Bugün öğretmenler günü.. Yarın da öğretmenler günü.. Her gün..

0

Onlar, kişisel yolculuğumuzda ve yol aldığımız okyanusta deniz fenerleri.

Onlar, her zorluğa, yokluğa, engele rağmen medeniyetin, sevginin, saygının, edebin, araştırmanın, bilimin, teknolojinin, eğitimin, ahlakın, fedakarlığın, doğruluğun, dürüstlüğün, onurun, karakterin, erdemin dalgalanan bayrakları.

Onlar, eserinde imzası olmayan yegâne sanatkârlar.

Aktörler, müzisyenler ya da akrobatlar sanatlarını mükemmelleştirmek için, işinde ustalaşmak için nasıl saatlerini yıllarını harcıyorlarsa; en büyük sanat olan insanı mükemmelleştirmek için de öğretmenlerimiz ömürlerini harcıyorlar ve de harcamalıdırlar.

Ömürlerini öğrencilere harcayan tüm öğretmenlerimizin ellerinden öpüyor ve öğretmenler gününü kutluyorum.

Sizleri seviyoruz.

Öğretmenler günü anısına tüm öğretmenlerimize hediye olarak bir yazı takdim etmek istiyorum.

2005 yılında Eğitim-Bir-Sen tarafından düzenlenen ‘Öğretmenlik Hatıraları’ yarışmasında 2000 eser arasında birinci olan metin.

Eskişehir’li Zeliha Demircioğlu tarafından kaleme alınmış muhteşem bir yazıyı sizlerle paylaşıyorum.

Uçan Balonum Nerede? – Zeliha Demircioğlu

1975’in yazı…

İnanmıyorum! Uçan balon olur mu hiç? Ama masallarda her şey olur. Devler, cüceler, konuşan böcekler, sihirli değnekler… Uçan balon da onlar gibi sihirli mi?

Abla sen uçan balon gördün mü?

“Bak geçiyor!” Renk renk, tombul tombul balonlar… Uçan balonlar…

Dokunmak istiyorum, dokunmak zorundayım… Yoksa bu büyüye inanmayacağım. “Bana para verir misin baba? Bir masal satın alacağım. Teşekkür ederim, iyi yürekli kahramanım.”

“Haydi ver uçan balonumu. Peki, bileğime bağla abla!”

Bu gece uyumak istemiyorum. Neden söndürdünüz ışıkları? Balonumu seyredeceğim, onun tavanda nasıl durduğunu… Uyumayacağım işte… Uyumayacağım… U-yu…

Sabah olmuş. Balonumu aldığım gibi sokağa… Bağlamasanız da olur. Ben onu sımsıkı tutarım nasıl olsa!

Gökyüzü pırıl pırıl, masmavi. Uzak…

Hangi boşlukta elimden kaçtı? Nasıl uçup gitti bulutların arasına? Uçan balonumu geri alabilir miyim? Babam alabilir mi abla? Süzüle süzüle, umarsız, kararlı…

Yaşadıkça öğrendim; kimi sevgililer uzağına düşer insanın… Kalabalıklara karışır… Kimi sevgililer kara toprağa…

Kırık hayaller kanatırken de avuçlarımı sıkabilmeyi; gidenlerin ardından tevekkülle bakabilmeyi öğrendim. Öğrendim, zamanın terkisine aldıklarının geri gelmediğini.

Yirmi yıl sonra…

Erciyes!.. Oldum olası severim dağları. Dağlar güven verir bana, ayaklarımın yere basışını duyumsatır. Ve dağlar, yürümem gereken istikametin işaretçisidir.

Lakin her güzelin cilvesi… Ayaz…

İlk maaşımı olduğu gibi kömüre verdim. Isınsın diye ellerim… Yüreğimi ısıtmak içinse öğrencilerimin gözlerindeki kıvılcımlardan alevler büyüteceğim. Gökkuşağı ebrulisinde bitimsiz baharlar…

Henüz televizyonum yok. Elzem olanlar dururken şimdi bunun sırası değil. İyi ki memleketten annemlerin eski radyosunu getirmişim. Çelik’in “Hercai”si çalıyor. Şimdi Gülay… “Cesaretin Var mı Aşka?”…

