Kutlu Doğum Haftası – Hz. Peygamber ve 2017 yılı – Şimdi ve bugün…

4
Sinan Eskicioğlu
1974 yılında İzmir'de doğdu. İzmir İlahiyat'ta lisans eğitimini tamamladı. 2003 yılından beri Almanya'da yaşıyor. Çeşitli kuruluşlarda Din Eğitim ve Öğretimcisi olarak faaliyette bulunuyor. Yayınlanmak üzere kaleme alınmış çeşitli roman ve kitapları bulunmaktadır.

Referandum süreci hararetli geçince, her yıl olduğu gibi adından söz ettiren Kutlu Doğum Haftası, bu sene sanki biraz sessiz sedasız bitti.

O kadar bekledim acaba referandum sürecinde politik kavgalar bir kenara bırakılır da, Kutlu Doğum Haftası ve Hz. Peygamber akla gelir de anılır mı diye.

Ama kayda değer şekilde siyasilerden bu konu ile ilgili konular duyamadım.

TV kullanmamanın hem olumlu hem de olumsuz yanları oluyor, bu da sanırım olumsuz yanlarından biri.

Konu edildi de ben mi kaçırdım, yoksa referandumda ateşli konuşmaları yapan İslami söylemdeki politikacılar mı hiç ele almadılar?

Bu sene de Kutlu Doğum Haftası diğer yıllarda olduğu gibi 14-20 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirildi. Bu senenin ana teması ‘Hz. Peygamber ve Güven Toplumu’ idi.

Ana tema konusunu görünce aklıma şöyle bir soru geldi: ‘Acaba TDV’ı bu konuları seçerken toplumdaki ihtiyaca göre mi, yoksa kendisinin otuz yada kırk yıllık planları mı var ve ona göre mi bu konuları belirliyor?’

Sizler de takdir edersiniz ki; referandum sürecinden sonra YSK’nın oyların sayımı ile ilgili kanuna mugayir bildirisi, sayımlardan sonra çok tartışılmaya başlandı ve aynı günlerde TDV’nın ‘Güven Toplumu’ konulu konferansları.

Acaba TDV Hz. Peygamber’in güven (Emin olma özelliği) özelliğini ve güven toplumunun tesisinde bunun önemini hem yöneticilere hem de ülkede yaşayan insanlarımıza göstermeye ve anlatmaya mı çalışmak istemiştir.

Eğer böyle ise çok yerinde bir konu olmuş, demek ki hala uyarma görevine haiz durumda olduğunu bilmekte ve bunu göstermekte.

Onbeş yaşımdan beri Kutlu Doğum Haftası etkinliklerini takip etmişimdir. Kimi zaman babamın konuşma yaptığı konferanslar, kimi zaman fakülteden toplanıp gittiğimiz programlar, ama herzaman nezih bir ortamda gerçekleştirilen etkinlikler.

İlk defa 1989 yılında başlamıştı Kutlu Doğum Haftası çalışması. TDV, Süleyman Hayri Bolay’ın teklifini değerlendirerek Hz. Peygamber’i anma haftası olarak kutlamaya başladı. Zannımca rahmetli Turgut Özal’ın da bunda büyük payı vardı.

Lakin S.H.Bolay aslında felsefeyle meşgul olmuş ve felsefeci olarak anılan bir ilahiyat profesörü. Yani ne bir fıkıhçı ne de bir hadisçi. Ama buna rağmen böyle hayırlı bir işin mimarı olmuştur.

Neden kendisinin felsefeci olma özelliğini belirtmek istedim.

Çünkü bir kesim var ki; felsefeyi kötüler, ama buna rağmen din bilimlerini göklere çıkarırlar.

Felsefe, düşünme, akletme olmadıktan sonra ne kadar din bilimleri okuyup ezberleseniz de, insan ne kendisine ne de topluma yararlı olur.

Zaten bunu da 2017 yılı bize çok açık gösterdi. Yani bu senenin ana teması ve yaşananları tekrar düşününce bunu daha da iyi anlıyoruz.

