Ali Ekber Ataş yazdı: Bir siyasinin edebiyat notları – Devran

0

Yetmişli yılların ikinci yarısı, benim/bizim gençliğimi(zi)n ilk evresine denk gelir. On altı on yedi yaşlarında lise talebesiyim. Bu kuşağın elle tutulur ve her zaman övgüyle anılacak en güzel yanı, en belirgin özelliği iyi kitap okuru olmalarıdır. Sağda da bu böyleydi; kendi ideolojileri ve inançlarını anlatan kitaplar düşmezdi ellerinden.

68 Kuşağı’dan miras bu okuma kültürü gençler arasında bir üstünlük, bir yarış haliydi bizim için. Elbet ki dönemin siyasal iklimi gereği kuramsal kitaplardı bunlar, çoğunca. Marks, Engels, Lenin, Mao, Troçki’nin yazdıklarıydı. Siyasal ve toplumsal bilinçlenme en yüksek ivmesini yaşıyordu. Ne ki, bu bilinçlenmenin ete kemiğe bürünmesi, kendi yerelinden ulusa, ulusaldan evrensele devindirilmesi kendi edebiyatı, şiiri, sanatıyla olmalıydı. Bizde eksik olan buydu. Siyasal ve ideolojik yayınlara düşkünlüğümüz kadar edebiyata, şiire, sanata düşkünlüğümüz olmadı, sıra dışı olanlarımız hariç.

Edebiyat ve şiirle asıl lise yıllarımda tanıştım. Şiire ciddi anlamda zaman ayırıp, şiirle boğuşmaya başlamam, ağabeyimin kitaplığında bulduğum Enver Gökçe’nin “Dost Dost İlle Kavga ve Rubailer” adlı kitabıyla oldu. Evet. Nâzım Hikmet’i tanıyor, biliyor, şiirlerini dilimizden düşürmüyorduk. Ne ki, bir de insanın öznelini yakalama işi var. İşte bu, zorlayarak değil, kendiliğinden gelişen ya da kurulan bir bağla oluyor. Nâzım herkesi etkilediği gibi beni de etkisi altına almış ve onun gibi şiirler yazmaya itmişti. Ne kadar onun gibi yazmaya çalışsam da eksikliğini duyduğum şeyi bir türlü bulamıyordum. Bunu çok zaman sonra, şiir dünyamda, şiirdeki tarihimin alanını genişlettikçe öğrenecektim. Öyle de oldu.

Bizim için beslenebildiğimiz üç temel bilgi kaynağımız oldu (şimdileri düşününce?): Kitaplar, edebiyat dergileri ve öğretmenlerimiz. Bunların dışında doğru dürüst bilgilenecek başkaca araçlarımız olmadı. Ya da vardı da bizim ulaşmamızın olanağı yoktu. Bu anlamda hepimiz, çölde susuzluk çekmiş insanın suya saldırması gibi, her bulduğumuz kitaba, deyim yerindeyse can havliyle sarılırdık. Bizi, ne olduğunu tam anlayamadığımız “işçi sınıfı diktatörlüğünde” iyi bir yere getireceğine de inancımız tamdı. Her ne amaçla olursa olsun, kana kana okurduk kitapları. Baba parasıyla geçinip, babanın dizi dibinde devrimciliğe soyunmak da vardı.

Bütün olumsuzlukları ve eksikliklerine rağmen 78 Kuşağı’nın ödediği bedeli unutmak, insanın kendisini inkârıdır. Diyeceğim, kuşağımın belki birçok eleştirilecek yönleri, eksiklikleri olsa da, kim ne derse desin, en övünülesi yanı, günümüz diliyle dersek, birbirimize hava bastığımız, iyi kitap okuru olarak okuduğumuz kitap sayısıyla ölçülüydü…

Günümüze baktığımda, bilgilenme olanakları arttıkça, bilgi kirliliği de aynı oranda büyüdü. Dahası kitap okunmaz oldu artık. Otobüslerde, metrolarda, çay bahçelerinde kitap okuyanları görünce sevinç çığlıkları atası geliyor insanın. Telefonların TV’lerin, tabletlerin, bilişim teknoloji ürünlerinin insanı ele geçirip, çağın modern köleleri yaptığı bir can sıkıcı süreci yaşıyoruz.

