Bizim bir Aşağı Bahçemiz vardı….

4
Sinan Eskicioğlu
1974 yılında İzmir'de doğdu. İzmir İlahiyat'ta lisans eğitimini tamamladı. 2003 yılından beri Almanya'da yaşıyor. Çeşitli kuruluşlarda Din Eğitim ve Öğretimcisi olarak faaliyette bulunuyor. Yayınlanmak üzere kaleme alınmış çeşitli roman ve kitapları bulunmaktadır.

Bizim bir aşağı bahçemiz vardı değerini bugünlerde anladığımız…

Kocaman çam ağaçlarının dibinden kartonların üzerinde süzülerek uçtuğumuz aşağı bahçemiz.
Akşam eve gittiğimizde azar işiteceğimizi bile bile kayarak indiğimiz toprak tepeliklerimiz.
Tek girişi olan apartman dairesinin sıkıcılığından ve kuralların mengenesinden kaçtığımız, özgürlüğün bütün yeşil tonlarıyla tanıştığımız aşağı bahçemiz…
Ağaçların arasında küçük adacıklar şeklinde sıralanmış toprak alanlar, biz çocuklar için top oynama yerleriydi. Büyük abiler içinse daha da büyük olan yer, bizim için hep davetkar ve ulaşılmazdı. Onların top oynamasını izlerken hem büyük zevk alır hem de hepimizin içinde ‘biri yaralansa da beni çağırsalar’ arzusu olurdu.
Aşağı bahçemizin öbür yakasında, site sakinlerine ait minik bahçeler vardı.
Bio Roka, maydonoz, tere, biber, domates yetiştirilen…
İsmail amcanın kocaman bahçesi vardı, hep dikkatimizi çeken.
Birbirimizin omzuna çıkıp dut ağacına tırmandığımız.
Site sakinlerinin oturduğu binalar da devasa gökdelenlerdi bizim için…
Eğitimlisi, öğretmeni, doktoru, işçisi, marangozu bütün sakinlerde kollektik bir entellektüellik olan…
Sevgi ve saygının her yeri kapladığı…
Sitenin işlerinin görüşüldüğü yazıhanemiz vardı. Bizim için dünyanın merkeziydi sanki orası. Bütün dünyamız olan sitemiz oradan yönetilirdi çünkü.
Sosyal tesislerimiz vardı her binada. Çoraptan top yapıp oynadığımız.
Paradan değil, demir-çelikten konuşulurdu.
Yıllar sonra anlamıştık, sebebinin alışverişe faiz karıştırmamak için yapıldığını…
Fırınımız, bakkalımız, basılacak eserlerin kağıtlarının katlanıp kesildiği ve bizim de yardım etmekten büyük zevk aldığımız matbaamız bile vardı.
Zeytin toplardık sitemizin alanı içinde. O Ağaçlar bizim oyun arkadaşlarımızdı…
Mutlu insanlar vardı o sitede. Huzuru ve mutluluğu yüzlerinden anladığımız …
O siteyi kurma fikrini ortaya atan ve öncülük eden bilgemiz vardı..
Yıllar sonra zihnime takılan soruları sormak için gittiğimde bile, dikkatle dinleyen ve cevaplar veren.
İlmi sevmeyi, ilmi olmayı sürekli bize öğreten…
O’na büyük şükran duyuyorum şu an.
İslam’ın sistem fikrini, hukuk mantığını, ilmi yönünü bizlere açtığı için.
İslam hakkında konuşanların ne kadar sığ olduklarını anlama imkanını bize öğrettiği için.
O’nun bize sunduğu ‘aşağı bahçe’nin benzerlerini görmeye başladım Almanya’da bugünlerde.
Bio tarım üretimi ve besicilik yapan kooperatif çiftlikleri.
Gittim, gezdim, ziyaret ettim. İlgili yetkililerle tanıştım, görüşmeler yaptım. Ve sonrasında da çok sevindim. Gelen insanları, oraya üye olanları gözlemledim, tanışma ve konuşma imkanını buldum.
Bizim sitemizdeki insanların yüzünde gördüğüm samimiyeti, iyi niyeti ve iyi insan olmayı gördüm onlarda. Demek ki dedim, iyi insanlar her yerde aynı…
Nasıl çalıştıkları üzerine konuşmalar yaptık.
Üye olan insanlar, her ay ödenen belirli aidatlar.
Üretilen ürünlerden, kesilen hayvanların etlerinden, yapılan ekmeklerden üyelere dağıtıldığını öğrendim. Mevsimine göre elde edilen bio ürünler. Her üyeye paylaşımın ailede yaşayan kişi başına olduğunu da öğrenince daha da şaşırdım.
Çünkü öğrenmiştim; ’İslam’da her aile eşit olarak değil, evdeki kişi başına göre hesaplanır’ diye.
Faizi sevmediklerini, uzak durmaya çalıştıklarını da duyunca bir kat daha şaşırdım.
Aklıma kabaratis Volker Pispers geldi.
Faizin karşısında olduğunu belirten birçok konuşmaları olan.
Sistem fikrini, faizin insanlığa karşı eziyet olduğunu vurguladığı birçok konuşmalar.
Daha sonra da aklıma Avrupa’daki müslüman kardeşlerimiz geldi. Her yere camiler inşa eden.
İçinin dolu olup olmamasının önemli olmadığı, çocuklara verilen eğitimin kalitesinin düşünülmediği camiler.
Bu camilerin nasıl alındığını düşündüm, sordum soruşturdum, öğrendim.
Krediyle ve faizle satın alınan yüzlerce, hatta binlerce cami…
Ve sonrasında her hafta Cuma vaazı ve hutbesinde faizin yasak olduğunun seslendirildiği, faizden kurtulma kampanyası için sürekli paralar toplandığı camiler….
Kendime kendime sorular yönelttim…
Bir tarafta yasak olmasına rağmen faizle alınan ibadethaneler; diğer tarafta faize karşıyız diyen bio çiftlikler ve kooperatifler…
Bir tarafta dürüstlüklerini, samimiyetini, iyi insan olduklarını gördüğümüz insanlar; diğer tarafta ‘dikkat et Türk’ten ve Arap’tan araba alma, sonra sıkıntı çekersin’ diyenler.
Bir tarafta bildiğimizin tam tersine düzgün aile yaşantısı olan Alman kökenli insanlar, gençler; diğer tarafta üniversitede sevgili olup, günaha girmemek için nikah kıyan ve sonra okul bitince birbirlerini tanımayan müslüman gençler.
Bir tarafta kapitalizmden kaçmak için uğraşan insanlar; diğer tarafta ‘sistem bu, napalım, ev almak istiyorsan mecbur kredi alacaksın’ diyen gösteriş meraklısı insanlar.
Bir tarafta zihnimiz kirlenmesin diye evine TV almayanlar, diğer tarafta evin her odası ve hatta banyosuna bile TV taktıran insanlar.
Bir tarafta bir dinden; öbür tarafta diğer dinden kişiler.
Bir tarafta doğru olması gerekirken sıralanan onlarca yanlışlar; öbür tarafta yanlıştır denilip ve inanılıp ama sizi şaşırtan doğrular.
Bir tarafta şamar gibi insanın yüzüne vurulan inançlar; diğer tarafta ‘gevur’ diyerek aşağılanmak istenen inançsız gibi gösterilen insanlar.
Bir tarafta doğar doğmaz müslüman olan, iyi insan ne demek diye düşünmeyen müslümanlar; diğer tarafta müslüman olmayan iyi insanlar.
Ne kadar garip bir dünya değil mi bu.
Hayatın kendi tarzında işlediği bir kader ağı.
Düşünüp, sordukça daha farklı şeyleri görüp, bu kader ağını daha fazla hissetmek.
Bu ağın çalışma şeklini çok da sorup irdelemek olmuyor.
İşleyiş şeklinin şifresini çözmek tehlikeli çünkü.
Bu şifreyi çözen boyut değiştirmek zorunda kalıyor.
Hayat hep böyle garipliklerle dolu.
Bu hayat içinde duruşunuz önemli. Hangi tarafta ve ne noktadasınız. Nasıl ve nereye bakıyorsunuz.