Gurbet akşamlarında, bu ezgilerden kalbime kalan burukluk, gün ışıdığında dağlar ardına siniyor. Cıvıl cıvıl çocuk sesleri içimi yaşama sevinciyle doldurduğunda, her tasamı unutturduğunda!.. Soran, merak eden, her soruyla biraz daha filizlenip boy veren; ağlayan,

çatışan, anlaşan, sevinen, sevilmeyi bekleyen çocukların sesleri…

Demek öyle diyorsun koca Erciyes! Demek ben bu mesleği çok sevdim öyle mi ve öğrencilerimi…

Mart 1997

İki aydır bu lisedeyim. Sınıfa giriyorum. “Günaydın!”… Ses yok. Beni gördüklerine memnun olmuyorlar. Lisede öğretmenlik yapmak üzerine ne hayallerim vardı oysa! Neden birbirimize ulaşamıyoruz? Neye direniyorlar bu kadar?

“İbrahim!”, “burada.”, “Yaşar!”, “burada.”…

“Derse geçmeden önce bir duyuru yapmak istiyorum arkadaşlar: İlçe çapında bir şiir yazma yarışması var.” Yüzüme bakıyorlar ama çok kısa bir an. Sonra yine o meşhur devasa duvarlar giriyor aramıza. Tepkisizlik… Gözlerim, gözlerini göremez oluyor.

Öyle bir şey söylemediğim halde Nimet: “Mecbur muyuz yazmaya?” diyor. Anlaşılan her zamanki gibi canı benimle kavga etmek istiyor. Bir gün bu kızın isteğini yerine getirmekten korkuyorum! “Evet!” diyorum. “Sözlü notunuzu şiirlerinizden vereceğim.” “Yeteneğim

yok. Nasıl yazacağım? Yaptığınız haksızlık!” “Elinizden gelenin en iyisini yazın!” Recep, daha ılımlı tavrıyla, kekeleyerek, “Tamam hocam, yazarız.” diyor. Nimet’in bakışlarından nefret okunuyor.

Bu sınıfta geçen her ders, hayallerime ve kişiliğime ihanet!.. Kendimi tanıyamıyorum artık. Notla tehditler savuran, çözümsüzlükler içinde savrulan öğretmen ben miyim Allah’ım!

İşte yine bağırıyorum, çıldırdım sonunda: “Yalçın! Kız arkadaşlarını rahat bırak! Senin de bir kız kardeşin var değil mi?”

İlk kez bir öğrencimi sevememenin suçluluğunu yaşıyorum.

Nisan 1997

Nimet, yarışmada birinci oldu. Sanırım bundan sonra bazı şeyler değişir. Nimet’in hatta bütün sınıfın duvarları yıkılır, dilerim!

Ödül töreninde program sunucusu Nimet’in şiirini okuyacağını anons ediyor. Gurur duyuyorum.

Salonda sessizlik… Alkışlamaya hazırlanan mütebessim eller… Bekliyoruz.

Nimet sahnede sunucuyla tartışıyor. “Okumayacağım!” diyor. Yalnız bana değil salondaki herkese öfkeyle bakıp çıkıp gidiyor.

Kalakalıyoruz…

Yazık, yanılmışım! Bir anda her şeyin düzeleceğini sanmıştım…

Ah, bu deveyi gütmek istemiyorum; geriye kaç seçeneğim kaldı?

Kasım 1997

Erguvan kokulu nevbahar, yerini ne çabuk savrulan hazan yapraklarına bıraktı. Hayallerimin mavisi hüznün gölgesine… Su toprağa karıştı. Yaprak toprağa… Toprak alabildiğine sükûta… Sükût alabildiğine içime… Benliğimi derinliklerin gizemine koyuverdiğimde buldum yaşamın anlamını. Hayat derinliklere dokunulduğu kadar hayat. İnsan derinliğine göz kırpıldığı kadar insan. Keşfedilmemiş güzelliklerin sırrı, gözler ruha baktıkça aynalara yansır.

Hazırlıksız konuşma çalışmaları yapıyoruz. Listeden seçerek kaldırıyorum; kürsüye geçiriyorum onları.

“İbrahim! Konun, “eğitim”. Süren beş dakika. Evet, seni dinliyoruz.”

Recep, “gençlik” konusunda harika bir konuşma yapıyor.

Arkadaki kızlar yine çığlık çığlığa… Bir anda irkiliyoruz. “Hocam! Yalçın…” Bıktım bu çocuğun taşkınlıklarından!

