Avrupa İslamı (2)

2
Sinan Eskicioğlu
1974 yılında İzmir'de doğdu. İzmir İlahiyat'ta lisans eğitimini tamamladı. 2003 yılından beri Almanya'da yaşıyor. Çeşitli kuruluşlarda Din Eğitim ve Öğretimcisi olarak faaliyette bulunuyor. Yayınlanmak üzere kaleme alınmış çeşitli roman ve kitapları bulunmaktadır.

Yazı dizisi şeklinde yazmak değil aslında niyetim,

Ama iki tarafa düşen görevleri de irdelemek istediğim için bugün tekrar ‘Avrupa İslamı’nı ele adım, umarım sizlerin de zihin dünyası harekete geçmiştir.

Aslında çok farklı konuları da yazmak isterdim.

Bremen’de açılan ve göçmenlerin hikayelerini anlatan sanat galerisinden,

Frankfurt’ta gerçekleştirilen otomobil fuarından ve her geçen gün artan elektrikli araç üretiminden,

Tekrar yazımı ve basımı yapılan İncil ve eklenen önemli değişikliklerden,

15 Temmuz girişimi ile mağdur edilen ailelerinin yaşadıkları psikolojik ve sosyolojik baskılardan ve haksız yere yaşadıkları sıkıntılardan,

Ya da Ege’nin altın sarısı zeytinyağı ile yapılan taze fasulyenin lezzetini arttırmanın püf noktalarından…

Ancak Avrupa’nın, ülkemizin ve dünyanın yaşadığı olaylar ve gelişmeler her geçen gün daha da keskinleşmekte, normalden uzaklaşmakta ve düşünen bireyler için rahatsızlık verici duruma ulaşmakta.

Bu yüzden Sayın Nilüfer Göle’nin kaleme aldığı eseri değerlendirmek önemli hale geldi takdir edersiniz ki.

‘Avrupa İslamı’nı kaleme almak, eser haline getirmek, din ile ilgili radikalleşen birçok grubun olduğu Avrupa’da ve dünyada aslında çok önemli ve kararlı bir davranış.

Burada ele alınması gereken iki grup çok önemli.

Birincisi; kültürel kodlarında öteki ile yaşama adına alışkanlığı olmayan ve dine karşı durmayla teknolojiyi, bilimsel gelişmeleri gerçekleştiren Avrupa kıtasının tekrar din konusunu ele alması ve bu konuda neler yapması gerektiği.

İkincisi de; en son gelen dine sahip olmanın gururunu her zaman dile getiren, korkuya dayalı ve öbür dünya endeksli ve tepkisel İslam yaşayan müslümanlar ve onların yapması gerekenler.

Biliyorum, çok zor bir konu.

Zor olduğu için zaten başarı olması durumunda, yeni bir Avrupa’nın temelini atacak bir konu.

Avrupa’nın, öncelikle, yerleşik müslümanlar’ı normal bireyler olarak kabul edip, onlara negatif bir bakışaçısı olmadan bakabilmeyi öğrenmesi gerekir.

İslam ile ilgili toplantılar ve çalışmaları sözde değil, özde yapması gerekir.

İslam’ı başka din ve inançlara benzeterek ya da kıyaslayarak değil, İslam’ın kendi dinamikleri ile anlamaya çalışması gerekir.

Müslümanların zekatları ile kurulacak araştırma enstitüleri açması gerekir.

Buna ilaveten, müslümanların gıda tüketimleri için özel helal et kesimi olan ayrı alış veriş imkanları sunması gerekir.

Tabi bu gereklilikler ideal olan konular, olması gerekenler, ama hayatın gerçeklerine baktığımızda bunların olabilmesi için zamana ihtiyaç var.

Daha önemli olan soru, peki ya müslümanlara düşen görevler neler?

Bizde bir söz vardır: danının kuyruğunun kopması diye.

Sözlüğe baktığımızda‚ ‘beklenen ya da korkulan sonucun gerçekleşme anı için söylenen söz‘ olarak geçer.

Evet, beklenen ya da korkulan durum da bu.

Müslümanların aynayı kendilerine tutup, gerçeklerle yüzleşmeleri anı.

İşte bu noktada müslümanlara düşen görevler, zihin yapılanmasını değiştirme adına belki de Avrupa’lılardan daha zor.

Yüzyılların birikimini, durağanlığını bırakıp İslam’a ve yaşanan hayata tekrar bakıp, üzerine düşünülen çözümler üretmek..

Sayın Nilüfer Göle, sosyolog bakışıyla eserini kaleme almış ve müslümanların kendilerini, din anlayışlarını değiştirmeleri üzerine pek değinmemiş.

Bunu da sanırım İlahiyatçılara, İslam danışmanlarına bırakmış.

