Prof. İsmail Kara: Nurettin Topçu ve “Ders hakikatin araştırılmasıdır”

0

İstanbul Şehir Üniversitesi’nde İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi Prof. İsmail Kara’nın son yazısını dikkatlerinize sunuyoruz:

Prof. İsmail Kara..

Başlığa çıkardığımız ve okullarımızın, dersliklerin görünür yerlerine yazılıp asılması gereken bu cümle Nurettin Topçu’nun Türkiye’nin Maarif Davası kitabındaki cümlelerinden biridir. Bunu tamamlayacak iki cümle daha zikredelim: “Mektep, hakikat aşkının mâbedidir”, “Talebe hakikatlar peşinde koşmayı meslek edinen insandır”.

Eğitim-öğretim faaliyeti elbette sadece “bir tür/tektip/düz” bilgi aktarımıyla ve üstüste yahut yanyana konmuş irtibatsız malumat yığınlarıyla sınırlı olamaz. Daha doğru bir ifade ile tabiatı icabı “sınırlı” olan insan bilgisi “sınırsız”a, katmanlı hakikata, namütenahiye doğru kapılarını açık tutmadıkça, gözünü kendinin ve maddî olanın üstüne dikmedikçe, eğitim sistemi de bu yüceltici ve derinleştirici süreçleri kolaylaştıran bir fonksiyon icra etmedikçe bilgi ve bilmek, mâna ve anlamak-kavramak, talim-terbiye faaliyetleri kıvam düzeydeki sınırlarına doğru hareket edemeyecektir.

Eğitim sistemindeki dersler sadece Felsefe, Hukuk, Kelâm, Filoloji, Tasavvuf ve Din Dersiyle sınırlı olmadığına; Fizik, Kimya, Geometri, Tabiat Bilgisi, Coğrafya, Dil, Tarih, Edebiyat… gibi “pozitif” ve sosyal-beşerî alanları da içine aldığına göre peşinde olacağımız “hakikat” da birbiriyle irtibatlı (evet, birbiriyle irtibatlı) birçok kademeyi işaret ediyor ve farklı ilim-bilim dallarının önceliklerini gözetiyor olmalıdır. Kısaca söylemek gerekirse hak kelimesiyle aynı kökten gelen hakikat bir tarafıyla ilâhî olana, mistik-tecrüb.-müşahedeye dayalı bilgiye, metafizik ve mânevi olan gerçekliğe, bâtına işaret ederken diğer taraftan maddî ve somut gerçekliğe, vâkıaya, realiteye, zâhire de doğrudan göndermede bulunur. Dil ilimlerindeki hakikat ise kelime ve kavramın doğrudan anlam ve delâletiyle alakalıdır. Hukuk kelimesinin tekili olan hak –ki aynı zamanda Yüce Allah’ın esmâ-yı hüsn.sından biridir– aynı kökten türeyen kelimeler olarak hakikatla aynı mânaya gelen ama farklı mânaları da olan bir kelime-kavramdır.

Türkçedeki “hak hukuk tanıma(ma)k”, “hakkaniyeti gözetme(me)k”, “hakikatlı yâr/insan” gibi deyimler ise esas itibariyle ahlâkî alana işaret ederler. Burada artık sadece bilmek değil yapmak-eylemek, vefa göstermek, hak ve hakikat peşinde koşmak öne geçmiştir. İnsan tecrübe ederek, yaparak da bilir-öğrenir, hakikata ulaşır ve yücelir, derinleşir. Talebe de öyle; hem bilmeli hem de yapmayı-eylemeyi bilip öğrenmeli.

Böyle olduğu için ilim, felsefe, din birbirinin kademeleri, merdivenleri olabilir, aralarındaki ilişki de zıtlık veya gerilimli mesafe değil, tamamlayıcılık yahut farklı yönlere işaret özelliği kazanır: “Hakikat aşkından başka bir şey olmayan ilim ve felsefe ile Hakka teslim olmanın yolu olan din, birbiriyle çatışmak şöyle dursun, birbirlerini tamamlarlar. Hakikatın araştırmasına ilim yolu ile başlayan insan, mutlakın şuuruna felsefede ulaşır, onun bizzat yaşanması ise dinin dünyasında gerçekleşir”. “Uzviyetten ilme, ilimden felsefeye, felsefeden sanata ve ahlâka, nihayet dine yükselmemiz lazımdır” (Türkiye’nin Maarif Davası).

