İkinci Osmanlı İmparatorluğu

3

OHAL’in 3 ay daha uzatılmasıyla beraber Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın; “referandumdan sonra Münbiç’te ne işimiz olduğunu Kılıçdaroğlu anlayacak, sürprizlere hazırlıklı olun” demesi bir tartışmayı alevlendirdi ve bizi bir beklentiye soktu.

“90 yıllık reklam arası bitti” spot cümlesi iddialı bir cümleydi…

Beşşar Esad ile yaşanan dostluk ve kurulan köprüler öyle bir boyuta varmıştı ki; bugün yarın Suriye bize ilhak olacak terennümleri kulaktan kulağa fısıldanır olmuştu.
Aslında kulağa hoş gelen bir namzetti.

Güçlü bir devlet olmak, o ülkede yaşayanlar için bir güvendir. Haricen devletin bünyesinde yaşayan her ırkın, ülkenin geneliyle milletiyle bütünleşmesini, geniş bir coğrafyada farklı kültürlerin asırlarca barış içinde bir arada yaşamasını, insan haklarının gözetildiği, herkesin ibadetinde kıyafetinde seyahatinde ve ticaretinde özgür olduğu bir iklimi kim istemez ki?

Ülkenin güçlü olması, güven vermesi, insanını mutlu eder. Dışarıda da itibarını artırır.

Kuzey Irak’ta Barzani ile de aynı muhabbet kurulmuştu. Hatta Kürt otonom bölgesinin maaşlarını bile bizim ödediğimiz söyleniyordu.

Derken “Musul-Kerkük” bizimdir, geri alacağız. Topraklarımıza katacağız denmeye başlandı. Hatta ve hatta Yunanistan’daki adaları da geri alacağız denerek Kardak’a operasyonlar çektik. Ama maatteessüf kendimiz çaldık, kendimiz oynadık. Yunanistan bile kaale almadı bizi.

Kıbrıs’ta durum net olarak aynıdır. Aynı savunmacı tutumlar, aynı önyargılar ve en önemlisi kendisiyle yüzleşmekten çekinen ve bunun için her türlü komplo teorisini uyduran milliyetçi aydınlarımız var. Aynı olduklarını bir tek kendileri bilmiyorlar.

Türk Milletinin kolektif şuurunda Milli Dava olarak yaşayan Kıbrıs, Gayrı Milli şuursuzluğumuz yüzünden elden çıkmazsa iyidir.

“BÜYÜK OSMANLI” geri geliyor diye sağa sola kafa tutmaya başlamıştık.

Arap baharı diye yangın yerine dönen tüm ülkelerde sıra burnumuzun dibi Suriye’ye geldi. Ateş sınırımıza sıçradı. Bir farkla, ülkenin başı devrilemedi. 6 yıldır aralıksız çatışmalar sürüyor. Suriye yangın yerine döndü. Ortalık kan revan. Perişan bir vaziyet cereyan ediyor Şam’da, Halep’te. Oluk oluk mülteci aktı, akıyor ve Esad gidene kadar da akmaya devam edecek. Ülkede kan gövdeyi yutuyor.

Öyle ki bizim toprağımız olan Süleyman Şah türbesini bile yuttu. Koruyamadık türbemizi. Yerini değiştirmek durumunda kaldık. Operasyonla “Türbe” taşıdık resmen.

Arap coğrafyasında işler Arap saçına döndü. Arap baharı akıtılan kanla kışa döndü. Bölgenin karışmayanı yok. Elli kocalı bölge diye ad değiştirse yeridir.

Önce Türbemiz gitti. Derken Yunanistan’a kaptırdığımız ada sayısı artmaya başladı. 18 oldu. O da yetmezmiş gibi. Musul gitti. Kerkük de gitti. Türkiye’de göndere çektiğimiz bayrağı, Barzani’nin Musul veya Kerkük’te dalgalandıramayacağını ve bundan pişmanlık duyacaklarını bildirdik.

Bayrak Kerkük’te göndere çekildi. Bugün yarın bizden toprak talep etmezlerse o da iyi, buna da şükür der otururuz. Eyalet tartışmaları da bu sürece eklenince durum daha karamsar bir hale döndü.

