Prof. İsmail Kara yazdı: Dost bir göze âşinalık dedikleri…

0
Abdullah Kucur ağabeyle Altunizâde Kültür Merkezi’nin bahçesinde sohbet edip çay içtiğimiz güzel günlerden bir an (Yaz 2002).

Onu Fatih Gökdağ arkadaşımız üzerinden tanıdım. 70’lerin son seneleri… O zamanlar bir taraftan Dergâh Yayınları’ndaki çalışmalarımızın seyri ve hacmi heves ve ümitlerimizle yanyana büyüyüp derinleşirken, Türkiye’nin siyasi ve iktisadi şartları da bizi bugünden yarını görüp tahmin edemeyecek kadar belirsizlik girdaplarına doğru çekip sürüklüyordu. Kan ve gözyaşının, karanlıkların giderek daha fazla her tarafı kuşatmış olması da… 

İşlerin peşinden koşuşturduğumuz bir gün İstanbul Erkek Lisesi’nin ve o zamanki Cumhuriyet gazetesinin az ilerisinde, soldaki bir binanın birinci katındaki dükkânına varmıştık. Bizim ilk karşılaşmamızdı fakat Fatih beyle tanışıklıkları birkaç yıl daha öncesine gidiyordu. (1) Küçük bir yerdi aslında fakat dükkândaki malzeme daha ziyade bir cephedeki raflarda durduğu için birkaç kişinin oturup çay içeceği kadar boş bir alanı vardı. 

Genişlik belki de yerden değil, insandan, insanın içindeki vüsatten geliyordu… 

Tokalaştık, tanıştık, oturduk ve çaylar söylendi. (Çaycısı iyi çaylar getirirdi bu dükkâna, belki her dükkâna bilmiyorum). Bazı insanlar vardır, ilk karşılaşmanızda bile kâlû belâdan beri tanışıp biliştiğiniz intibaını edinirsiniz. Yahut karşınızdaki kişi duruşu, bakışı, tavrı ve üslubuyla size öyle bir intiba verir, o da o gün öyleydi; rahat, mesafesiz, teklifsiz, sıcak, dostça… (1933 doğumlu olduğuna göre demek ki o yıllarda 45 yaşlarında idi). 

Çok kısa bir zaman sonra tanıdık bölgelerden, âşina insanlardan; Nurettin Topçu’nun eserlerinden, Hareket dergisinden, tanıdığı kalem erbabından zevkli ve hissiyatlı bahisler açtı, hususen tasavvuf, tarih ve eski edebiyatla ilgili takip ettiği yeni yayınlarımıza dair sorular sordu, coşku ile bazı şiir parçaları okudu, 50’li, 60’lı yıllardaki milliyetçi-muhafazakâr çevrelerin yayın organlarına, mücadele biçimlerine, kültür ortamlarına, Necip Fazıl, Osman Turan, Ali Fuat Başgil, Osman Yüksel Serdengeçti gibi öncü kişilerine dair hoş anekdotlar anlattı… 

Kelâm zenginliği, gönül enginliği etrafımızı kuşatmıştı… 

Ben daha çok dinliyordum ama o da haklı olarak yeni karşılaştığı kişiyi merak ediyor, yumuşak sorularıyla yoklamalar yapıyordu. Sormadan ikinci çayları söyledi. Bu taze tanışıklığa ve harlanmış sohbete tek bardak çay kifayet eder miydi?! Bir bahisten diğer bahse geçerken “yaaaa” deyişleri yahut “Ya Allah” çekişleri hoşluk ve letafetleri hemen farkedilen cinstendi. Latifelerin, takılmaların sonunda gelen ve soru “heee?”siyle biten derinden, tok ve alçak sesli bir gülüşü de vardı. Uzun ve geriye taranmış kaşları âdeta bir perde gibi gözlerindeki derinliği hemen farketmenizi engelliyor olmalıydı. Belki yüzündeki derin çizgiler de… Birden dalgınlaştığı ve kısa bir zaman için elleriyle dizlerini kuşatıp, oturarak namaz kılanların rükuya gitmesi gibi çok hafif eğilerek yere baktığı da oluyordu; yerde bir şey görmüş yahut derinlerden bir ses duymuş gibiydi… 