*

Velhasıl “ders hakikatın araştırılmasıdır” cümlesinin her ders ve her eğitim-öğretim kademesi için geçerli ve gözetilmesi gereken tarafları vardır, olmalıdır. Fakat hem pozitif/ pozitivist düşüncenin baskın ve mütehakkim tabiatı hem de bundan ciddi şekilde etkilenen tektipçi modern eğitim-öğretim anlayışı, –insanın kendisinden ve maddî olandan, maddî realiteden öteye uzanma arayışı diyebileceğimiz– yücelmeye de derinleşmeye de çok açık ve çok elverişi değildir. Daha önemli ve ciddi bir mesele de var; tabiatı ve ana kabulleri icabı bu düşünce ve uygulamaların bir miktar/büyük ölçüde dışında-üstünde olması gereken din eğitimi ve yeni din anlayışı da modern bilgi ve eğitim anlayışının etkisiyle “pozitif/pozitivist” ve tektipli bir yapıya doğru hareket etmiştir, etmektedir. (Bir de hakikatı bütünüyle izafileştiren, sabit bir hakikat tanımayan ve bu itibarla tektipçi modernist düşünceden daha imkânlı mı yoksa daha kafa daraltıcı mı olduğu ziyadesiyle tartışmaya açık postmodern düşünce ve eğitim anlayışı var.)

Bütün bu umumi problemlere Türk eğitim sisteminin uzun zamanlardır üst bir tasavvur ve düşünceden, bir eğitim felsefesinden, “merkez” fikrinden yoksun oluşunu, bunun tabii/ beklenebilir bir neticesi olarak da her zaman ve her yöne doğru değişebilecek, sürüklenebilecek, keyfi müdahalelere açık ve sabitesiz yapısını, nihayet yap-boz tahtasına dönüşünü de eklemek lazım.

Önce Hakikatı Araştıran Ders Fikri, Sonra Müfredat Sonra…

Türkiye’nin Maarif Davası tesbit ve tenkitleri kadar, belki onlardan daha fazla teklif ve çözümleri itibariyle önemli, hatta belki istisnai bir kitaptır. Çözüm teklifleri arasında hangi eğitim düzeyinde üst çerçevenin nasıl çizileceği ve bunun altının nasıl, hangi derslerle, ne türden metodlarla doldurulacağı meseleleri önemli bir yer tutar. İş buraya intikal ettiğinde hemen hatırlatılması gereken husus Topçu’nun “maarif davası”nın İsyan ahlâkı fikrine sahip, cemiyetin/cemaatın zebunu ve mahkumu olmaktan uzaklaşma cehdi içinde hürriyetini kazanmış, ferdiyet ve şahsiyet olma yolunda bir insan yetiştirmek peşinde olmasıdır. Kitabın birçok yerinde geçen “ferdiyetçi, ruhçu, iradeci ve idealist bir istikamet” ifadeleri buna işaret eder.

Dönemi ve muhatapları açısından da şaşırtıcı olan kendi metninden takip edelim:

“(…) Sınıfta talebe, kendini bütünün kuvvetine sığınmış sanır ve ekseriya bütünün kuvvetine dayanır. Muallim, onların ayrı ayrı şahsiyetlerine çevrilmezse hepimiz büyük sanayi usulüyle seri halinde talebe çıkarmaktan ileri gidemeyiz.

Biz kalabalık içinde ferdiyetler, şahsiyetler yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Okulda talebe arasındaki iş beraberliklerinin, müsamere ve merasimlerin, gençlerin yetiştirilmesi işinde hiç değeri yoktur. Onları kalabalık içinde şahsî görüş ve yaratış kabiliyetlerine sahip kılabilmek esaslı işimizdir.

