Demokratikleşmenin Zorlukları

2

Türkmenistan’da 12 Şubat’ta devlet başkanlığı seçimleri yapıldı ve 2007’den beri ülkenin başında bulunan Gurbangulu Berdimuhamedov bir kez daha seçimleri kazandı. Seçime katılım oranının yüzde 96 olduğu Türkmenistan’da, Gurbangulu yüzde 97 ile devlet başkanlığına bir kez daha seçildi.

Fakat 1990’larda Sovyet Rusya’nın çöküşünden sonra bağımsızlığını kazanan Orta Asya ülkelerinden maalesef demokrasi adına ne geçmişte, ne de günümüzde örnek teşkil edebilecek tek bir ülke yok.

Mesela Türkmenistan, Kazakistan, Tacikistan ve Özbekistan, Freedom House’a göre, “özgür olmayan” ülkeler kategorisindeler. Sadece Kırgızistan “kısmen özgür” olan ülke olarak tasnif ediliyor.

Demokrasinin doğuşunda her ülkenin ve her milletin izlediği yolun farklı olması demokrasinin tabiatında olan bir şey olarak kabul edilen bir süreçtir. Fakat dünyanın demokrasiye adım atmış ve olgunlaşmış ülkeleri üzerinden bir çıkarım yaparsak, demokratikleşme sürecine genel olarak iki görüşün yardımcı olabileceği üzerinde konsensüs kurulabilir.

Demokrasi hareketinin kaynağı: Orta Sınıf

Dünyanın en önemli sosyologlardan biri olan Barrington Moore’a göre, demokratikleşme hareketinin kaynağı, sonucun ne kadar demokrat olacağı üzerinde kritik bir öneme sahiptir.

Moore’a göre, üst diye tanımlayabileceğimiz sınıfın toplumun kalanına empoze etmek istediği tepeden inmeci bir demokratikleşme hareketi, demokrasiden çok faşizmi doğurur. Moore’un buna verdiği örnek Hitler Almanya’sı.

Kaynağı üst değil de toplumun alt kısmından alan hareketlerden de bir demokrasi hareketinin çıkmasının zor olduğunu savunan sosyolog Moore, buna örnek olarak ise Komünist Sovyet Rusya’sını örnek olarak göstermektedir.

Dolayısıyla Moore demokrasinin doğacağı bir sürecin kaynağının ne üst sınıf, ne de alt sınıf olabileceğini tarihi tecrübelerin ışığında savunuyor.

Moore’a göre, demokratikleşmeyi başarabilmiş ülkelerin en önemli özelliklerinden biri etkin ve yetkin bir orta sınıflarının olması. Moore tezine örnek olarak, demokrasi meşalesinin ışığında yürüyen ABD, İngiltere ve Fransa’yı örnek olarak gösteriyor. Orta sınıfı güçlü bu ülkelerde, ne tepeden inme, ne de tabandan yetme bir hareketlenme olmuştur. Yani faşizmin ve komünizmin değil demokrasinin bayrağını çeken ülkelerde, güçlü bir orta sınıf, tek değil fakat en önemli sebeplerden biri olarak ortaya çıkmıştır.

Bu tabii ki toplumun üst ve alt kesimlerinin dışlanması anlamına gelmiyor. Orta sınıfın önderliğinde -tekelinde değil- sürdürülecek demokratikleşmede alt ve üst sınıflar da sistemin içine dahil ediliyorlar. Fakat dominant ve empoze edici bir güç olarak değil.

Kapsayıcı ve Katılımcı Demokrasi

Demokratikleşme sürecinde kulak verilmesi gereken diğer bir önemli ses de ünlü siyaset bilimci Robert Dahl. Dahl aslında tam anlamıyla işleyen demokratik bir sistemin çok da mümkün olmadığını, bunun yerine poliarşi’nin –yani çoklu yönetimin– gerçekleştirilebilir bir sistem olduğunu savunur.

