Faizleri Düşürelim De, Ya Kredi Bulamazsak?

5
Utku Karagülle
1987 yılında Balıkesir'de doğdu. Bilkent Üniversitesi İşletme Bölümü'nde lisans eğitimini tamamladı. Bir süre özel bankaların teftiş kurullarında çalıştı. Şu an bir kredi derecelendirme firmasında analist olarak çalışmaktadır.

Son günlerde popülaritesi hızla artan Amerikan Doları, muhtemelen bu hafta da gündemin ana maddelerinden biri olacak. Son iki ayda Türk Lirası karşısında %15’in üzerinde değer kazanan doların ateşinin ne zaman söneceği bilinmese de ne yapılması gerektiğine ilişkin hemen herkesin bir fikri var.

Ana akım medyada bir kısım yazarlar Merkez Bankası’nın sert müdahalesinin gerektiğini savunmakta, bir diğer grup ise ne olursa olsun müdahale edilmemesini dile getirmekte.

Peki de, dolara müdahale nedir?

Hepinizin bildiği üzere, bir maldan piyasada çok varsa fiyatı (değeri) düşer, az varsa fiyatı artar. Para birimleri de birer ticari mal gibidirler. Eğer Türkiye’de doların değeri yükseliyorsa demek ki artık Türkiye’deki dolar miktarı azalıyor (Hani haberlerde yabancı yatırımcı Türkiye’den çıkıyor diyorlar ya, bu o işte).

Doların miktarı azaldığına göre birilerinin Türkiye’deki dolar miktarını artırması lazım. Şimdi yabancılar dolarını eskisi kadar getirmiyor. Ülkenin risk algısının yükselmesi, yatırımcının parasını Türkiye’de değerlendirme iştahını baskılıyor. O zaman dolar miktarını kendimiz artırmalıyız. Bu görev de Merkez Bankası’na ait.

Merkez Bankası dolar miktarını nasıl artırabilir?

En basit yöntem elindeki dolarları piyasaya sürmektir. Merkez Bankası döviz rezervi dediğimiz şey, kabaca Türkiye’nin sahip olduğu doları ifade eder diyebiliriz. Bunu piyasaya sürdüğümüzde piyasadaki dolar miktarı artar ve kuralımız gereği doların fiyatı, yani değeri düşer.

İkinci bir metot ise Türk Lirası’nın miktarını azaltmak. Sonuçta dolar ve lira arasında bir parite var ve bunu düzeltmek için dolar miktarını artırmakla liranın miktarını azaltmak görecelilik esasına göre aynı etkiyi gösterir. Türk Lirası’nın miktarını ise Merkez Bankası faiz ile ayarlar.

Çok düz bir mantıktan yola çıkalım: Eğer faiz yüksek olursa, insanlar ellerindeki liranın bir kısmını faize yatırır ve piyasada dolaşan lira miktarı azalır. Eğer faiz düşük olursa, insanlar bu düşük faize yatırım yapmak yerine parasını piyasada kullanır.

Merkez Bankası elindeki bu iki yöntemi etkili bir şekilde kullanarak ana misyonu olan “ülke içerisinde fiyat istikrarını sağlamak” görevini yerine getirir.

İlk bahsettiğimiz yöntem, yani piyasaya elindeki doları sürmek görece risklidir. Piyasadan çıkan yabancı yatırımcının ne kadar daha dolar çıkaracağını öngöremediği için piyasaya sürdüğü doların bir işe yaramama riski vardır. Bu yüzden, Türk Lirası faizi daha kontrol edilebilir bir yöntemdir ve merkez bankaları tarafından genellikle bu tercih edilir.

Nitekim Türk Lirası ile birlikte para birimi önemli ölçüde değer kaybeden gelişmekte olan ülkelerden Meksika ve Malezya faiz artırımına gittiler, Brezilya’da da bir faiz artırımı bekleniyor. Fakat gündemi takip ediyorsanız medyanın bazı kesimleri ve hükümet yetkilileri faiz artırımına şiddetle karşı çıkıyorlar.

Neden karşı çıkılıyor?

Karşı çıkmalarında haklı bir gerekçe var. Sonuçta yüksek faiz, sermayenin üretime yönelmeden para piyasalarına yönelmesi ve paradan para kazanılmasının kolaylaştırılmasına yol açar. Faizler düşük olsa sanayici için kredi alıp işyeri açmak kolaylaşır, vatandaş için krediyle ev sahibi almak mümkün hale gelir. Bu yüzden yüksek faizin çok da güzel bir şey olduğu söylenemez.

Faizlerin yükseltilmemesi (hatta daha da düşürülmesi) gerektiğini savunanların varsayımı, düşük faizin sanayiciye ve vatandaşa borçlanma imkanı tanıması ve ülkede yatırımların artarak üretimin geliştirilebileceği düşüncesi. Ancak ekonominin pis bir tarafı var ki, hiç bir zaman tek bir değişkenle istenen sonuç alınamıyor. Piyasa dinamikleri her zaman bir denge oluşturmaya doğru yöneliyor. Burada da ‘faiz istemezük’çülerin atladığı nokta şu: Politika Faizi ile Gösterge Faiz arasındaki fark.