Müslümanların yapması gerekenler de aslında çok zor konular değil tabii, eğer öğrenmeye açık bireylersek, İslam’ın dinamik hukuk anlayışına inanıyorsak ve İslam’ı tepkisel olarak değil sistem olarak görüyorsak.

Müslümanlar Avrupa’da yaşadıklarının bilincine varıp, bu kültürde İslam algısının farklı olabileceği esnekliği göstermeleri gerekir.

Neden mi?

Çünkü dört farklı mezhep dediğimiz gerçeklik bizim bunu düşünmemize neden oluyor.

‘Denizden babam çıksa yerim‘ sözünü duymuşsunuzdur, İmam Şafii’ye atfedilir.

Biz hanefiler bu şekilde bakmayız deniz ürünleri konusuna.

Hiç düşündünüz mü nedir bunun sebebi?

En önemli olan konu helal et. Avrupa’da camiler, dini gruplar fetvalar yayınlayıp et satışı yapıyorlar.

Maide suresi beşinci ayette diyor ki : ‘Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helal olduğu gibi, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir‘ (Elmalılı Hamdi Yazır meali)

Bir konuşmamda hararetli bir genç hemen atılmıştı bu ayeti okuduğumda.

‘İyi de o zamanki hristiyanlar ve yahudiler inançlıydı, şimdikiler gibi yaşamıyorlardı‘

Dedim evet doğru.

Ama unutmayın onlar dinlerinde değişiklik yapmışlardı ve o yüzden İslam geldi. Yani onlar çok düzgün dinlerini yaşasalar İslam gelmezdi.

Kitap sahibi o hristiyanlar bugünkü hristiyanlarla aynı insanlar.

Diğer bir soru da, acaba bugünkü müslümanlar o zamanki müslümanlarla aynı mı ?

Demek ki konu o zaman değil.

Konu; bugün bu ayetlerin, yaşanan hayatın içinde anlaşılması ve yaşanması.

Müslümanların öğrenmeye açık, objektif ve sistem İslam’ını düşünmeleri ve çözümler sunmaları gerek.

Avrupalı insanlara ‘gâvur‘ olarak değil, insan olarak bakabilmeyi,

Avrupalı insanları kendi kültürleri içinde değerlendirebilmeyi,

Ayetlerden de öğrendiğimiz gibi, onların içinde de iyi insanlar olduğunu bilerek konuşabilmeyi,

Onlara İslam’ı farklı anlatıp farklı şeyler yaşamamızın mantıksız olduğunu,

Örtünmenin akil-baliğ şartıyla oluştuğunu, alışsın diye başörtüsü baskısı yapmanın dinen yanlış olduğunu,

Devlete verilen vergilerin, aynı Peygamber zamanında olduğu gibi, aslında zekat olduğunu, ayrıca camilerde insanları zekat haracına bağlamanın yanlış olduğunu,

İnanmanın ve müslüman olmanın bir süreç içinde olacağını, 23 yılda tamamlanan Kuran’ı anlamadan, araştırmadan bir anda yaşamanın aslında İslami olmadığını,

Avrupa’nın aslında, Peygamberin yaşadığı ve ortaya koyduğu Medine şehir yapısına çok uyduğunu ve bu yüzden o toplumu çok iyi analiz etmemiz gerektiğini,

Sömürge zamanlarında; karşı koyma olarak başlayan ve İslam’ı da içinde barındıran Kuzey Afrika milletlerinin İslami hayat algısının İslami mücadele olarak ortaya konulmasının (Maalesef ki;ülkemizde 80 li yıllardan sonra yayılmış ve Türkiye’deki İslam algısının değişmesine sebep olup, bugünkü yönetici kadroların bile savunduğu bir doğru haline gelmiştir) aslında tepki İslamı olduğu, İslam’ın kendi dinamiklerine baktığımızda aslında sistem fikrine ve anlayışına dayanan İslam anlayışının Kuran’a ve Peygamberin yaşantısına daha çok uyduğunu,

Dinin bir korku imparatorluğu değil, bir düşünce deryası olduğunu,

İslam Hukuku’nun, dini gruplardan, mistik grupların efendilerinden, hoca kesiminin tekelinden çok daha önemli ve üstün olduğunu,

Azimet ve Ruhsat adlı İslam hukuku kavramının, insanların dinlerini yaşarken şartlarına göre kolaylıkları uygulamaları için olduğunu,

İslam Hukuku’nu ele aldığımızda örf diye bir madde olup, toplumsal alışkanlıkların da dinen delil olduğunu,

İslam’ın kavga değil, birlikte yaşama ve barış sistemini ortaya koyduğunu,

Kendini müslüman olarak gören herkesin düşünmesi, tefekkür etmesi, hayatına taşıması ve uygulaması gerekir.