Dahl’ın 1950’lerde bu fikri savunduğunu düşünürsek kendisinin çok da haksız olduğu söylenemez. Zaten tezini desteklemek için sunduğu argümanlar bugün bir çok sosyolog ve siyaset bilimci tarafından demokrasi yolunda olmazsa olmazlar olarak kabul ediliyor.

Dahl’ın temel olarak sunduğu iki argüman vardır.

Birincisi, “katılma hakkı.” Bundan kasıt, toplumun bütün kesimlerinin hem yöneten olabilme, hem de yöneticilerini belirleyebilmede söz sahibi olabilme hakkına sahip olabilmesidir. Basit bir ifadeyle, insanların idare etme ve idare edilme aşamasında dinleyen değil direk olarak söyleyen ve sözü dinlenen olabilmesidir. Katılma hakkının bireylere verilebilecek olan bir lütuf değil, tam tersi her bireyin doğuştan sahip olduğu bu argümanın diğer bir tarafıdır.

Dahl’ın sunduğu ikinci argüman ise, “kapsayıcılık.” Ülke yönetiminde herkesin hiçbir gerekçe olmaksızın yönetime dahil olabilmesidir. Bu ilk maddeyle direk olarak bağlantılı olmakla beraber gerçekleşmesi daha zor olanıdır. Çünkü kazanan tarafın kaybeden tarafı sistemin dışına itmeyip, yönetim yüküne ortak etmesi oldukça zor olan bir durumdur. Buna olumlu manada verilebilecek en güzel örnek Endonezya’nın 1999’da devrilen Suharto sonrasında izlediği Suharto taraftarlarını da sisteme dahil ederek bugünkü demokratik seviyeye varmış olabilmesidir.

Yukarıda açıkladığım argümanları gerçek manada temsili ve meşru bir demokrasiye kavuşamamış olan Orta Asya ülkeleri üzerinden düşünecek olursak daha iyi anlaşılacağına eminim.

Açıkladığım bu tezlerin kural olmadıkları bir gerçek. Elbette demokrasi varılabilecek yolları tek olmayan bir sürecin sonucudur. Demokratikleşememe de bir yönetim hastalığıdır. Tedavisine bakılmazsa kimi ülkede öldürür, kimi ülkede ise süründürür.

Her devletin ve milletin kendine has bir demokratik duruşu vardır ve de olmalıdır. Fakat tarihe ve yaşanmış olaylara kulak vermeyip aynı hataları tekrarlamanın da kabul edilebilir bir tarafı olmadığı diğer bir gerçektir. Çünkü demokratikleşme sürecinde ortaya çıkan aksaklıklar telafisi zor olan kayıplara neden olabilmektedir.

2 YORUMLAR

  1. Demokrasinin isleyebilmesinin ana ogesi bence yazida sunulanlarin hepsinden farkli: Bir toplumun olusturan insanlarin cok buyuk kisminin cikar birligi ve benzer dunya gorusune sahip olmasi. Yoksa yurumez. Bu yuzden “sehir devletlerinde” basarili demokrasi modelleri gorulmustur. O tip yerlerde yasayan hemen hemen herkes benzer amaci arzular.

  2. Yazılarınızı ilgi ile okuyorum. Demokrasiyi getiren ve ayakta tutan insanlar sadece bilgili olanlar değil, aklını kullanan ve doğru bildiklerini cesurca söyleyenler olsa gerek. Temel kurallarda anlaşıldığında bireyleri güçlendiren ve insan gibi yaşama olanakları veren bir sistem. Yaşadığım Almanya’da bunu hergün hissediyorum. Ama manipülasyona açık bir sistem. Örneğin: Suriye görüşmeleri Astana’da yapıldı. Bir diktatörlüğün geleceğine başka bir diktatörlüğün ev sahipliğinde çözüm aranıyor. Amacın Suriye’ye demokrasi götürmek olmadığını bundan daha güzel gösterecek bir örnek olur mu?

CEVAP VER