Her işin bir zâhiri var, bir de bâtını… Görmenin de… (2) 

Sûfiler “ilk hâtır”ın ehemmiyetine dikkat çekerler. Akla ilk düşen, gözün ilk gördüğü, kalbin ilk sezdiği, iç ve dış duyuların ilk hissettiği şey önemlidir ve ona itibar edilmelidir. Çünkü tabii, müdahalesiz ve sansürsüzdür… Sonra akıl, zekâ, nefis devreye girer ve işler değişir, dönüşür… 

Yalvaçlı Abdullah Kucur ağabeyle ilk hâtırımız, ilk hatıralarımız böyle teşekkül etti. 

Sonra biraz daha tanıştık, biliştik, yakınlaştık. Sonra biraz daha… Evet öyle oldu ama bir insan, hele hususiyetleri ve derinlikleri olan biri ise ne kadar tanınabilir? Bir gönüle girmek de bir gönüle ayna tutmak da zor iştir. Zaman ister, önemsemek ister, emek ister, karşılıklı açılmak ister, en mühimi istidat ister. 

* 

Esnaftı, maişetini esnaflık yaparak kazanmış, evine barkına uzun yıllar o yolla rızık taşımıştı. Fakat hal ehli insanların, hiç değilse mahviyetkâr bir kısmının, uğraştığı işlerle ve günlük hayatının görünür taraflarıyla kendisini ve meşrebini örtüp gizlediğini hesaba katmak ve keşfiyat için bile isteye arkalarda bırakılanlara eğilmek, görünmez kılınan bölgelere bakmak gerekebilir. 

Herhalde hayli yol kat etmiş bir dervişti. Aile lakapları zaten Dervişoğulları (Büyük dedesi Derviş Hüseyin Efendi Nakşî tarîki üzre hilafete nail olmuştu). Lâkin giyiminden, kuşamından, konuşma tarzından, eskilerin tabiriyle tarz u mişvarından ilk bakışta bunu çıkarmak zordu. Sade, telaşsız, halktan biri gibi yaşardı. Hakiki derviş gibi… Bakan ve gören, duyan ve anlayan biriydi, fakat bunlarda da bir fevkalâdelik hissedilmezdi. 

Türbedar Amiş Efendi yoluna sâlik olanlardandı. Onu merkeze alarak etrafındaki hâleler üzerinden geriye doğru bütün büyük pîrlere, ulema ve meşayihe, âriflere ve şühedâya, Ehl-i Beyt’e, hulefâ-yı râşidîne, Hz. Peygamber Efendimiz’e kadar veya bu tarafa doğru günümüze gelinceye değin yolları, durakları ve izleri, o menzil ve makamlardaki meydan sahiplerini severek ve dikkatle, zevkle takip ederdi. Bilirdi, rayihalarını ve zevklerini hissederdi. 

Kendileri bir tarîke müntesipti ama meşrep itibariyle câmiu’t-turuktu dense yeridir; bütün yollara ve o yolların öncülerine hürmeti, bağlılığı, ilgisi ve muhabbeti vardı. O kadar ki hususen sorup öğrenmezseniz tarîkini anlayamazdınız. (Rahmetli Bandırmalı Ali Ağabey de öyle idi). Derin muhabbet başka bir şeydir! Dışarıdan bazan kendini hiç ele vermez, bazan tebessüm ve hayret ifadelerinde yahut bakışlardan taşan ışıltıda, yüze yayılan aydınlıkta, mahcubiyette aniden yakalanıverir. Ama iç âlemlerde kıpırtı, haşyet, ürperme, kara sevda, tatmin, huzur, sevgi seli, esrimek, yanıklık gibi hep coşkunca (delice) akar durur. 

Muhabbet mülkünün sultanlarından yaşayanları bizzat ziyaret eder, hal hatır sorar, büyükse hürmet, küçükse yahut baba-hoca yadigârı ise şefkat gösterir; düzenli bir şekilde “göçmüş” olanların kabirlerine, ayak uçlarına varır, el pençe divan durur, hayat ve menakıplarıyla, eserleriyle bir daha ünsiyet kesbeder, hatıralarını yaşatır ve aktarırdı. 

