Sevişin ama Sinemada Değil!

0

Bir sinemasever olarak son yıllarda gösterime giren filmlerden ve salonlarda yaşanılan hadiselerden olaya dangadak dalmak üzereyim. Filmimiz başlamak üzere sayın seyirciler, telefonlarınızı kapayıp koltuklarınıza iyice yaslanın. Makinist film başlasın!

Konuyla ilgili yaptığım araştırmalara göre Türkiye’de bulunan sinema salonlarının büyük bir kısmı dijital dönüşümünü tamamlamış durumda. Son yıllarda artan yerli yapımlar sayesinde, seyircinin ilgisinin rekora doğru koştuğunu gözlemlemek mümkün. İşletmeler gişe rakamlarından elde ettikleri kârdan keserek yapımcı ve ithalatçıya bir bedel ödüyormuş. Ortak hedefleri; mümkün olduğunca düşük maliyetli filmlerle sinemaya girmek ve doğal olarak en fazla izleyiciyle buluşabilmek olunca, olan gene bize oluyor.

İşte benim konuyla alâkam tam da burada su yüzüne çıkıyor sevgili arkadaşlar. Sinemacılar salonlarında gişe potansiyeli yüksek filmlere şans verirken; bağımsız sinemadan hoşlananlara ise dişine göre bir film bulamamaktan şikâyet etmekten başka çare yok gibi görünüyor. Halkın rağbet etmediği yapımlar, kendilerine zar zor tek tük salon bulabilirken daha ilk hafta düşük gişeleri sebep gösterilip, vizyondan kaldırılma olasılıkları büyük. Yılda bir gerçekleştirilen Film Ekimi etkinliğinde izletilen filmlerin Beyoğlu, Nişantaşı ve Kadıköy’de birer sinemada yer bulabilmesinin nedeninin ne olduğu kafamda daha da netleşmeye başlıyor.

Maalesef ki sinemacıların ayakta kalabilmek için kullandıkları akıl oyunları nedeniyle bu tarz sıkıntıların devam edeceğini öngörmek zor değil sanırım. 3D 5D derken dijital teknolojiye geçişle artan maliyetler, işletmelerin elini kolunu bağlayıp izleyiciye sirayet edince dört kişilik çekirdek ailenin hafta sonu sinema keyfi ve kaktırılan mısır menüsüyle beraber cepten bi’ yüz kâğıdın buharlaşması devam edecek gibi görünüyor.

Şu an zaten adından dahi söz edilemeyen bağımsız sinemanın da domino etkisiyle iyice ana akım sinemaya kaymış oluyoruz. Ne yazık ki baskı yapıp, lobi oluşturacak izleyici potansiyelinin olmayışı da bunun sebeplerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Dağıtımcı, sinema salonu, yapımcı ve ithalatçı firma hep beraber elini taşın altına koyduğu bir model uygulanırsa farklı filmleri izleme olasılığımızın artma ihtimaline inanmak istiyorum. Yoksa ben gibi ayrık otları dışında, seyircinin çoğunluğu izlediklerinden memnun olduğu sürece bu iş böyle sürer gider. İlkokul düzeyinde esprilerin düzinelendiği, araya iki türkü bi’ şarkının montelendiği, sonuna kadar mendil sallanıp horon tepilen yahut ana avrat düz gidilen pespaye denilebilecek nitelikte yapımlara yalelli demeye devam mı tamam mı bunu zaman gösterecek. Şimdi bunca teknik bilgiyle donanmış metinden sonra işin eğlenceli kısmına geldik.