‘Düşünen toplumlar için birçok ibretler, örnekler vardır‘ diyor Allah.

DüşüneBİLMEK ve yaşayaBİLMEK dileklerimle

Sevgiyle kalın

2 YORUMLAR

  1. Yazıda ötekilik üzerinden yapılan açıklama hiyerarşik bir anlayışı yansıtıyor.
    Daha üstte konumlanan bir toplum katmanının altında, var olmaya çalışan madunlaşmış bir kitle, ötekini oluşturur.
    Bireysel anlamda ötekilik ise, benin dışında var olan diğer benliklere karşı geliştirilen sempati veya antipatiyi, güç ilişkilerini, çıkarlar çatışmasını dile getirir.

    Toplumsal ötekileştirme aynı zamanda eşitsiz bir ilişki anlamına da gelir.
    Egemen kitle ile öteki arasındaki hukuksal ilişki genelde ötekine bahşedilen bir “lütuf” gibi algılanır.
    Egemen benlik ile ötekileştirilmiş benlikler arasında da bu tür ilişki kurulur.

    Bu ötekileştirme din değiştirip Müslümanlığa geçmiş bir Alman için geçerli olmayabilir.
    Ancak başka kültür, ırk veya mekandan gelen bir Müslüman için ötekilik kader gibi kabul edilir.
    Bu ötekileştirmenin eşitliğe evrilmesi, karşı kibir geliştirilmesi ile değil, objektif eşitlik koşullarına sahip olmayla gerçeklik kazanabilir.
    Bu da dünyevi araçlara sahip olma, varlığını kanıtlama, kitlesel başarı ile saygınlık yollarından geçmeye, madunluğun sonlandırılmasına bağlı gibi görünüyor.

    Nilüfer Göle’nin, Melez Desenler kitabı tanıtımında;
    “Cumhuriyet’in orta ve kentli sınıflara nüfuz etmesiyle birlikte muhafazakârlık ve milliyetçiliğin değişim geçirdiğini, benzer biçimde, Müslümanların da modernlik ve laiklik ile karma desenler oluşturduğunu” söylüyor.
    “Her iki tarafın da melezleşmeye, aralarındaki farklılıkların azalmaya başladığı süreçte, yeni saflık arayışlarının, yeni sınır muhafızlarının ve yasak tanımlarının oluştuğuna da tanık oluyoruz.”
    “Düşmanlıklar uzaktaki yabancıya değil, yanı başındakine, giderek kendisine komşu olan, hatta aynı alanı paylaşmakta olan, aynı dili konuşan (ama küçük bir farklılık da taşıyan) gruplara yöneltilir. “Öteki”, yabancı olan değil, fazla yakına gelerek saflığı bozma tehdidini yöneltendir.”
    “Nitekim melezlenme kavramının bu kadar negatif yüklü olması da, köklerin belirsizleşmesi, soyun bozulması gibi kaygılara yol açan bir saflık kaybını dile getirmesindendir.” diyor

    Avrupa’da dozu gittikçe artan İslamofobi-İslam korkusu bunun tipik bir dışa vurumu mu?
    Avrupa İslamı da melezlenme istidadı gösterecek mi?
    Yoksa melez desenlerdeki tersliğe-medeniyetler çatışmasına kurban mı gidecek!?

    Umalım aklıselim galip gelsin…

  2. Helal et hususunda, mesele ehli kitabın kestiğinin yenip yenmemesi değil, ehli kitabın kesip kesmediği…
    Helal kesim önemli.
    Devletlere laf etmek yürek istediğinden, herkes kolay ve risksiz olanı tercih ediyor: sahipsiz ve korumasız olan dini gruplara eleştiri, hakaret, aşağılama Vs’de bulunmayı özgür düşünce olarak görmeye göstermeye çalışıyor.
    Devlet hristiyanlardan aldığı yüksek orandaki kilise vergisini direkt kiliselere aktarıyor. Böyle bir kaynaktan mahrum olan camilerin var olmak için tutundukları dallara vurmayı hakkaniyetli yaklaşım olarak görmemizi bekliyor kimileri.
    Yaşar Nuri öztürk de camilerde para toplanmasına takmıştı.
    Abbasiler dönemindeki dini yelpazenin bazı izdüşümleri bugün de yaşıyor. Felsefenin yaklaşımını yaşatmaya çalışan gruplar, dinin hocalar, ulema, tarikatlar vs nin tekelinden kurtarılmasını istiyor.
    O tekelden kurtarın
    Bizim tekelimize verin…
    İstedikleri bu….
    Mutezilenin Ahmed bin Hanbel (rh) gibi ulemayı “özgür düşünce” sahibi olmadığı için “işkence”de öldürdüğü gibi.

    Herkes başkasını düzeltmeye kalkacağına kendi ürününü ortaya koysun.

CEVAP VER