Çoğu gizli olmak üzere fakiri, yoksulu gözetir, darda olanlara el uzatır, yetimlerin işi ve aşı peşine düşer, itilmişlere, bu arada Alevilere ilgi gösterir, dertten anlar, dert dinlerdi, tanışıp biliştiği her yaştan ve her baştan insanı arar sorardı. 

İnsan(ı) aramak kendini aramaktır; kendini aramak da Rabbini… Bunu iyi bilirdi. 

Siyasetten uzaktı fakat temkinle tedirginlik arasında günü, akışı takip ederdi; hürmet ettiği, tanıdığı, emek verdiği eski ve yeni siyasetçilerin başkaca faziletlerini öne çıkararak zaaflarından ve tenkit bölgelerinden uzaklaşır, yahut sözün akışı bir yerlere dokunabilecek hissi doğurduğu zamanlarda kişi yerine meseleyi konuşmayı tercih ederdi. Tevcih-i kelâmda mahirdi. Biraz da içinden geldiği nesil itibariyle milliyetçi damarı kuvvetli olan biriydi. Bu yüklerini, bazan da “niçin olmuyor yahu” türünden şikâyetlenmelerini artırıyordu. 

Gâh olur memleketin maarif ve kültür işlerinin kötü gidişinden yüreği dağlanır, acı duyardı. Tanıdığı insanların, bu hizmetler için var olan “yüksek” makamlarda hiçbir şey yapmadan oturmalarına mâna veremez, hayretlere düşerdi. Gâh olur küçük ışıltı ve muvaffakiyetlerden ümit bölgelerine kanat açar, vaatkâr cümleleri ona zevkle eşlik ederdi. 

İnsan kıymeti bilir, kıymetli insanları tanır, her insanın kıymetli taraflarının olabileceğini düşünürdü. Bir kısmı zorlu çokça tecrübeler görmüş geçirmiş olmasına rağmen ümitli ve iyimser olmak onun vasıflarından biri haline gelmişti. Gözleri, hafızası, neşesi canlı, gönlü zengin ve engindi. Ağladığına şahit olmadım, ama gözleri nemli olanlardandı. 

* 

Hayatın zaruretleri sebebiyle ortaokuldan itibaren tahsilini sürdürememiş olmakla beraber (Yalvaç Ortaokulu’nu 1948’de bitirmişti) ilme, ilim ve fikir adamlarına, irfan sahiplerine, kalem ve hitabet üstatlarına hususi bir yakınlığı ve meclûbiyeti vardı. Gençlik yıllarından başlayarak milliyetçi-muhafazakâr-mütedeyyin çevrenin fikir ve mücadele adamlarını, edebiyatçılarını, yayıncılarını, çıkardıkları dergi ve gazeteleri takip eder, o devrin “kahraman”larının konferanslarına ve sohbet toplantılarına katılırdı. Eskişehir’de çalışırken 27 Mayıs İhtilâli arifesinde bir dergi çıkarmışlığı bile vardı. Adı Yeşil Nur… Yayınlanan ilk yazı denemeleri de burada neşredildi; ama hece vezniyle yahut serbest tarzda şiirler yazmaya başlaması delikanlılık yıllarına kadar çıkıyor. 

Sohbetlerde kendi tahkiye tarzının sadece zahirine bakarsanız vasıflarını saydığımız bu zevata eşitler gibi bakıp öyle davrandığını zannedebilirdiniz; içteki hassas ayrımları ve sıradüzenlerini görmek için sohbete germi vermek, biraz daha yakınlaşmak gerekecektir. 

Bu ilgileri ve takipleri sebebiyle, belki babasının kitap sevgisini de tevarüs ederek erken yaşlardan itibaren bir kütüphane kurmaya başlamıştı. Sahaflara bakar, yeni kitapları takip eder, süreli yayınlardan bazılarının koleksiyonlarını edinir, mühim yazılar ve haberler ihtiva eden gazeteleri, kupürleri biriktirirdi. Son yıllarında yeni kurulan bir üniversiteye hibe etmek istediği kütüphanesi bazı dallarda bir araştırma kütüphanesi için iyi bir başlangıç/zemin oluşturabilecek evsafta idi. (Bizimle de müşavere ettiği kütüphanesinin hibesi meselesini neticelendiremeden yola revan oldu ama ana istikametler belli olmuştu, inşallah o tercihler doğrultusunda sadaka-i cariyesi olarak münasip bir müesseseye intikal edecektir). 