(Karizmasının rüzgârından faydalanmak içün, şuraya bi De Niro yapıştıralım) ‘Lavabo!’ ya gidip geldiyseniz, alaska frigonuzu yediyseniz devam edelim.

r

Geçenlerde TV’de haberlerde nişanlısını görebilmek için çarşaf giymeye katlanmak zorunda kalan delikanlının haberini izledim. Kendisi için hem üzüldüm, hem acıdım. Mahallelinin şikâyeti üzerine gözaltına alınan çocuğun, sevgilisini görmekten başka derdi yokken başına gelen belâya bir bakın. Bastıra bastıra, dizginlenmeye çalışılan duygular, her zaman örnekte olduğu gibi masum bir şekilde ortaya çıkmıyor arkadaşlar. Oralar biraz kekremsi; ancak pazar pazar sizi yormadan hafif bir lezzette devam edelim.

Azıcık olsun loş ışık gören libidosu yüksek arkadaşlarımız için sinema salonlarıysa bulunmaz nimet tecrübe ettiğim kadarıyla. Bundan yıllar evvel kızımla gündüz gözü gittiğimiz çizgi film seansında önlerde oturan iki kafanın ilk yarı bitene kadar ateşli öpüşmelerinden mi girsem, tıklım tıklım salonda tam arkama düşen koltuktan sallanan tekmelere dönüp bacağını yakaladığım delikanlının kız arkadaşının dişini çekişinden mi çıksam bilemedim. Duygularını bastıra bastıra bir hâl olan bu tayfanın etrafındakileri hiçe sayarcasına kendini kontrol edememesini bir türlü aklım almıyor mîrim. Eski kafa söylemlerde bulunup azıcık kafa ütüleyebilirim mazur görün. İnsanların ar damarı çatlamış arkadaş. Edep Ya HU! Derken Lincoln filminde (ee tabii iki buçuk saat dile kolay; hâliyle insanın aklı başka bi’yerlere kayıyor) ailecek ancak yer bulabildiğimiz en arka sıranın hemen sonunda fantezilerinin doruklarına ulaşan çiftin, utancımdan kafamı çeviremememe rağmen sesleri hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. Tövbe tövbeee! İşin ilginci antraktta şikâyet etmek için başvurduğunuz çalışanlarsa durumu öylesine kanıksamışlar ki müstehzi gülüşlerle âşinalıklarını ‘Bu da bi’şey mi bizim üstsüz olarak yaka paça çıkardığımız insanlar oldu bu salondan’ diyerek dile getiriyorlar. Yuh! artık diyorum. Yetmiyor, OHA! falan oluyorum. (kâbul ediyorum, bugünlerde terbiyem biraz bozuldu)

Tam da hızımı almışken film boyunca online olup mesajlaşanlardan mı; hatta çalan telefonu utanmayıp yanıtlayanlardan mı bahsetsem. Ucuz olsun diye en alttaki Migros’tan aldığı cips paketiyle filmin sonuna değin şakır şukur sabrının dozajını ölçenlerden mi. İki metrelik koca koca koltuk aralarından bile seans sonuna kadar tekme atmayı başaranlara mı dalsam çıksam bilemedim. Ben bu deli gönlü nerelere vursam canım. Bu avare başı hangi dağa taşa çalsam.

Son olarak geçen hafta gittiğim filme sevgilisiyle gelip hem sohbet edip ayaklarını önündeki koltuğun tepesine dikip, hem film izleyen arkadaşın (resme dikkatli baktığınızda elinde akıllı bir telefon olduğunu göreceksiniz) nezdinde tüm oturup kalkmayı bilmeyenlere, özetle adab-ı muaşeretten bihaber olanlara seslenmek istiyorum.

Gelmeyin arkadaşım siz sinemaya mi ne ma ya GEL ME YİN! Ya da vazgeçtim, şöyle bir önerim var film başlamadan hemen önce. Anonsla:

fotograf
antraktta bile istifini bozmayan, müstesna bir izleyici

LÜTFEN SEVİŞMEYİN,
NALLARI DİKMEYİN,
TEKMELEMEYİN,
KATUR KUTUR YEMİŞ YEMEYİN.
Ding dong dung…

CEVAP VER