Sevgiyle kalın…

4 YORUMLAR

  1. “Ne kadar garip bir dünya değil mi bu.” Hiç değil aslında. Ahlakın, erdemin tek kaynağının dinler değil eğitim, hukuk, saygı vblerinin de olduğunun tipik bir göstergesi. Düşünen, sorgulayan, araştıran bireylerle, mutlak itaat hatta ötesinde biat kültüründen gelenlerin kadim çatışmasının bir tezahürü. Yaklaşık bin yıllık ağır bir tahakkümden kan, göz yaşı, alın teri döküp kendini sıyıranlarla, dogmaların prangalarına vurulmuş zihinlerin zıtlığıdır bu.

  2. Sayın yazar,
    bizim yaşadığımız olayları yıllar önce yaşamış, bahsettiğiniz Avrupalılar.
    köyden kente göç, sanayileşme, eğitim, iletişim, verimlilik.
    Ne biz tamamen kötüyüz, ne onlar tamamen iyi.
    Ortada bir ekmek varsa ve on aç insan varsa… Gemiyi kurtaran kaptan.
    80 kişilik bir otobüs varsa ve 150 yolcu varsa otobüse binmekte zor, otobüste gitmekte zor. Otobüse seksen kişi binmek için daha yüksek bir bedel ödemek zorundayız. Metro sahip olmamız için de bir bedel ödememiz gerekiyor. Daha iyi bir yaşama sahip olmak için ülkemizin, dünya markası ürünlerimiz olması gerekiyor. Daha kaliteli eğitim ve öğretim gerekiyor.
    Gideceğimiz çok yol var.
    Sevgi, saygı ve doğru iletişimde alacağımız çok yol var.
    İmtihan dünyasında en büyük sınav kendimizle.
    Durmak yok daha iyiye ve güzele doğru. Aldığımız mesafe az değil. Enseyi karartmayalım.
    Basamaklar teker teker çıkılabiliyor. Üçer beşer çıkılmıyor.
    Saygılarımla.

CEVAP VER