İyi okur, iyi anlardı. Kaynakların verdiği malumat yahut akademik bilgiler arasında karşılaştırmalar yapmak ve hükümler çıkarmak konusunda da maharetler kesbetmişti. Tasavvuf ve tarikatlar tarihi, din-tasavvufî edebiyat, kısmen tarih ve hatırat ilgi alanlarının ön sıralarındaydı. Tarikatlar tarihi ve mutasavvıfların biyografileri konusundaki bilgileri dikkatli ve titiz bir araştırmacı kadar geniş ve derindi. 

Benim tanıştığım zamanlarda bile derlemek yahut kitaplaştırmak için notlarını biriktirdiği, bazı kısımlarını yazdığı dosyaları ve klasörleri vardı. Devlethanelerindeki ziyaretlerimizde bunlardan bahseder, bazılarını da kısmen gösterirdi. (Evet kısmen gösterirdi, muhtemelen “bunlara bakalım, yayınlayalım” diyeceklere “hayır, olmaz” dememek için çok yumuşak bir üslupla dosyalar kapanır, yerine konurdu. Kütüphanedeki bazı kitaplar için de böyle yapılırdı. Hal ehli insanlar bunu da güzel yaparlar, ısrara hâcet ve mecal bırakmaz, menfi cümleler kurmazlar). Bu dosyalar gittikçe büyüdü, çeşitlendi ve gelişti. Ne yazık ki hiçbirini kitaplaştırmak yahut makale haline getirmek sağlığında müyesser olmadı. Belki de bunu istemedi. Çünkü bu konularda kendisine yardımcı olmak isteyen az sayıdaki insana da pek yol açmadığını biliyorum. (3) 

Hayatı anlama ve yaşama biçimi ile meşrebi her yaştan her baştan insanla sohbet etmek hassalarını geliştirmişti. İlim adamlarıyla ayrı, irfan sahipleriyle ayrı, halktan insanlarla ayrı dilde sohbet edebilirdi. 

Türbedar tarikine nisbeti olanların belki hemen hepsinde var olan bir hususiyet ve hassasiyet onda da vardı; Hazret’in kelime ve cümlelerinin (hikmetlerinin, şathiyelerinin), ima ve işaretlerinin, tavr u tarzının mümkünse tek harfi, tek vurgusu, tek hareketi eksik olmamak üzere tesbiti, hıfzedilmesi, aktarılması hususunda o da dikkat ve itina sahibi idi… Bu yetmez, onun meşrebini ve yolunu takip edenlerin de iz iz, göz göz izlenmesi gerekir. Başka türlü olduğunda takip ve riayet eksik kalabilirdi. (4) (Takipçilerden birine dair menfi anlamları da olabilecek bir soru tevcih etseniz yahut ihtimalli bir cümle kursanız, meselâ “nasıl oluyor da Osman Nuri merhum bir devrimci gibi inkılapları savunabiliyor, medreseler, tekkeler aleyhine hilaf-ı hakikat ve sert beyanlarda bulunabiliyor?” yahut bir başkası için “o zatın masonluğa karâbetinden bahsedenler var” deseniz, bu sesler izin kaynağına hürmeten tam duyulmaz, sühuletle soruların üzerinden geçilir, başka vadilere intikal edilirdi). 

Dost canlısı, vefa abidesi idi. Aramızdaki büyük yaş farkına ve ihmallerimize rağmen kaç defa yayınevine yahut fakülteye gelmiş, teklifsiz tekellüfsüz sohbete oturmuş, çayımızı içmiştir! Cuma günlerinin öğleden sonralarını çoğunlukla bu tür ziyaretlerle doldurur, gönül alır, dostluk, mahabbet ve tebessüm dağıtırdı. Çalışmalarımızı sorup yumuşak üslubuyla ve teşvik kabilinden vazife verdiği zamanlar da olurdu. Fakültedeki bazı hanım meslektaşlarımızı ziyaretleri ve onlara riayetle sohbetleri de örnek alınacak cinstendi. Son uzun sohbetlerimizden birini de bu hanım arkadaşlardan birinin hanesinde yapmıştık (7 Mayıs 2017). Nurettin Topçu hocanın daha önceden bahsettiği bir mektubunun fotokopisini o gün getirmiş ve yayınlanmak üzere bize emanet etmişti. (5) 22 Temmuz 2018 Pazar günü ise Abdullah Uçman’ın mahdumunun nikâhı sonrasında Üsküdar’da açık bir kahvehanede oturmuş, birkaç arkadaşla birlikte çay eşliğinde sohbete germi vermiştik… 

