Balkanlar’dan Türk siyasetine bakış: Ey Kılıçdaroğlu!

4

Kemal Kılıçdaroğlu Türkiye’nin ikinci sıradaki partisi CHP’nin lideri. AK Parti’den sonra gelen parti. Ana muhalefet partisi. Referandum sürecinde dikkatimi çekti, araştırdım.

Balkanlar’da bizim gördüğümüz tek Türk politik lideri var: Tayyip Erdoğan. Seveni sevmeyeni herkes onu konuşur.

Kılıçdaroğlu’nu Hindistan bağımsızlık hareketi lideri Mohandas Karamchand Gandhi’ye çok benzettim. Hep böyle midir bilmiyorum. Eğer böyleyse, acayip. Sanki bütün sinirleri alınmış. Referandum boyunca, CHP’liler ona neler yapmadı. AK Parti, MHP adama söylenmedik söz bırakmadı.

“Pasifizm ve Gerçeklik”, Gandi’nin İngilizlere karşı verdiği mücadele stratejisi. Sanki Kılıçdaroğlu Gandi’nin bu stratejisini uyguladı. Sol yanağına vurdular, o sağ yanağını da uzattı. Ama birtek şey yaptı, gerçekleri söyledi.

Kılıçdaroğlu’nun çektiği hem kendi partisinden, hem diğerlerinden.

Ben bugün sizlere CHP’yi analiz etmeye çalışacağım. Hatalarım ve eksiklerim için kusura bakmayın.

CHP; kurtuluş savaşından sonra Türkiye’nin rejimini belirleyen, devleti ve toplumu inşa eden, yeni devletin ve toplumun dış politik rolünü belirleyen parti. Kurucusu da Mustafa Kemal.

Mustafa Kemal ve ekibinin batılı kültürü benimsemiş olması ve din konusunu pek önemsememesi ve hatta içlerinden bazılarının dinin toplumun gelişmesinde zararlı olabileceğini de düşünmesi, devlet ve toplumun inşasında en önemli çatışma alanını teşkil etmiştir. Toplum ve CHP bu konuda bir türlü barışamamıştır.

CHP, din konusundaki bu düşüncelerine, toplumun kremasından ve Alevilerden tam destek almıştır. Bunun kökleri o günlere dayanır.

CHP’nin din ve değerler konusundaki tavırları, Türkiye’nin bölgedeki dış politik rolü ile örtüşüyordu. Türkiye’nin bütün dış politik angajmanları batı değerleri çerçevesinde şekilleniyordu.

İslam dünyası uzak durulması gereken, tabu alan idi.

Toplumda dindarlığın artmasına bağlı olarak, CHP “irtica” kavramıyla, devletin kendini ve toplumu dindarlaşmaya karşı korumaya aldı. Dindarları bulaşıcı hastalıklılar gibi, devletten ve toplumdan yalıtılmış-uzak tutmaya çalıştı.

CHP kadrolarının büyük çoğunlukla batılı kültürel değerleri benimsemiş olması, sıradan halk ile ilişkilerinde de tepeden bakan bir geleneğin bürokrasiye yerleşmesine neden olmuştu.

Mesela soyadı kanunu çıktığında CHP memurları gariban halka, alay edercesine, alçaltıcı soy adlarını koyabiliyorlardı.

Diğer mesele ise üniter devlet anlayışının benimsenmiş olmasıdır. “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” kavramıyla anlamlandırılan bu anlayış, Arnavutları, Boşnakları, Kafkasyalıları, Çingeneleri, hatta Arapları ikna etmiş, ancak Kürtleri tam ikna edememiştir.

Sonuç olarak; tepeden bakan, daha ziyade kendine yakın gördüğü dini eğilimlileri partide ve bürokraside kadrolaştırmış, halkın dini değerleri ile barışık olamamış, dindarları ve Kürtleri ikna edememiş bir CHP toplumla buluşmada problemler yaşamıştır.