Son zamanlarımda, yeni kitap çalışmalarına daldığımdan, kitap okumayı bir hayli ihmal ettiğimi fark ettim. Dün, sevgili eşim Arife’min istediği Toygun Atilla’nın “İfşa” kitabını almak için Kartal’a indim. Onu alırken gözüme iki kitap daha ilişti. Önceden bildiğim kitaplardı, ama bir türlü fırsat yaratıp da gidip alamamıştım. Nihayet onları da aldım: Şirin Mine Kılıç’ın “Benim Sevgili Başkanım EKREM İMAMOĞLU” ile daha çok siyaset dünyasından bildiğimiz Selahattin Demirtaş’ın son kitabı “DEVRAN”.

Siyasetçinin edebiyata yatkınlığı, sanatçıya yakınlığı hep tartışma konusu olmuştur. Öteden beridir geçmişin bu hastalıklı düşüncesizliği, ne yazık ki son on beş yılda şirazesi kaymış bir hâl aldı. Sanata ve sanatçıya bakışında ötekileştiren bu düşmanca tavır, toplumda yeni düşmanlıkları ve ayrıştırmaları da beraberinde getirdi. Yaşadığı ve yaşatılan bütün olumsuzluklarına karşın bir siyasetçinin, edebiyata yönelmiş olmasını ve yapıtlar ortaya koymasını çok önemsiyorum. Kirlenen siyaset diline terbiye/edep getirir belki.

Demirtaş’ın kitabını merakla okudum. On dört öyküden oluşan kitabı okurken hem canınız yanacak hem de çok güldürecek sizi. Size yeni bir edebiyat türü ya da dili sunmuyor ”Devran”. Ne ki, kendince, büyüklük iddiasına kapılmadan, hatta hatta, “ben edebiyatçı değilim” alçakgönüllülüğü içinde insan öyküleri anlatıyor. İçinden insan geçen bu öykülerde, kimi zaman boğazınızda düğümlenen hıçkırıklar, nemlenen gözleriniz, kimi zaman gülmekten karnınızı ağrıtan komik öyküler bulacaksınız. Yaşanmışlıkları olan ve hâlâ yaşatılan… Altını çizdiğim tümceler oldu. Mesela, “Gün Gelir Devran Döner” adlı öyküden:

“(…) ‘Sigara içer misin Beg’im, tütün getirem mi?’ diye sordu Hasan. ‘İçmiyorum, sağ olasın,’ diye fısıldadı Salim Bey. Sustular bir müddet karşılıklı. Salim bey yüzüne bakmadan, bakamadan sordu Hasan’a: ‘Niye geldiğimi, kim olduğumu sormayacak mısın?’ Yaşlı adam, ‘Bizde misafire niye geldiği, ne zaman gideceği sorulmaz Beg’im. Kim olursa olsun evimizin eşiğinden içeri giren herkesin başımızın üstünde yeri vardır.’ diye cevapladı. Sesindeki sakinlik, içtenlik, duruluk iyice ezdi Salim Bey’i. Oturduğu yerde biraz daha küçüldü kaldı. Konuşmak, anlatmak için zorladı kendini, kıvrandı durdu. Hasan Amca bir sorsa, bir sorgulasa, bir tek ters şey söylese ağlaya ağlaya anlatacaktı belki. Oysa ne soruyor ne sorguluyordu. Konuşamadı Salim Bey, tutuldu kaldı…”

