21 Yılda Düşen Elma

1

Uzak Doğu’da çok zor şartlar altında yetişen bir bambu ağacı türü var, adı Moso. Bu ağacın özelliği diğer ağaçlar gibi sıradan bir hayatının olmaması.

Moso ağacı 50-60 cm’lik bir fidan olarak dikildikten sonra 5 yıl boyunca hiçbir büyüme ve gelişme göstermez. 5 yıldan sonra ise her gün 35-40 cm büyür, 2 ay içinde de 30 metrelik bir boya ulaşır. Toprağın altında, büyüme göstermediği 5 yılda ise yerin derinliklerine doğru kök salar. 5 yılın sonunda uzun bir ağaç olduğu zaman şiddetli fırtınalara bu kökleri sayesinde karşı durmakta, her şeye rağmen dimdik ayakta kalabilmektedir.

Moso ağacının bize öğrettiği bir şey var: Hayatta ne yapıyor olursak olalım, o işe başladıktan bazen birkaç ay sonra, bazen birkaç yıl sonra “hiçbir şey olmuyor, bir şey değişmiyor” diye düşünsek de, kararlılıkla attığımız her kök sayesinde içten içe büyüyecek ve sonuca ulaşacağız.

Doğada gördüğümüz bu sebat meselesini bir de bilimde ele alalım.
Yıllardır bize bir öykü anlatılır yer çekimiyle ilgili. İlkokul düzeyinde eğitimi olan hemen herkes bu bilim öyküsünü duymuştur.

Newton bir gün bahçesinde yürürken yerde bir elma bulmuş. Ya da öykünün klişeleşmiş haliyle kafasına bir elma düşmüş ve bu elma sayesinde yer çekimini keşfetmiş.

Newton’un yer çekimini keşfetmesi, bize anlatıldığı gibi “anlık” bir olay değildir. Bu “anlık”ın altını çizmek gerekir çünkü bizim en büyük hastalıklarımızdan biridir, hemen sonuç beklemek.

Kayıtlar Newton’un yer çekimi konusunu 1666 yılında düşünmeye başladığını ve 1687 yılına kadar araştırmalarına devam ettiğini ve de ortaya yer çekimi teorisini çıkarttığını anlatıyor.

Yani yer çekimi teorisi, her anı çalışmayla dolu 21 yıllık bir çaba, düşünme, araştırma sonrası ortaya çıkmıştır. Bir sabah “anlık” olarak, “elma düştü yoksa yer mi çekti?” değil yani…

Bu tür öyküler, bilimsel keşif ve icatların arkasındaki ömürlük çabayı, sebatı yok ediyor.

Bir başka örnek ise geçtiğimiz yıl bu zamanlar Nobel ödülüne layık görülerek bize büyük sevinç ve gurur yaşatan Prof. Dr. Aziz Sancar örneği.

Aziz Sancar yaklaşık 40 yılını, hücrelerin hasar gören DNA’larını nasıl onardığını ve genetik bilgisini nasıl koruduğunu haritalandıran araştırmalara vermiştir.

Nobel ödülü almak için degil, bir bilimsel çalışma ortaya koymak için 40 yılını vermiştir.

Aziz Sancar: ”Nobel kazanmak güzel ama oraya giden yol daha güzeldir” derken de bahsettiği şey sebattır.

Eskiden olduğu gibi yeni çağın bilimini şekillendirecek olan da sebattır. Şu özdeyişi de buraya not düşmek gerekir: “Bilim, dehaların değil, sebatla emek harcayanların sahası olagelmiştir ve bundan sonra da öyle olacaktır.”

Aziz Sancar’ın, Newton’un ve diğer bütün başarılı insanların, başarılarının sırrı aynı: SEBAT

Moso’yu Moso yapan da, ağacı meyve verir hale getiren de, örümcek ağını meydana getiren de hep aynı sır…

Bu sırrı, Edison’un şu sözü de açıklar: “dehanın yüzde 1’i ilham, yüzde 99’u alınteridir.

Çağın Hastalığı: Sebatsızlık

İnsanların bir kısmı amaçları için sebat etmişler ve mutlaka başarılı olmuşlardır. Sebat edemeyenler ise hanelerine sadece küçük başarıları eklemekle yetinmişlerdir. Çağımızın büyük bir sorunu da tam olarak bu: sebatkar olmamak!

Bir gecede zenginleşme, bir gecede ünlenme, bir gecede Nobel kazanma beklentimiz, hayatımız boyunca bir şeyleri başaramamamızın en önemli nedenlerinden biridir.

ABD’de psikoloji alanında profesör olan Angela Duckworth, aynı yaşta aynı özelliklerde piyano öğrenmeye başlayan iki çocuğun hikayesini anlatıyor. Bunlardan biri sadece piyanoda ısrar ederken, diğeri aynı zamanda saksafon ve çelloya da başlamış.

İkinci çocuk elbette daha çok eğlenmiş çünkü yeni şeyler keyif verir ama piyano çalmayı birinci çocuk öğrenmiş. 

Duckworth, Harvard’ta beraber okuduğu okul arkadaşlarının okul sonrası hayat maceralarını da takip ederek, bilimsel araştırmasına malzeme yapmış.

En başarılı olanların bir amaç seçerek, onda sabit kalanlar olduğunu yıllar içinde görmüş. Diğerleri ise, yıllar ve yıllar boyunca ne yapmak istediklerinin ne olmak istediklerinin arayışına devam ettikleri için bir arpa boyu yol alamamışlar.

Elbette onlar da diğerleri kadar zeki ve yetenekli öğrencilerdi. Ama durmadan planlarını değiştirdikleri ve hiçbirinde sebat göstermedikleri için hiçbir şeyde başarılı olmalarına yetecek süre kadar kalamıyorlardı.

Peki Nedir Bu Sebat?

Sözlüğe baktığımızda “sözünden ve kararından dönmemek” diye ifade edilmiş. “Bir işi sonuna kadar sürdürmek.”

Sabırı sebat ile karıştırmamak gerekir. Sabır, başımıza gelen bir olumsuzluğa karşı ya da kaçınması zor, çekici bir hatayı yapmamaya tahammül etmek gibi anlamlara geliyor. Sebat ise, bir çabanın kısa vadede sonuç alınamasa bile pes etmeyip ısrarla devam ettirilmesi manasındadır.

Hafızamızı şöyle bir yoklayalım, geçmişteki küçük ya da büyük başarılarımızda sebatın çok önemli rol oynadığını göreceğiz.

Sonuç olarak, sebatın olması için önce “bir şey” istememiz gerekir. Bir şeyi öylesine İSTEMELİYİZ ki o şey bir tutkuya dönüşebilsin. Tutkuya dönen fikre aşık olmak ve ondan sonra da çok çalışıp sebat etmek gerekmektedir.

Başarıyı garantileyecek en büyük özellik, sebattır.

Velhasıl başarı sebattadır…

1 YORUM

  1. yaşamamız zorunluk mu sebat mı, zorunluğun içinde sebat vardır; sebatın içindeki zorunlu(lu)k, kaderdir.”kader kişiye kolay gelendir” dediği söylenir İslam Peygamberinin. Değiştiren, “keşfe” çıkan ise kaderini arıyordur; önceki yaşamlarından yarım kalanı, tadına doyamadığını, gelecekte hazırlandığını. Görülen başarı, haylazın sekmesinden öte nedir ki!?!

CEVAP VER