Politika faizi birincil piyasanın faizidir. Birincil piyasa ise Merkez Bankası’nın piyasa yapıcılara -genellikle bankalara- sattığı tahvillerden oluşur. Faiz indirimi yapılsın, faizler yükseltilsin vs. denilen faiz işte bu faizdir. Yani Merkez Bankası’nın bankalara sattığı paranın faizi.

Gösterge faiz ise ikincil piyasanın faizidir. Tanım olarak kabaca ‘2 yıl vadeli devlet tahvilinin ikincil piyasada oluşan faizi’ diyebiliriz. Bu faiz Merkez Bankası dışındaki piyasada oluşur, yani gerçek ekonominin döndüğü yer. Bu yüzden gösterge faiz makroekonomi için gerçekten önemli bir ‘gösterge’dir.

Şimdi dolardaki yükselişi durdurmak için Türk Lirası’nın miktarının azaltılması, bunun için de faizlerin yükseltilmesi (burada yükseltilen politika faizi oluyor. Diğeri piyasada kendiliğinden oluşan bir şey) gerektiğinden bahsettik. Ancak faizlerin yükseltilmesinin de yatırımcıların daha pahalı borçlanmasına neden olacağı ve ülkedeki yatırımları yavaşlatacağı aşikar. Buradaki varsayım, eğer faiz yükseltilmezse ve düşük tutulursa, girişimciler kredi bulmaya devam eder ve yatırımlar artar.

Faiz düşer, ama kredi bulunmayabilir…

İşin kritik kısmı şu: Aslında girişimciler kredi bulamayabilirler.

Bunu şöyle açıklayalım. Şu anda Merkez Bankası birincil piyasada (artık bu tanımı öğrendik diye açıklamadan devam ediyorum :)) bankalara %7,5 ile borç para veriyor. Bankalar da bu aldığı parayı kredi olarak piyasaya dağıtıyor. Şu anda ticari kredilerde oran %15-%20 arasında değişiyor. Aradaki fark da bankanın aldığı risk, operasyonel maliyetler  vs. düşüldükten sonra bankanın kârı oluyor.

Bu %7,5’luk faiz 2014’ün başından beri düşürülüyor ve bankalar da buna göre faizlerini şekillendirip kredi vermeye devam ediyorlar.

Fakat ikincil piyasa dediğimiz gösterge faizin olduğu yerde son zamanlarda bir hareketlenme var. Normal şartlarda sağlıklı bir ekonomide politika faizine yakın seyretmesi gereken bu gösterge faiz, aldı başını gidiyor. Ben bu yazıyı kaleme alırken %10,30 seviyesine ulaşmıştı. Dolardaki yükseliş ve ülkeye dair risk algısının artması bu gösterge faizi tırmandırıyor. %7,5 ile Merkez Bankası’na borçlanan bankalar için de gün doğuyor.

Şöyle ki, bu gösterge faizin %12’lere yaklaştığını varsayalım. Siz de bir bankasınız ve elinizde %7,5 maliyetli bir para var. Eğer bu ikincil piyasadaki devlet tahvillerini alırsanız %12 getiri elde edeceksiniz. %12-%7,5’tan %4,5 kâr elde ettiniz. Şayet kredi verirseniz, %15 getiri elde edeceksiniz ama, bu kredinin batma riski var, krediyi satmak için daha fazla personel gideriniz var, bu personelin çalışması için şubelere ihtiyacınız var. Bu maliyetleri düştüğünüzde ikincil piyasada devlet tahvili alıp %12’lik getirinin tadını çıkarmak daha avantajlı gelebilir.

İşte böyle bir durumda, faizlerin düşürülmesini isteyenlerin bahsettiği ‘düşük faiz olursa yatırımlar artar’ senaryosu işlemeyebilir. Çünkü bankalar kredi vermek yerine artık devlet tahvilleri alarak paradan para kazanıyor olacaklardır.

Fırsatı kaçırdınız:)

24 Kasım 2016 Perşembe günü Merkez Bankası faiz kararını açıklayacak. Bu kararı yukarıdaki bilgiler ışığında takip ederseniz size daha bir anlamlı gelecektir. Bu arada, yazının sonunda bahsettiğim, devlet tahvili alarak paradan para kazanma sistemini beğendiyseniz 90’larda bankacı olmalıymışsınız. Çünkü ülkemizdeki bankalar 2001 yılına kadar tam olarak bunu yaptılar 🙂

5 YORUMLAR

  1. Ben yazdığınız bu yazı için size çok teşekkür ediyorum. Neyin ne olduğu, nasıl yapıldığını bu yazı sayesinde sizden öğrendim. Şimdi artık para kazanma zamanı! Bankadaki 3 bin TL’mi kısa vadede 50 bin TL’ye çıkartıp bir dükkan açmak istiyorum.

    Teşekkürler Utku Karagülle

CEVAP VER