Kurucu parti CHP, devleti ve toplumu inşa konusunda mutabakatı sağlayamamıştır.

CHP’nin uzlaşamadığı toplum katmanları giderek çoğalmış ve CHP seçimlerde %30’un altında kalmış, %23-25 bandını aşamaz olmuştur.

Bu geçmişi çok uzatmak istemiyorum, hem hata yapabilirim hem de konu uzar. Yukarıdaki değerlendirmeyi yapmamın nedeni Kılıçdaroğlu’nun nasıl bir zeminde olduğuna kuvvetli vurgu yapabilmek içindi.

Yukarıda açıklamaya çalıştığım duruma bağlı olarak, CHP parti içi çekişmelerin en fazla olduğu parti olmuştur. Zaman zaman “sosyal demokrat”-“ demokratik sol” gibi nüanslara bağlı olarak ekipçiliğin hakim olduğu parçalanmalar yaşamıştır. Bülent Ecevit- Baykal çekişmesi bunların içinde en bariz olanıdır.

Partiye bir zamanlar “kurultaylar” partisi denmeye başlanmıştır.

Ekipçilik ve hizipçilik Kılıçdaroğlu’nun da en muzdarip olduğu konudur. Adamcağız “partide kavga çıkaranları kapının önüne koyarım” demek zorunda kalmıştır. Referandum sürecini “eleştirilecek ölçüde iddiasız” sürdüren Kılıçdaroğlu; “ülkeyi germeyen lider”-“kavgasız Türkiye”-“kavgasız tarafların karar değiştirebilirliğini sağlamak”-“mağduru oynamak” gibi önemli bir stratejiyi geliştirmeye gayret ederken, parti azmanları “Atatürk’ün askerleri” – “diğerlerini denize dökelim” – “ülkeyi irticacılara bırakmayacaz” – “aşırı Türklük vurgusu” gibi CHP liderinin yaptıklarını boşa çıkarmakla meşguldü.

Ey Kılıçdaroğlu.. ne olacak bu hizipçiliğin sonu?

Kılıçdaroğlu, referandum sonuçlarında alınan sürpriz başarıyı, %49 (partinin son seçim oyu %25’tir), hem toplumda muhalif umut oluşmasına, hem de iddiasız strateji ile “hayırcıların” beraberlik ikliminin kalıcılaştırılmasına kullanmaya gayret etti. Ayrıca Kılıçdaroğlu BM ve AB kurumlarında seçimlerin iptali yolunda hukuk mücadelesini ısrarla sürdürerek “hayırcıların özgüvenlerini diri tutmaya” çalıştı.

Kılıçdaroğlu bu çabalar içinde “olağanüstü bir hikaye yazmaya çalışırken”, “Baykal derin CHP’si” 2019’da CHP’den kim başkan adayı olacak konusunu “anti moral bombası gibi” %49’un kahramanlarının üzerine boca edebilecek menfaatperestliğini gösterebildi. Hem de bir Ahmet Hakan tiyatrosu ile.

CHP’nin ulusalcı derin devlet kanadı Baykal kliği, halkın mütevazı mücadelesini kişiselleştirmiş, mütevazı insanların demokratik çalışmalarını şahsi ikbale kurban edebilmiştir.

Ey Kılıçdaroğlu… nedir bu Baykal’dan çektiğin?

Kılıçdaroğlu partinin bu vaziyette iktidar olabilmesi için gerekli olan %35-40’lara ulaşmasının imkansızlığını anlamış ve CHP’nin dindar kitlelerle buluşmasını sağlayacak açılımlar gerçekleştirmeye ve dindar kadroları CHP bünyesine dahil etmeye başlamıştır. Saadet Partisi manevi lideri Erbakan’la ilgili Saadet Partisinin yaptığı bir etkinliğe adeta koşarak gitmiş ve çok güzel bir konuşmayla Erbakan severlerle dialog kurabilmiştir. Tabii ulusalcı kanattan aldığı eleştiriler pahasına.