“Kalk Yalçın! Sen konuşacaksın.” Bütün sınıf geriliyor. Bugüne kadar derste sorulan hiçbir soruyu doğru dürüst yanıtlayamadı. Kimse onun herhangi bir konuda iki cümleyi bir araya getirebileceğine inanmıyor. Kızları zor durumda bırakmak neymiş görürsün şimdi. “Konuyu kendin seç. Tek yapman gereken burada beş dakika konuşmak.” Yalçın biraz düşündükten sonra, “Havadan sudan konuşacağım.” diyor. “Konuyu kendin seç” demekle hata ettiğimi anlıyorum. Ama sözümü geri almam doğru olmaz. “Peki Yalçın!” diyorum, “süren başladı.”

Yalçın beş dakika boyunca konuşuyor. Havayı, suyu anlatıyor. Kâh cümleleriyle kâh mimikleri kâh hareketleriyle…

Birinci dakikanın sonunda gülmeye başlıyorum. Üçüncü dakikanın sonunda hepimiz kendimizi bu mizahçının sürprizlerinin keyifli yolculuğuna bırakıyoruz.

Kim demiş, Nasreddin Hocalar, Kavuklu Hamdiler, İsmail Dümbüllüler dünyaya bir daha gelmezmiş diye!.. Gülmeyi unutan yüzleri güldürebilmek insanlara verilmiş ne güzel armağan!

Gülebilmek ve yaşadığımızı hissetmek için senin konuşmana ihtiyacımız var Yalçın! Lütfen artık susma, olur mu?

Şubat 1998

“Okulumuzda yarışma düzenlendi: İstiklâl Marşı Okuma Yarışması…”

Okuma kelimesini duyar duymaz Recep, başını önüne eğiyor. Kıyamıyorum. Engeli nedeniyle bu yarışmaya katılmayı aklından bile geçirmemesi, kendine haksızlık. Kekemeler şarkı söyleyebiliyorlarsa şiir de okuyabilirler. Riski göze alarak onu yüreklendirmeli miyim? Ya başaramazsak, sonu hüsran olursa… İşte bunu asla telâfi edemem.

“Sen de katılır mısın, Recep?” diyorum. “Ben mi?!..”

“Evet. Birlikte çalışırız. Ders çıkışında kal.”

Ritm veriyorum ona. Orkestra şefi gibi…

İyi gidiyor.

Recep’in bütün vücudu titrese de kelimeleri titremiyor.

Mart 1998

Her şey inanmakla başladı…

Ve… Ve Recep ikinci…

Ardından kompozisyon yazma yarışmasında Türkiye birinciliği…

Hangi zafer daha büyük, bilemiyorum: Yüzlerce kişi arasında konuşma güçlüğünü hiç bilmeyen yabancılara olan zaferi mi; yoksa herkesin herkesi tanıdığı küçücük okulumuzda, onu dinlerken yüzüne bir an önce ne söyleyeceksen söyle der gibi bakan arkadaşlarına olan zaferi mi?

Nisan 1998

Yine ödül töreni… Birincilik ödülü, sahibini buluyor: Nimet!..

Duygular, sözcüklere ancak bu kadar kusursuz dönüşebilir ve yüreğin elçisi mısralar, iki dudağın arasından ancak bu kadar efsunlu dökülebilir… Bütün salon ayakta… Alkışlar… Nimet, emanetini Kaymakam Bey’den alıyor. Kaymakam Bey, salona: “Bu çocuk, gelecek

vaat eden bir kabiliyet, ülkemiz için bir cevher. Gelebileceği en iyi noktaya destek görmediği için gelemez, harcanırsa üzerimize vebal olur. Kaymakamınız olarak, huzurunuzda bu çocuğa sahip çıkıyor, tüm eğitim giderlerini üstleniyorum.”

Programdan sonra Nimet’leyiz. Merak ettiğim sorunun cevabını bu gece alıyorum: “Hocam, geçen yılki ödül töreninde kürsüye çıkmadım, daha güzelini yazmam gerektiğini ve yazabileceğimi düşündüm. Size bir özür borcum olduğunu unutmadım. Umarım bu gece beni bağışlamışsınızdır. Bu başarı benden çok sizin. Eğer bizi zorlamasaydınız, bir gün bir şiir yazabileceğimden haberim bile olmayacaktı.”