Dimyat’ta pirinç kalmamış. Zira hemen hemen herkes akbaba gibi çöreklenmiş bu coğrafyanın dolayısıyla arpanın üzerine. Süper güçler bizden daha çoklar ve hep buradalar. Ülkeleriyle yer değişsek sorunlarını çözmüş olur muyuz acaba ?

Zira buralar hep yangın yeri. Abd, Rusya, İran, Çin hatta Kuzey Kore’nin her an çarpışması savaşa meydan verilmesi muhtemeldir. 6 yıldır Esad’ın gitmesi için hiç bir girişimde bulunmayan Abd, Suriye rejimine füze yağdırmıştı geçen hafta. Esad’a iyi oldu deyip, asıl kareyi kaçırmamak lazım. 3. Dünya Savaşı’na gebe bir ortam zuhur etmiş vaziyettedir. Medvedev, “Abd ile çatışmaya ramak kaldı” demişti. Demeçler ard arda gelmeye devam ediyor. Sıcak saatler yaşıyoruz. Trump sallanan koltuğu ve çizilen karizması uğruna, büyük bir savaş başlatabilir.

Zülfü Livaneli’nin Huzursuzluk kitabında şöyle bir paragraf var.
“Develer genelde çölde yaşar. Etrafta yeşillik nadiren bulunur. Develerin çölde sevdiği bir diken vardır. Adı haresedir. Develer bu dikeni çiğnemeye başlayınca ağız içleri kanamaya başlar. Kanla karışınca haresenin tadı daha bir hoş olur. Çiğnendikçe daha da kanar, kanadıkça daha da lezzet alır. Deve ağızdaki bu tada doyamaz. Ortadoğu’nun adeti budur. Tarih boyunca birbirini öldürür ama kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur”

Ortadoğu coğrafyası; insanlığın ilk anlarından itibaren kanamaya başlamıştır. Devamlı kanamaktadır. Ortadoğu’daki bu kan gölü, devamlı genişlemekte ve akan kan katiyen durmamaktadır.

İKİNCİ BÜYÜK OSMANLI’ya dünya izin vermiyor, vermez. Asimetrik ve psikolojik savaş taktikleri bizi yordu, yoruyor ve yoracak. Biz nasıl bir Türkiye inşa edebiliriz ona odaklanalım. Hatta Türkiye’yi nasıl koruruz desem daha doğru bir cümle kurmuş olurum. Ülkemizi sağlam kazığa bağlayalım. Erbakan’ın meşhur sözüdür. “Suriye’nin karıştığı gün, bilin ki sıra Türkiye’dedir”

19 ve 20. asır boyunca Müslümanların yaşadığı topraklardaki zenginliklere göz diken ve menfaatlerini Müslümanları bölüp parçalamakta gören güçler, hummalı bir çalışma sergilemişlerdi. Parçalamaya ve bölmeye devam ediyor, müthiş bir gayret gösteriyorlar. Neredeyse her kabileye bir devlet kuracak kerteye geldi durum.

“Dünya gömlek değiştireceği zaman, hadiseler sakınılmaz olur” der Ahmet Hamdi Tanpınar. Dünya gömlek değiştiriyor. Gömlek ama doğru ama yanlış iliklenmeye devam ediyor süper güçlerin liderliğinde.

Hani deveye neren eğri demişler; o da nerem doğru ki demiş ya, aynen öyle. Bu sözde düşüncenin neresini doğrultacağız? Her tarafı eğri.

Dört halifeyi istisna edecek olursak, her devirde devletlerin bir kısım hata ve noksanları olmuştur.

Emevîlerin de, Abbasîlerin de, İlhanlılar, Karahanlılar, Zengîler, Eyyûbîler ve Selçuklular, devlet vazifesinde yanlışlıklar yapmışlardır.

Dört asır boyunca çok geniş bir coğrafyada huzur ve emniyetin soluklanmasına vesile olan Osmanlıların da devlet vazifesinde az ya da çok kusurları olmuştur. Her devlet, vazifesini her zaman tam yapamayabilir veya vazifesinde kusur edebilir.

“Yapmak istediğimi sakalımın bir teli bilseydi sakalımın o telini hemen koparır yakardım” der Fatih Sultan Mehmet. Güçlenmeden dünyaya kafa tutup, yapmak istediklerinizi aleni bir şekilde dillendirirseniz, önünüzü keserler.