%99’u müslüman bir ülke ve güven toplumu…

Zıtlıkların tamamlayıcılığı önemli bir konudur.

Felsefeyi kötüleyip, salt dini bilimleri övmek ve sadece onlara göre hayatı şekillendirmek bir bakıma bugünkü toplumu bu hale getirmiştir.

Her karşıt gibi görünen çift aslında birbirinin tamamlayıcısıdır.

İyi-kötü, faydalı-zararlı, gece-gündüz, kadın-erkek gibi.

Bu karşıt çiftlerin uyumu hayatı oluşturur.

Müslümanlar bu ikili anlayışı bırakıp, tek taraflı yaşamayı arzuladıkları için bugün sorunlar yaşamaktadırlar.

Siyasette, günlük hayatta, aile hayatında ve hatta kendi iç dünyalarında…

Son yaşadığımız ‘evet-hayır’ tercihi de buna güzel bir örnektir.

Bu iki tercihi bütünüyle kabul etmek toplumu oluşturmaktadır.

Günlük işlerimizde, aile hayatımızda ve iç dünyamızda da durum aynısıdır.

TDV’nın bu sene seçmiş olduğu konu, referandum sürecine denk gelip gölgede kalsa da, bana göre gelişen olaylar sebebiyle çok güzel örtüşmüştür.

Güvensiz bir toplum ve bunun karşısında güven toplumunun inşası.

Avrupa’da yaşayanlar daha iyi şahit olmuşlardır. Bir zamanlar İslami şirketler vardı ve bu şirketler faizsiz yapılanmaları ile topluma açıldılar ve insanlardan paralar topladılar. Sonuç hüsran oldu.

Bugün hiç kimse çıkıp, faizsiz şirketleşme ve yapılanma diyecek durumda değildir, çünkü yapılan yanlışlarla bu çalışma tarzı öldürüldü.

Son yaşadığımız olay da birçok değerleri öldürdü bilmem farkında mıyız; örgütlenmeyi, hoşgörüyü, cemaatleşmeyi, toplumun her alanında iyi insanların yapılanmasını artık kimse dile getirecek durumda değil.

Fetö olayı da bu çalışma tarzlarını öldürdü..

Bu ve benzeri olaylara bakınca en kolay akla gelen: Dış güçler, olmamızı istemeyen yabancılar, yahudiler, misyonerler vb…

Hayır…

Bunlar değil.

Suçun en büyüğü aslında bizde.

Biz eğer tam manasıyla gerektiği gibi hareket etmiş olsaydık, bunların hiç birisi yaşanmazdı.

Ama bunu kabullenmek zor olduğu için hemen suçu başkasına atıyoruz.

Yüzyıllardır Hz. Peygamberi, hayatını anlatırız. Daha evvel mevlid kandillerinde, 1989’dan beri de Kutlu Doğum haftaları etkinlikleriyle.

Sorun: Hz. Peygamberi örnek almayı sürekli ifade edenlerin aslında bunu yapmamaları. Hz. Peygamber gerçekten örnek alınmış, bugüne taşınmış, bugün yaşanan hayatta O’nun ölçüsü olmuş olsaydı, bunların hiç birisi yaşanmamış olurdu.

‘Hz. Peygamber bugün yaşamış olsaydı, hayatı nasıl olurdu’ sorusuyla ele aldığım konu işte bu bakımdan çok önemlidir.

Bunu yapmadığımız sürece, aynı manzarayı tekrar tekrar yaşayacağız.

%99’u müslüman olan ülkedeki manzara nedir?

Sondan başa doğru giderek tekrar gözden geçirelim:

Dindar olan ve İslami söylemi dillerinden düşürmeyenlerin oluşturduğu bir siyasi iktidarın ön ayak olduğu referandum ve bunda ortaya çıkan şaibe. Ne olursa olsun bu şaibenin çıkması bile en basit deyimle çok ayıptır. Hangi güven, hangi güven insanı, hangi güven toplumu…

Ortaya çıkan evet-hayır kavgası. Ötekini hazmedememe.