Şahsî re’yiyle kanaatını hiçbir cemaatin arzusuna feda etmez insan yetiştirmeliyiz. Kalabalığın değer kaynağı olmayıp tahakkümle gafletin kaynağı olduğunu onlara (…) anlat[-malıyız]” (“Okulda ahlâk” başlıklı yazı 1943 tarihlidir).

Eğitim-öğretimin İlkokul seviyesi “kalbin/hissin terbiyesi”, Lise düzeyi “aklın terbiyesi”, Üniversite de “ihtisas” merkezli olmalıdır. Bunlara bir açıdan duygu, bilgi, irade kademeleri de denebilir fakat bir başta açıdan bu üç unsur eğitimin bütün seviyelerinin içinde ve hedefinde olmalıdır.

İlkokul düzeyindeki “kalp/his terbiyesi” toprak ve tabiat sevgisi ile tarih şuuru üzerinden, bunlara yağunlaşacak müfredat, üniteler, dersler, uygulamalar yoluyla verilebilir. Bu aynı zamanda kuru bilgi yüklemekten ziyade bir müşahede ve hissetme terbiyesi, bir hakikat arayışının ilk temrinleri olacaktır. Talebe bir taraftan tabiatı, insanı, cemiyeti doğrudan müşahede edecek, bunun eğitimini alacak, tarihi hissedecek, bir taraftan da hürmet, merhamet ve hizmet-fedakârlık duygularını (kavramlarını) öğrenip anlamaya, içine sindirmeye çalışacaktır. Buna genç dimağın bir “genişleme” ve “yapıcılık kudreti” kazanması da diyebiliriz. (“Çocuğa ilk sunulacak olan hürmet duygusu (…) alelâde alçalma ve kendini [hürmet gösterilen karşısında] inkâr veya eksiltme değildir, o insanlık cevheri karşısında yaşanan sevgi ile karışık bir hayranlıktır. Bir nevi ibadet halidir”).

Müşahede terbiyesi ve tabiata hayranlık bilime, sanata, estetiğe intikal etmenin, hürmeti, merhameti ve hizmeti-fedakârlığı hissedip tanıyış da ahlâkî kişiliğin teşekkülünün önünü açacaktır. Talebenin kendini tanıyan ve farkeden bir aidiyet/kimlik/mensubiyet kazanırken kendini aşma istikametinde insanlığa uzanma ve sonsuzluğa açılma istidadını da elde edecektir.

Bilgi yüklemeye odaklanan, ferdiyet-şahsiyet fikrine önem atfetmeyen ve kademe gözetmeyen Türk eğitim sistemi bunlardan uzaktır. O kadar ki “İstiklâl Marşı’mız olmasaydı, son nesillerin ilkokul kitaplarına ruh yerine mutlak boşluk ve hüsran kalırdı”.

Lise eğitimi talebe için “aklın terbiyesi”ni, “metodlu düşünme”yi öne çıkaracaktır. Müşahhastan mücerrede (somuttan soyuta) doğru hareket eden zihnin hayalsiz işleyişi ile aklın çözümleme ve indirgeme metodları hem matematik, fizik, dil eğitimi ve mantık, felsefe, sanat-edebiyat-estetik dersleriyle farkedilecek hem de gelişecektir. Bunun karşısında Türk eğitim sistemindeki ezbercilik, dar bilimcilik, sanat ve estetikten yoksunluk, “gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” ahlâkını yerleştiren anlayış vardır.

“Bilmek Harekete Hazırlanmaktır”

Aklın terbiyesi talebenin mukayese ve muhakeme kabiliyetini ve kapasitesini genişletip artıracak, bir bakıma duygu ve hissiyatı bazı konularda artık geride bırakmayı öğretecektir. Mukayese bir kıyas ve karşılaştırma ameliyesidir. Bunun için iki veya daha çok unsur arasındaki benzerlik ve farklılıkları ve bunların derecelerini görmek ve kavramak gerekecektir. Muhakeme ise bir akıl yürütme (istidlâl), bir kanaata ulaşma ve farklı derecelerde hükümler verme faaliyetlerinin tamamıdır. Bütün bunlara “aklın saltanatı, hür düşünce ve aşka teslim oluş” süreçleri de denebilir.