Öykünün kahramanlarından Hasan Amca, gözaltında işkencede oğlunu yitirmiş bir babadır. Bu ve benzeri olaylar, bu coğrafyanın değişmeyen bir yazgısı sanki ve olup bitenlerden yalnızca biri. Hayata tutunmasını sağlayan şey de, oğlunun katillerinin bir gün bulunup adaletin önüne çıkarılacağına olan, yani “adalete” olan inancı ve güveni. Bu inanç, güven ve umutla Hasan Amca, oğlu Devran’ın hakkını yirmi beş yıl boyunca aramaktan vazgeçmemiş. Okuduğunuz her satırda olayın içinde, yaşandığı andasınız. Öyle ki, hayatın bu en zorlu sınavında, oğlunun katillerinden biriyle karşı karşıya gelir. Örneğin, ta büyük şehirde yaşayan, savcılıktan emekli olup avukatlık yapan, çok paralar kazanan, ama tanık olduğu Devran olayının vicdanını rahat bırakmayıp onu Hasan Amca’ya kadar getirmesi… Niye geldiğini de, kim olduğunu da bilmektedir Hasan Amca. Susarak anlattıklarıyla, kendi vicdanında kendini mahkûm eden Salim Bey’e duymak istediklerinden çok daha ağır cevaplar vermiştir. Şu kısacık paragrafta, birbirlerine susarak anlattıklarından, Hasan Amca’nın, ayağına kadar gelen oğlunun katillerinden birini, orada, o an öldürmesi Salim Bey için kurtuluş olurdu. Salim Bey’i ayağına kadar getiren şeyin, bir türlü kurtulamadığı vicdanındaki mahkûmiyetinin ona verilebilecek en ağır ceza olduğunu görmüştür Hasan Amca. İnancı gereği onu Allah’a havale etmiştir artık.

Aynı öykünün altına şu notu düşmüşüm: Anadolu’yu yurt edinmiş olanlar, üst üste katmanlaşan dramların oluşturduğu trajedileri, geçmişten günümüze yaşayageldiler hep. Bu, doğu toplumlarının karakteristik ortak bir özelliği midir, yoksa yalnızca Anadolu halklarına özgü bir şey midir bu bilinmez (en azından bu düşüncedeyim). Kadercilik ya da tevekkül, adına ne dersek diyelim, bir yaşama biçimine dönüşmüş burada.

Öyküde de geçen olayda, oğlunun gözaltında işkencede öldürülmesinden sorumlu olanlardan biri ayağına geliyor ve hiçbir şey yapmıyor. Kırk yıldır görmediği dostunu kucaklarcasına evinde ağırlıyor. Konuşmuyor, soru sormuyor, sorulan sorulara cevap vermiyor. Dahası, misafirinin rahat etmesi için olağanüstü bir yakınlık göstererek ağırlıyor, karı koca. Dünyanın başka ülkelerinde de böyle midir, bilmiyorum. Sanırım bu özellik, bu toplumun insanlarına özgü bir yaşama biçimi ve değerler sisteminin olduğu kadar, cezalandırma biçimlerinin de en etkili ve en tepedeki yolu.

“Devran”, edebiyata girip ölümsüzleşmiş, işkencede öldürülenlerin ne ilki ne de sonuncusu olacak. Bu coğrafyanın en kötü yazgılarından biri de bu. 12 Mart, ardından 12 Eylül faşist darbelerinin ülkemiz ilerici ve yoksul halkına yaşatmadığı acı kalmadı. Hâlâ devam ediyor. Bu duruma itirazı olan kim olursa olsun, konumuna, sıfatına, şeceresine bakılmaksızın, büyük bir hınç ve kinle her türlü zulmü yaşatmaktan geri durmadı, durmuyor. Bu devran böyle devam ettiği sürece bu tür öyküler de hep yazılacak, yazanlar hep olacak. Bedelini de ödemekten geri durmayacaklar. Bunlar edebiyat tarihinin yapıtları olduğu kadar, siyasal tarihin de birer belgesidirler. Bu ne bitmez düşmanlık böyle? Bu nasıl bir canavarlık ve ruh halidir ki, insanın insanı öldürene kadar işkence yaptırabiliyor? En acısı da, gözlerinin önünde gerçekleşen bu işkenceyi sessiz kalarak izlemesi, bu zulme tanıklık etmesi. İnsanlığın utanç tarihlerini bunlar oluşturacak…