Kılıçdaroğlu’nun ikinci açılımı kürt vatandaşların bir kısmının oylarının CHP’ye yönelmesini sağlama adımıdır.

HDP’nin PKK ile özdeşleştirilmeye çalışılmış bir parti olmasına ve toplumsal algının neredeyse silinemez oranda bu şekilde oluşmasına rağmen, Kılıçdaroğlu “demokrasi” kavramını önceliklemiş ve HDP ve Kürt vatandaşlara sahip olmaya cesaret edebilmiştir.

Kılıçdaroğlu’nun bu iki açılımı, başarılı olabilirse, CHP’ye 10 puan kazandırabilecek ve CHP’de devrim niteliğinde bir değişimi sağlayacak çok ciddi açılımlardır ve neticeleri dramatik sonuçlar doğurabilecektir.

Ama “Atatürk’ün askerleri” her ikisinden de rahatsızdırlar.

Ey Kılıçdaroğlu… ne olacak bu Atatürk’ün askerlerinin hali?

Kılıçdaroğlu iki açılımı ile CHP’yi devlet partisi konumundan çıkartmaya ve toplum partisi yapmaya çalışmaktadır. Bu tarz gayretlerin sürdürülmesi CHP’nin, elbette iyi kadrolar ve iyi programlarla, kitle partisi haline gelmesini ve ABD’deki Demokratlar, Cumhuriyetçiler 2’li yapısının Türk siyasetinde de oluşmasını sağlayabilecektir. Bu anlayış CHP’ye %40’lar kapısını gösterecektir.

Elbette Kılıçdaroğlu’nu bezdirmezler ve o da vazgeçmezse.

Bütün bunlar; CHP’nin yaşlı ve eski nesil ekipleri biran evvel partiden uzaklaştırması ve genç, çalışkan ve ideal sahibi kadroları bünyesine alması ile olabilecektir. Eski tüfekler bir saniye dahi CHP’de tutulmamalıdır, Baykal dahil.

Ey Kılıçdaroğlu.. Allah sabır versin.

 

4 YORUMLAR

  1. CHP bir sunu diyebilse: 50, 70, 80 sene yapilmis olan kimi seyler yanlisti, bunlar hem bizi baglamaz (nasil baglasin ki, o zaman tamamen baska bir yonetim vardi) hem de dogru olmadigini su anda acikca belirtiyoruz. Mesela din uzerindeki baskilar, muhaliflete hayat hakki taninmamasi, tek adamlik v.s.

  2. Başlığa hiç uymayan bir yazı kaleme almış sınız

    Siz yine balkanları anlatmaya devam edin…

    Balkanlardaki hüznü,cesareti, korkuyu, aşkı

    Bırakın chp ve kılıçdaroğlu hakkında zaten yazanlar çok…

    Siz farkınızı farkedin ve farkettirin

    Saygı ve sevgilerimle…

    • Katiliyorum gorusunuze.

      Genel bir gozlemin, Ocak Medya’nin “Guardian” olmaktan ziyade sadece belli bir goruse fazlasiyla angaje olmaya basladigi yonunde. Umarim yaniliyorumdur. Hep belli konular ve gorusler. Halbuki soyle Ortadogu’dan daha cok haberler olsa, yorumlariyla beraber. Urdun, Misir, Israil, Lubnan, Iran medyasindan.

  3. Bence yanlış düşünüyorsunuz, yazarın kendine spesifik bir bakış açısı ve yorumu var ve arada bir Türkiyede pik yapan meselelerin krokisini kendine has uslubuyla yorumluyor. Bence hangi konuda yazacağı yazarın sadece kendisini ilgilendirir, bizdeki hastalık bu bence, karşımızdaki insana bir elbise biçiyor ve zorla o elbisenin içine girmeye zorluyoruz.
    Hani bir başka konuda yazması, fikirlerini belirtmesi yönünde bir beklenti ifade edilebilir belki lakin bu konuda yazma demek talebin sonu saygılarla bitse bile kanımca saygısızlıktır….

CEVAP VER