Fetöcü diye mağdur edilen insanlar. Solcu, inançsız diye hakir görülen öteki kesim.

Sokaklarda şiddetin bu kadar yoğun olarak yaşanması.

Hz. Peygamberin eşlerine gösterdiği saygı; Ve İslam ülkelerindeki ve aynı zamanda ülkemizdeki kadına karşı hakir görmeler, şiddet, kadın cinayetleri ve rezillikler.

Her köşe başında artan camiler ve İslami söylemler ama buna rağmen toplumda hiç görünmeyen İslam’ın erdemli davranış şekilleri.

Haddinden fazla dünyevileşen, paraya önem veren müslümanlar ve aynı zamanda İslami söylemde mütevazılığın dilden düşmemesi.

İnsanın kutsallığı ve öneminin İslam’daki yeri ama buna rağmen insana saygı olmayan bir toplum.

Kendi dindaşını, kendi vatandaşını hainlikle suçlayan Avrupalı Türkiye’lilerde durum farklı mı?

Kesinlikle değil.

Faizin sürekli haramlığının vurgulanması ve faizle satın alınan ibadethaneler, camiler.

Avrupalıları gâvur sayıp, onları aşağılama.

Camiden çıkmayan teyzeler ama buna rağmen diskolardan çıkmayan oğlanları için ‘adam etsin’ diye Türkiye’den getirip kutsal oğullarıyla evlendirdikleri masum kızlar.

Üniversite eğitimi sürecinde günah işlememek için kıyılan ve eğitim bitince sona eren dini nikahlar.

Hz. Peygamber toplumunda müslüman olmayanların da giyim tarzı olan şalvar-cübbe-sakal üçlüsünün dinin birincil öğesi gibi topluma sunulması ve baskı unsuru yapılması.

Korku imparatorluğuyla sindirilen çocuklar, kızlar, eşler, damatlar, gelinler..

Hz. Peygamberi ağzından düşürmeyen ama aynı zamanda her türlü çirkefliği yapan erkekler, kadınlar, kayınpederler, kaynanalar…

Hz. Peygamberin emin olma vasfını sürekli söyleyen müslümanlar ama aynı zamanda hiç güvenilmeyen Türkler-Araplar…

Ve burada yazıya dökemeyeceğim kadın-erkek ilişkileri ve gençlerin durumları…

Böyle olmamalıydı.

Tenkit edilen, sürekli din dışı oldukları söylenen solcular, ateistler yada dinlerini bozdukları için küçük görülen hristiyanlar, yahudiler Hz. Peygamber gibi örnek şahsiyete sahip değiller ve ondan dolayı da yanlışlar yapıyor olmaları hadi kabul edilebilir.

Ama ya Hz. Peygamberimiz, önderimiz diye sürekli konuşan müslümanlar.

Yakışıyor mu bu manzara!

Hz. Peygamberin hayatını hikaye anlatır yada dinler gibi değil, O’nun hayatını bugüne taşıdığımız zaman bütün bu sorunlara çözümler bulacağız.

Tekrar tekrar ifade ediyorum:

Her bir müslüman kendi hayatında ‘Hz. Peygamber bugün yaşasa, benim konumumda nasıl davranırdı’ diye sorular sorup düşünmeden, O’nun hayatı bir örnek olarak şimdi ve bugüne taşınamaz.

Unutmayın ki; O bir peygamberdi ve en güzel örnek O’ydu.

Müslüman olarak tabi olunacak birisi varsa, o kişi sadece ve sadece Hz. Peygamber’dir.

Ne bir şeyh,

Ne bir cemaat lideri,

Ne bir parti başkanı,

Sadece ve sadece Hz. Peygamber….

 

Sevgi ve bilgiyle kalın….

4 YORUMLAR

  1. Merhaba Sinan kardeşim.
    Her yazınızı okuyorum. Söylemek istediğim her şeyi yazıyorsunuz. Allah razı olsun.
    Izmir’e gelirseniz misafir etmek isterim Sizi.
    Selamlar.
    Allah’a emanet.