Duygu-bilgi-irade terbiyesinin birkaç kademe yukarıya çıkacağı Lise eğitiminde en önemli dersler (Türk eğitim sisteminin hiçbir zaman önemsemediği) Felsefe, Tarih ve Sanat- Edebiyat dersleri olacaktır. Elbette bunlar gençler için bir idealler manzumesi edinmeye ve ahlâkî bir şahsiyet sahibi olmaya doğru açılacak ve akacaktır. Talebenin insanüstüne, madde ötesine ve namütenahiye yönelişine, onları “ihtirasla” istemesine işaret eden bu açılma ve yücelmenin bir adı da “hareket”tir.

En büyük kriz eğitim-öğretim yoluyla mesuliyetsizliğin, vurdumduymazlığın, hayatın realitelerine teslim oluşun, konformizmin, kalabalığa veya otoritelere uymanın, bencilliğin, yeis ve hüsranın, ümitsizliğin yetişen nesillerde yaygınlaşması ve yerleşmesidir. Bu yeni nesillerin, insanın ve milletin çürümesi mânasına gelir. Çünkü insanı ümitsizlik imansızlığa, kendine güvensizlik kuvvete teslim olmaya ve muktedirlere boyun eğmeye, iradesizlik de kaderciliğe sürükler.

Maarif davası kurucu fikri, muhtevası, programı, ders kitabı, mektebi ve muallimiyle buna karşı durabiliyorsa bir dava olacaktır.

*

Türkiye’nin Maarif Davası’nda Topçu Hoca’nın ihtimamla üzerine eğildiği iki eğitim konusu daha var; bunlar günümüzde de hem felsefî hem de fiilî problemleri çözülmekten ziyade katmerlenerek artan üniversite-yüksek tahsil ve din-ahlâk eğitimi meseleleridir. Elbette bunlar başka yazıların konusu olmayı hak eden uzun ve canlı mevzulardır. Biz şimdilik 1956 tarihli bir metninden yapacağımız iktibasla bu yazıya hatime çekelim:

“(…) Rönesans ferdî dehâların eseridir, onları mektep yetiştirmez. Ancak, kitap yakanlar zihniyetinin nihayet bularak kitap yapanlar zihniyetinin doğmasına elverişli muhit hazırlamak, bir rönesansın kurucu ve yaşatıcılarına hayat verecek zemin üstünde bir mektep açmamız lâzımdır. Bu mektebin, bir rönesans doğurabilecek ve devam ettirecek prensiplerle çalışması, rönesansımızın son basamağıdır.

Bugünkü mektep, XX. asır iskolastiğini yaşatıyor. İlk ve orta öğretim on bir sene aynı fabrikadan çıkan klişeleri her zihinde tekrarlatan cihazlardır. Yüksek öğretim, bu ezberciliği ve düşünme hürriyetine kavuşturmayan, yaratıcılıktan mahrum metodları mahdut bir sahaya tatbik ediyor. Üniversiteye kadar küçük memur hazırlayan öğretim, fakültelerde esnaf ve memur yetiştirici iki büyük kola ayrılıyor. Psikoloji kültürü olmadan edebiyat okutmanın neticesi, gazete ile sinemayı Fuzûli’nin ve Goethe’nin okunmasına tercih eden halk adamları yetiştiriyor. Tarih kitaplarının vitrinlerinde büyük adamlar diye sıralanan yüzlerce devlet adamının körü körüne değerlendirilmesi, millet hayatında mücadeleden âciz Enderun[lu]lar yetiştiriyor.

Felsefesiz din öğretiminin verdiği acı neticelerin hepimiz şahidiyiz. En sonunda, ruh ve imanından şüpheli bir cemaat, hep yabancı medeniyetlerin eteğine yapışıyor. Hayat sahnemiz sıskadır, günümüz ruhları doyurucu değildir. Sebebi şu ki, bizim olmayan bir vücut, bizim olan bir ruhun yerine geçti ve bizim ruhumuzu, bize düşman bir vücut kemirdi” (Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye).

[Bu yazı Derin Tarih, Ocak 2018’den alındı]

CEVAP VER