“Ardiye” adlı öyküde de, inşaat cehennemine dönen ülkemizde, bir inşaat işçisinin, çalıştığı inşaattan düşüp ölmesiyle kimsesiz kalan ailenin, yoksullukla gelen daha büyük trajedisi konu ediliyor:

“Bir gün akşama doğru, hava kararmak üzereyken Perihan’la annesi ardiyeye geldi. (…) Onun da babası inşaat işçisiydi, duyduğumuza göre, nasıl olduysa, inşaattan düşmüştü. Önce haberi geldi, sonra şehirden cenazesini getirdiler… Çok fakirdiler zaten, … (…) Biraz odun istedi dayımdan Esma Abla… “Gitsin Hüsnü’den alsın,” diyordu dayım…” “(…). “Çevredekilerden birine sordum, “Esma’nın küçük oğlu dün gece donarak ölmüş” dedi…”

İnsanın kalbini yırtan acı olur mu? Evet. İnsanın kalbini acıyla yırtan ölümün soğukla gelişini irkilerek okudum. “Esma’nın küçük oğlu dün gece donarak ölmüş” tümcesini okurken, istem dışı “Ahhh!” deyişimin, eşim, “Ne oldu, niye bağırdın?” sorusunu duyunca farkına vardım. Değişen hiçbir şey yok hâlâ. Yurdun neresine gidersen git, benzer trajedilerle burun buruna gelirsin. Nedense ve niyeyse hep yoksul halktan çocuklar bunlar. Bir varlıklının çocuğu soğuktan donmamıştır örneğin. Onun için edebiyat yoksul insanların yaşamlarından çıkar. Bu yaşamlardır edebiyatın, daha doğrusu sanatın kaynağı. Bu anlamda edebiyatın, sanatın iyileştirici yanına, umut yeşerten tarafına hep inandım.

Severek okudum. Kitapta can yakan, gerçek, yaşanmış, trajik olayların ve ölümlerin yer aldığı, insanın nefesini kesen öyküler de var, güldüren, komik, komik olduğu kadar da düşündüren öyküler de. Çok yabancısı olmadığınız başka yaşamların serüvenlerinde dolaştırıyor sizi bu kitap.

Yalın bir dil. Olay örgüsünün içinde kahramanlarla berabersiniz. O anı yaşıyorsunuz. İç içe, konuşur gibi bir anlatım biçemiyle okuru sıkmayan bir kitap. Komik kişi ve olaylarıyla gülüyor, trajik biçimde hayatlarından koparılan insanların yakınlarıyla aynı acıları yaşıyorsunuz. Özellikle “Ardiye” öyküsünü okurken, öykünün sonunda şu soruları not düşmüşüm kitaba:

Bir annenin küçücek bebeği, küçük bir kızın minik kardeşi soğuktan donarak öldüğünde, anne ve kızın yürekleri üşür mü, yoksa cayır cayır yanar mı?

Üşür diyorum. Yüreklerde bıraktığı koskocaman, doldurulamayacak bir boşluk var çünkü.

Kimse, yazdıklarının Nobel alabileceğini düşünmediği gibi (en azından benim için bu böyle), önemsiz, değersiz ve bir hiç olduğunu da aklına getirmez. Elbet ki yazanın amaçları bir hedefe kilitlenmiştir. Öyle ki, o amaçlarını gerçekleştirmek için didinip durur. Koşulların ağırlığı, olumsuzluğu, büyüklüğü sorundur her yazan için. Aynı koşulları aşmanın tek yolunun, yazmaktan geçtiğini de bilir yazar. Kendisini düşman belleyen iktidarlara teslim olmadığını da yaza yaza gösterir.