Dünya gözüyle son fasıl meğer bu olacakmış… 

* 

Geçen Kurban bayramının ikinci günü yine Fatih Gökdağ arkadaşımız eşi Fatma hanımla birlikte fakirhaneye uğramış ve Abdullah Kucur ağabeyi ziyarete gideceklerini söylemişlerdi. Ne kadar güzel olurdu! Maltepe’deki yeni devlethanelerini tek başına bulmam mümkün olmadığı için hiç gidememiştim. Şimdi ise bayramlaşmak için geleceklerini haber veren birkaç tanıdığı beklediğimizden onlara katılamadım. Bunun dünya gözüyle dost bir gözü görmenin son imkânı olduğunu nereden bilebilirdim! 

Nihat Hayri Azamat arkadaşımın 13 Eylül 2018 tarihli e-postası üzerinden vefat haberini aldığımda ilk bunu hatırladım ama dahası vardı; birkaç günlüğüne memlekette, Güneyce/Rize’de idim. Son bayram ziyaretini elden kaçırma gafleti son yolculuğa uğurlama merasiminden de mahrumiyeti getirmişti. 

Yüce Allah onu rahmet deryalarında ağırlasın, bir ömür izini sürdüklerine komşu eylesin. 

Nihat’ın “Abdullah Ağabey İçin” başlığıyla yazdığı beyti zikrederek bu güzel insanın yâd u tezkârına şimdilik nihayet verelim. 

Evliyanın hizmetinde etmedi bir dem kusur 

Bir hakiki derviş idi erdi Abdullah Kucur. 

….

1 O sıralar kendisinden aldığım kartındaki bilgiler: Dervişoğlu Ticaret, Abdullah Kucur, Astar, Tele, Yapışkan, Fermuar ve Her Nevi Konfeksiyon Malzemesi, Katırcıoğlu-Mollataş Sok. Nar Han, Nu. 22-24, Yeşildirek/İstanbul, tel. 527 61 51. 

2 Öyle buyurmuştu Niyazî-i Mısrî: 

Dışın içe hayalâtı, için dışa zuhurâtı 

Birinden ol birine tuhfeler her bâr olur peydâ. 

3 Son yıllarında şiirlerini, yazı denemelerini ve ailesiyle ilgili bazı bilgilerin de yer aldığı hatırat parçalarını üç ayrı dosya halinde dizdirmişti. Bu yazıyı yazarken mahdumları, meslektaşımız Sadi Kucur beyin delâletiyle bu dosyaları görüp tetkik etmek mümkün oldu. 

Marmara İlahiyat’tan bazı meslektaşlarımız da sohbetlerinin bir kısmını kayda almışlardı. Onların da deşifre edilmesiyle belki tamamı için bir kitabın veya ayrı ayrı kitapçıkların vefeyat yazılarıyla birlikte neşri düşünülecektir. 

4 Birlikte Abdullah ağabeyin sohbetlerinde bulunduğumuz bir hanım meslektaşımız o uzun yola çıktıktan sonra bana şöyle yazmıştı: “(…) Bir defasında Abdullah amca, hayatı boyunca hayalinin, Amiş Efendi azîzin gözlerinin değdiği zevatı bulup o göz izlerini teker teker derlemek (belki toplamak) olduğunu söyleyivermişti”. 

5 Yayını için bk. “Nurettin Topçu’dan yeni bir mektup-Şiire ve sanata dair”, Dergâh, sayı: 329, Temmuz 2017 (Bu yazı Zafer Değil Sefer kitabına da alınmıştır; İstanbul, Dergâh Yay., 2018, s. 395-99).

(Dergâh dergisi, S. 348, Şubat 2019, s. 24-25.)

CEVAP VER