Halbuki ne ümitler söz konusuydu. Halep oradaysa arşın Ankara’da…

Bu bilinçle diyorum ki; tarih gerçek bir ibret vesikasıdır, aynasıdır. Tecrübe tahtasıdır. Boşuna yaşanmış bir tecrübeler yığını değildir. Geçmişimizden ders almanın bizi yönlendireceği doğru yer, Büyük Osmanlı veya Yeniden Osmanlı hülyasını dillendirmek değildir. Başkanlık nizamıyla Halifeliği talep etmek ve “Medeniyetler Çatışması”na çanak tutmak da büyük gaflettir. BÜYÜK TÜRKİYE demek ve onun için çalışmak daha doğrudur. Bunun için elimizden ne geliyorsa yapmamız gereklidir.

Referandum bitti. Dolayısıyla başta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dillendirdiği uçuşa geçeceğiz sözünün sahihliğini yaşayıp göreceğiz. Referandumun kabulüyle, artık bahane üretilecek bir hâl kalmamıştır.

3 YORUMLAR

  1. Güzel yazı. Bu sistemde herkez kendini ispat edecek. Halk bunu takpcisdir.
    Umarız ülke ve bölgesel faydalar üzerine gelişir herşey.

  2. Söylemleriniz virgülüne kadar doğru ama insanın aklı almıyor, bizimkiler bunları niye akıl etmiyorlar ya da bizim bilmediğimiz, muhakememiz çok sınırlı anlayamadığımız noktalar var demekki.
    Fatih deyince benim aklıma zeki, çalışkan, samimi, dürüst ve adil, ileri görüşlü bir devlet adamı gelir. Kanuniye girmeyelim zira o ayrı bir tanımlama gerektirir, mirasyedi, Ego tatmini gibi ya da güç sarhoşluğu gibi kelimeler zihnime sökün etse de cuk diye oturan bir kelime gelmedi, neyse konumuz o değil.
    Bence olayın düğümlendiği nokta devlet adamlığı ile politikacı ayrımını yapamayışımızda; şöyle ki devlet adamı devletini, milletini düşünüp ileriye yatırım yapar, onun belli prensibleri vardır, asla yalan konuşmaz ve adildir. Politikacı ise dün dündür bugun bugündürcüdür, dün söylediğini bugun telin eder, siyaset kandırma sanatıdır. Ver coşkuyu ver gazı… Kendi iktidardayken yaptığı işlerin meyvesini yemek ister, yani atıyorum 50 yıl dayanacak bir yol, bir sokak, kaldırım yapmaz, kendisi sıradan vatandaş olduğunda ya da öldüğünde insanlar onu övecek ya ne işine yarayacak. Onun için herşey alelacele yapılır, önemli olan desinler, yaptı desinler, yapıp yapmaması önemli değil.
    Bu sebepten bize politikacı değil devlet adamı lazım.
    Almanya 2. dünya savaşından çıktığında her gün 4 ila5 saat her vatandaş devleti için çalışmış, ortaokuldayken fen hocamız anlatmış idi. Milletce emek sarfetmeden, ahlaken belirli düzeye yükselmeden Osmanlıyı yeniden daha çok kurarız gibime geliyor.

  3. – Butun bu “Osmanli Hayalleri” temelde ic poltika amacli kullaniliyor. Azicik akli olan gerceklesmeyecegini bilir. Zaten neden gerceklesmesini isteyelim ki? Niye baskalarinin tpraginda gozumuz olsun?

    – Avrupa ile kavga da ayni sekilde. Sorunlarin asil kaynagi Turkiye’nin kimi uygulamalari ve soylemleri.

    – Dunya duzeninin degisecegi v.s. turu soylemler cok abartiliyor. Boyle bir sey olacagi yok. Bu da ic politika amacli bir soylem. “Zor donemler onumuzde, suc da bizim degil ve guclu lidere gerek var” dusuncesini halka benimsetmek icin kullaniliyor.

    – Sonucta hic bir sey cok degismeyecektir. Toplumlar “siyasi muhendislik” ile ana aksindan cikmaz.

CEVAP VER