  2. Ne yazik ki yukseliste olan “TOKI Islamligi” diye nukteli bir isim takabilecegimiz zihniyet. Ve “Islamiyet’e” en buyuk zarari veren sey. “Osmanliyi putlastirma”, “pespaye ritueller” uzerinden ilerliyor. Nargile icen, kabadayilik yapmayi marifet sayan bir guruh cikiyor ortaya. Yanlis anlasilmasin, bu kesinlikle egitimli/egitimsiz meselesi degil.

  3. Sinan bey bu yazınızı okurken eleştirilecek tek bir cümle bulamadım, zira eleştirinin okları hep bana döndü, Veysi bey’in yazısıyla paralel, şeytanın varlığını biliyor ama inkar ediyoruz sanki, tesbitleriniz isabetli, fazlası yok eksiği var.. Keşke çözüm yollarından da bahis açsanız.. Doğrunun ne olduğunu bilmediğimizden değil yaptığımız yanlışlar, ortada öyle apaçık, somut ve şüphe götürmeyen bir sebep var illaki ama biz onu neden göremiyoruz, neden göz göre göre nefsimizin dediğini bir bir yapıyoruz… Bir çıkış yolu lazım.. Hani bir hikaye vardı yerini tam net hatırlamıyorum, risalei nur kulliyatında geçiyordu sanırım, bir kişi sağında ve solunda yaralar var, etrafında acı çeken bir sürü insan, ilerde bir dar ağacı var… sonra nur yüzlü bir ihtiyar çıkıyor karşısına, ona al bu merhemleri yaralarına sür, ve diyor sana bir tılsım öğreteceğim bununla etrafındaki acı çekenler ve darağacı hükmünü yitirecek, o darağacı senin buyur edildiğin bir kapı hükmünde olacak belki, sonra şeytan geliyor nedir bütün bunlar sapasağlamsın at bunları, nedir o dilinde okuduğun anlaşılmaz şey bırak bunları bak şu hatunlar ne güzel raksediyorlar, hayatın tadını çıkar, dünya ya bir kez gelicez..(tam anlatamadım ama surçi lisan ettimse illaki etmişimdir affola)
    Belkide ihtiyacımız olan o tılsımdır…Gidişatımızı bir anda doğru istikamete yöneltecek bir tılsım… Çok ütopik göründüğünün farkındayım, lakin suç kalbimizde, kalbimizin içerisine doldurduklarımızda, onlar başka türden birşey istemiyorlar orda, istenç dediğimiz durumun kalpten kaynaklandığını düşünüyorum, akıl istencin gücü ölçüsünde ona destek veriyor. İrade dediğimiz durum da bence istencin akılla desteklenmiş, güçlendirilmiş hali. Rutinde de irademiz genelde menfi yönde fiillerle tecelli ediyorsa, kaynağı, kalbimize doldurduğumuz menfaat odaklı, zevkleri amaç edinmiş, doğal duygularımızı dahi suistimal eden, sürekli ben duygusunu besleyen hastalıklı adacıklardır. Durum böyle olunca da ortaya Sinan beyin behsettiği hastalıklı erdemden yoksun davranış örnekleri çıkıyor. Çaresi Kalbimizde olması gerekenleri orda istihdam etmek, ve periyodik olarak onları kalibre etmek. De işte bu nasıl olacak, yine başa döndük:(

  4. Kuran Peygamberlerin birer üsve olduğunu söylüyor. Mevlit İslamı değdir. Hele mevlüt haftası hiç değdir. Hazreti Ayşe’ye soruyorlar. Kuran okutmuyorsunuz. Orada söylemeler Muhammedin hayatıdır. Salahiyetin iki bayramı var, biri Ramazan diğeri Kurban bayramıdır. Yanı Kurannın nazil olmaya başladığı ve tamlandığı günler.

CEVAP VER