Hangi mazeret böylesine çabuk unutturabilir bir özrü? Hangi tehir böylesine beklenmeye değer?

Sabrın meyvesi bu kadar mı tatlı olurmuş!

Haziran 1998

Simurg’un kanatlarında telaş…

Uçsuz bucaksız sema.

Ufuk… Yine ufuk… Yine ufuk…

Benden bir parça al yanına;

Bir aşk, bir umut, bir dua…

Uç uçabildiğince kuşum,

Seninleyim daima!

“Son karneleriniz. Haydi, alın bakalım. İbrahim, Yalçın, Nimet, Recep, Yaşar…”

Yalçın üzgün görünüyor. “Hocam, beni seviyorsanız bu belgeyi geri alın!” diyor. “Neden Yalçın?” “Aile saadetimiz bu kadar mutluluğu kaldıramaz, hocam. Her karne gecesinde aynı sahnelere alışkın babam, şimdi eli havada bir heykele dönüşecek. Annem bize bu günleri de mi gösterecektin diye kalp krizi geçirir, herhalde. Ağabeyim, teşekkür alabiliyordun da bunca

yıldır niye almadın, diye beni döver. Ablam, Yalçın’ın bile teşekkür aldığı bir dünyada yaşamak istemiyorum diye intihar eder. En iyisi, yol yakınken siz bu teşekkürü benden alın, hocam.”

Allah’ım, bu çocuğun her hâli komedi!

Objektiflere gülümsüyoruz. Mutluluklarımız fotoğraf karelerinde ölümsüzleşiyor. Sadece anı yakalayan kareler kifayetsiz…

Kızlar Yalçın’ın etrafını sarmışlar. Yalçın aradan utangaç ve muzip bakıyor.

Mezuniyet gecesi…

Program metnini Recep oluşturdu. Nimet sunuyor.

Şiirlerle hayatı anlatıyoruz; çocukluğu, gençliği, adanmışlığı, aşkı ve ölümü.

Son bölümde Yalçın doğaçlama yapıyor. Güldürü ustamız…

Alkışlar dindi, davetliler gitti.

“Yaşar, haydi şarkımızı söyle!”

Biraz arabesk ama olsun, biz seviyoruz. Hele Yaşar’ın sesinden olunca…

“Bu son olsun!”

Yaşar söylüyor: “O kuytu köşede beklerdim seni… Elinde kitaplar koşardın bana…”

En acılı gurbet türküsünü dinler gibi başımız önümüze eğik dinliyoruz Yaşar’ı. Notalar çağlayan olup içimize akıyor. Boğazımıza düğümler, gözümüze yaşlar bırakıyor.

Ekim 2005

Telefon çaldı. İbrahim arıyor. Duydum, bir dershanede müdür olmuş. “Alo! Nasılsınız, hocam? Arkadaşlar nasıl? Görüşebiliyor musunuz?” “İyiyim İbrahim. Ben bildiğin gibi… Bu yaz Nimet’in düğünü oldu. Kına gecesinde bizim kızlarla sabahladık. İstanbul’da çalışıyor. İkinci üniversiteye devam… Bir de yüksek lisansa hazırlanıyor. Recep de İstanbul’da. O da yüksek lisans yaptı. Geçen yıl evlendi. Yalçın, konservatuarda tiyatro bölümünü bitirdi. Herkes iyi. Herkesle görüşüyoruz ama senin artık beni unuttuğunu düşünmeye başlamıştım.”

“Ne diyorsunuz hocam! Sizi unutmak mı? Sizi unutmamız için önce kendimizi unutmamız gerekiyor.”

Artık uçan balonda sihir olmadığını biliyorum. Sihir, onunla uçabilmekte… Ve sihirli değnek ellerimizde… Yüreklerimizden Simurg’a kanat açan kuşları bir bir uğurlarız.

Öğretmenler, sihirli değnekleriyle öğrencilerinin yüreklerine dokundukları an, bulutların ötesindeki sonsuzluğa, onlarca uçan balon dansının ahengiyle süzülürler. Ve varoluşun eşsiz tadında katmerleşen sevgilerle gönül tahtlarına ebedî kurulurlar.

(*) Eğitim-Bir-Sen tarafından düzenlenen ‘Öğretmenlik Hatıraları’ yarışmasında 2000 eser arasında birinci olan Zeliha Demircioğlu’na ait metin.

CEVAP VER