideal mesafede. Mesafeyi yeterli derecede kısaltan Osmangazi Köprüsünden geçiyoruz. Köprü bitiminden hemen sonra sağa, İznik yoluna dönüyoruz. Sağlı sollu zeytin ağaçlarının olduğu yollardan geçiyoruz. İçine içine davet eden alanlardan geçiyoruz ki, ormanın, yeşilin, zeytinin, meyve ağaçlarının davetini kırmayıp, köy yollarına oradan da tarlalara giriyoruz.

 Yürümeye koyuluyoruz ağaçların arasında. Yeşilin, kızılın tüm tonları. Ayva, nar, elma, hurma, yeşil ve siyah zeytin ağaçları. Ağaçlara dokunmak, dalından taneleri koparmak ayrı bir keyif, harika bir lezzet. Foroğraflardan da fark edeceksiniz. Enfes görüntüler. Trafikten, sesten izole harika bir ortam. “Sıfır ses” modunda ilerliyoruz.

Az ileride zeytin hasadına şahit oluyoruz. 

Sabahın bu saatine kadar bir şey yemediğim için, bir zeytin tanesinin tadına bakmak istedim çiğ olarak. İlk defa edindiğim bir tecrübe oldu. Acı tadı, yarım saat damağımda kaldı.

Zeytin ağaçları, dolu dolu ürün vermiş bu sene. Çiftçiler mahsülden bereketinden hayli memnun. 

Bu zeytin ağacının kökleri kim bilir kaç asra şahitlik etmiştir acaba?

Köylüler Keramet Ilıcalarına yönlendirdi bizi. Dağların arasında saklı bir cennet adeta. Kaplıcanın yaz kış 33 derecedeki sıcaklığı bedene ayrı bir şifa, ayrı bir sıhhat veriyor. Buradaki kısa gezintiden ve yöresel alışverişten sonra, köye ismini veren “Keramet Dede”yi ziyaret etmek şart oluyor.

Mezarına vardığımızda keramet beklemiyorduk, ama tüm ölmüşlerimize rahmet olsun diye bir Fatiha okumak da bize bir borçtu… 

Mezarlıkta yürüyen tavuklar çer, çöp ve gübreyle besleniyorlar. Tavuklar kadar horozlar da yürüyor burada. Hindiler de “burası neden bu kadar kalabalık?” diye eşlik ediyordu.

Küçük köy turumuzdan sonra İznik’e doğru yola devam ediyoruz. Köyden 10 km kadar daha gittiğimizde, yolun hemen sağında, gölün kıyısında açık büfe kahvaltılı bir yeri mesken edindik. Adı Yunancada İznik Gölü manasında olan Askania. Çok güzel bir tesis. Çalışanların tümü kibar ve güleryüzlü.

Kasım ayındayız malumunuz. Bu aralar Atatürk ismini çok dillendirdiğimizden midir bilinmez ama kendisiyle özdeşleşen Kasımpatıları görünce, resimleyip paylaşmak istedim. Hemen resmediyoruz bu güzelliği. Mustafa Kemal herkesçe bu kadar çok sevilmeye başlandığına göre, hepimiz yakında Zeybek oynamaya başlarsak, şaşırmayacağım.

Çalışanlardan Ekrem bize İznik Gölü ilgili bir inancı anlattı. Gölün suları altında Atlantis vari batık bir şehrin yattığı inancı İznik’in en ünlü efsanesiymiş. Yüzyıllardan beri İznikli balıkçılar arasında, ağların, oltaların batık şehrin minarelerine takılıp koptuğu yönünde süregelen söylentiler varmış. 

Tesis çalışanları ile gezi bitiminde akşam yemeği için sözleşiyor ve şehre doğru yol almaya devam ediyoruz. 20 km kadar sonra; Helenistik Çağ, Roma, Bizans ve Osmanlı yerleşimi olan İznik’e varıyoruz. İznik için bir açık hava müzesi desek yanılmış olmayız.

İznik Ayasofya Cami, İznik’in en ünlü yapısı. Burası aslında 787 yılında 7. Hristiyanlık Konsili’nin toplandığı kilise ama Orhan Gazi 1331’den sonra çan kulesini minareye çevirerek onu bir camiye dönüştürmüş. Sonra da Kanuni Sultan Süleyman, Mimar Sinan’dan camiye bir mihrap ilave etmesini ve yan neflerde değişikliklere gidilmesini istemiş. 

İnsanın aklından “Keşke burası Kilise ya da müze olarak hizmet vermeye devam etseymiş” diye garip düşünceler de geçebiliyor. İç ve dış mimarisi kiliseyi andırıyor. Hem yabancılar için daha güçlü bir ziyaret sebebi olurdu. Zira adım başı cami var. Namaz kılmakta zorluk çekecek yoğunluk yok. 

Mehmet (Tufan) Amca yaklaşıyor bize ve sohbetimize eşlik ediyor. 50 sene önce çocuk yaşlarda kilisenin içinde bulunan göbek taşını parça parça ettiklerini ve çinilere zarar verdiklerini anlatıyor üzgün bir dille. “Çocuk aklıyla tarihi tahrip ettiğimizin farkında değildik” diyerek, nedametini belirtiyordu. 

Kimi dostlarım her yazımda çokça cami yazdığımı dillendiriyorlar bana. Ben cami gezmeyi, fırsat buldukça her vakti başka bir camide eda etmeyi seviyorum. Burada da herhalde toplamda 8-10 cami gezdik. Resimlerini yazıda paylaşıyorum.

Ardından Hacı Özbek Camii, Eşrefzade Camii ve İznik’in çinili güzeli Yeşil Camiye gittik. İznik’in sembolü diyebiliriz burası için.

Hemen yanında da kiliseden dönme İznik Müzesine geçiyoruz. Müzede İznik ve çevresindeki arkeolojik kazılardan çıkan buluntular, bahçesinde ise Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait lahitler, kabartmalar, amforalar, mezar taşları sergileniyor. 

 

 

 

 

Gezecek o kadar yer var ki, Dikilitaş ve Süleyman Paşa Medresesine gidemedik bile. Onları da bir dahaki gezimize erteliyoruz. Müzeden sonra Çinili Çarşı’ya geçiyoruz, hediyelik eşya almaya. Birbirinden güzel milyon çalışma var. Gezdiğinizde ne alacağınıza karar veremiyorsunuz.

Dönüş vakti artık. Odun fırınında pişmiş taze ekmeği alıp, kahvaltı yaptığımız yere dönüyoruz akşam yemeği için.

Garson Ekrem bize “Yayın Balığı” tavsiye ediyor. Siparişimiz önümüze geldiğinde yemesi kolay cips şeklinde balık görünce aslında sevindim. Pek lezzetli olmayınca hepimiz bol zeytinyağlı salataya gömüldük. 

Son bir çay ile  geri dönüş için yola koyulduk. Gece kararmış yıldızlar çıkmış, göle yakamoz yansımıştı. Öyle bir sessizlik hakim ki; nefes alıp verdiğimizi bile hissetmiyoruz. Adeta fişimizi çekmişlerdi.

İşte bu da böylesine bir yol hikayesi. Dönüş yolunda rahmetli Adile Naşit’in dillendirdiği Çilli Bom Bom şarkısı ile dönüyoruz İstanbul’a…

Eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Gideceklere iyi gezmeler dilerim.

CEVAP VER