Erasmus’un, benim için her anımsadığımda bir ders niteliği taşıyan sözünü yineleyerek belirteyim:

“Hayvan hayvan olarak doğar. İnsan, insan olarak doğamaz, oluşturulur.”

Sanat, insanlığımızın üç bin yıllık tarihinde, insanın, insanı oluşturma sürecinde yakaladığı en büyük başarısıdır. Sözün uçuculuğundan yazının kalıcılığına evrilerek, gelişerek yazınsal bir dile dönüşen söz sanatı olan edebiyat, insanı oluşturma sürecinde devrimsel bir atılımıdır insanın. İnsana dilini kazandırmakla bilimin, sanatın, felsefenin; hepsini kendinde barındıran kültürün oluşmasında, gelişip yaygınlaşarak bize ulaşmasında temel unsurların başında gelir.  Sanatçı, hangi sanat alanıyla uğraşırsa uğraşsın, insandaki zenginliği anlatan eserleriyle dışlaştırır ve toplumsallaşıp yaygınlaşmasını sağlar. İnsanlığın belleğidir. Geçmişin geleceğe aktarımındaki kaynağı. Bu anlamda, ülkemiz yakın tarihinde yaşananların bir daha yinelenmemesi ve gelecek kuşakların, barış, sevgi, kardeşlik, dostluk duygularıyla bir arada ötekileşmeden yaşayacakları bir ülke, bir dünya kurmada sanatın ve sanatçının dönüştürücü gücünü unutmamalı.

Selahattin Demirtaş, yapıtları da gösteriyor ki, tutsaklığın kahredici kaderciliğine kendini teslim etmemiş. Kendinden önceki ustalarını örnek alarak, tutsak alındığı hücrelerin, damın, kodesin duvarlarını sanatsal bir üretime dönüştürmesiyle çoktan aşmış. Üreten, yaratan ve yazan beyinler için, özgürlük ya da tutsaklık salt bedenin maddesel varlığıyla ilgili değildir. İnsanın zihinsel gelişmişliğiyle ilgilidir daha çok. Milyonlarca insan var, dünya denen açık cezaevinde tutsak. Kalabalığın içinde yapayalnız. Korkularına teslim olup kendini içinde tutsak almış. Sanatçı, şair, yazar, düşünür; zihinsel üstünlüğü seçen insanlar, kendilerini yalnızlığa götürecek eylem ve edimleri bilerek seçerler. O büyük yaratıcı yalnızlıklarında yeni gezegenler, yeni hayatlar peşindedir bir yanıyla, öteki yanı yaşadığı coğrafyada insanların arasında dolaşmaktadır.

Ben, Selahattin Demirtaş’ı bir siyasal kimlik olarak değil, edebiyatın kazandığı bir kişilik olarak görenlerdenim. Edebiyat estetiğinin öngörüsü ve doğruları içinde yazdığı ve yarattığı her yapıtını önemli bulurum. “Devran”ı ve önceki yapıtlarını da bu bağlamda görüyor ve önemsiyorum. Başarılı bir öykü kitabı sunmuş bizlere. Şunu da eklemeliyim: En iyi niyetle ortaya çıkan düşünceler, “gün gelir devran döner”, iktidar gücünü ele geçirdiğinde dünyayı nasıl bir yıkımın eşiğine getirip, insanlığa neler yaşattığını tarih bize, örnekleriyle gösterdi. Bu bağlamda, düşünceler bende saygıdan çok kaygı uyandırmıştır. Düşüncelerin ifade ediliş biçimi insan hayatını tehlikeye düşürecek bir eyleme dönüşmediği sürece, dillendirip savunulmasını bir hak olarak görüyorum. Ne ki, düşüncelerin eyleme geçmiş halini de yalnız insan için değil, doğa ve doğanın tüm canlıları için tehlikeli bulurum.

Hayatın ve yaşanmışlıkların tanıklığını kuşanmış bu öykülerden oluşan kitap, sımsıcak anlatımıyla kendine çağırıyor…

CEVAP VER