Hasan Mesut Önder röportajı – Büyükelçi Ünal Çeviköz: “Dış politikanın iç politikaya âlet edilmesi yanlıştır”

1

Ahmet Ünal Çeviköz ülkemiz diplomasisine uzun yıllar hizmet vermiş, Bakü (Azerbaycan), Bağdat (Irak) ve Londra (İngiltere) gibi merkezlerde büyükelçi olarak ülkemizi temsil etmiştir. Bağdat’ta bir suikast girişimine maruz kalmış, Türkiye ile Ermenistan yakınlaşması çalışmalarında görev almıştır. Halen Kadir Has Üniversitesi mütevelli heyeti üyesidir ve Hürriyet gazetesi internet sitesinde Türkiye’nin dış politikası üzerinde görüşlerini yayımlamaktadır.

Yazarımız Hasan Mesut Önder, emekli büyükelçi Ahmet Ünal Çeviköz ile küresel yeni jeopolitik denge, Türk dış politika yapımında yapısal sorunlar, Ortadoğu ve Ermeni meselesini kapsayan dikkatle okunması gereken genişçe bir ufuk turu yaptı.

Hasan Mesut Önder.. Ocakmedya yazarı..

Hasan Mesut Önder (HMÖ) – Trump’ın seçilmesinden sonra ABD’nin yeni küresel yönelimleri ile ilgili birçok senaryo tartışılıyor. Bunlar:

1.​ Rusya-Çin ittifakının ABD karşısında yeni bir denge oluşturacağı…

2. ​ABD-Rus ittifakının hem AB’ye hem de Çin’e karşı bir denge oluşturacağı…

3.​ ABD, Çin ve Rusya arasında kurulacak üçlü bir bağlantının küresel güç krizini gidereceği…

4.​ Soğuk savaştan sonra kurulan liberal dünya düzeninin çökmesi ile yeni bir dünya savaşı çıkacağı şeklinde.

Size göre yeni küresel düzen ile ilgili senaryolarda hangi seçenek daha olası veya başka bir seçenek mümkün mü?

Ünal Çeviköz (ÜÇ) – Küresel düzen hakkında son zamanlarda birçok senaryodan söz edilmeye başlandı. Öncelikle bu farklı senaryoların ortaya atılmasında rol oynayan faktörlere göz atmakta yarar olabilir. Son yıllarda küresel düzeni etkileyen başlıca beş önemli gelişmenin dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.

Birinci faktör, uluslararası ilişkilerde öngörülebilirliğin azalmasıdır. ABD’de Donald Trump’ın başkanlığa seçilmesi buna örnek olarak gösterilse de öngörülebilir olma ve rasyonel davranış kalıpları içinde dış politika hamleleri yapma alışkanlığı giderek aşınıyor. Birçok ülkede liderler sözde ezber bozma adı altında beklenmedik kararlar alabiliyorlar ve bazen olumlu ama çoğunlukla da olumsuz sonuçlar doğuran gelişmelere sebep olabiliyorlar. Bu gelişmeyi demokrasi açığına bağlamak da mümkün. Zira bu tür davranış değişiklikleri genellikle demokratik değerlerin baskı altına alındığı, otoriterleşme eğilimlerinin arttığı örneklerde göze çarpıyor. Trump, bu açıdan bakıldığında, bu eğilimleri sergileyen liderlerden sadece biri. ABD’nin kurulu düzeninin ve demokratik kurum ve kuruluşların hala işlerliğini yitirmemiş olmaları Trump’ı dengeliyor, ama uluslararası ilişkiler açısından en etkili olan ülkenin başkanı olduğu için onun eylemleri küresel bakımdan yeni bir dünya savaşı senaryolarına kadar varan endişelere yol açıyor.

İkinci faktör, Rusya’nın uluslararası ilişkiler sahnesine güçlü bir dönüş yapmış olması. SSCB’nin yıkılmasından sonra ciddi bir psikolojik travma geçiren Rusya, aradan geçen 25 yılda beklenmedik bir toparlanma gösterdi. Bunda 2000 yılından bu yana devletin başında olan Vladimir Putin’in rolü büyük. Önce ülkede iç düzeni kontrol altına alan Putin, zamanla ABD’nin bazı zaaflarından da yararlanmak suretiyle yumuşak güç yerine Rusya’nın bildiği, alışkın olduğu ve daha kolay uyguladığı sert güç kullanma politikasını uluslararası ortama geri getirdi. Gürcistan savaşı, Ukrayna sorunu, Kırım’ın ilhakı ve Suriye’ye yaptığı müdahale üzerinden Doğu Akdeniz’de başat güç haline gelmek suretiyle Rusya artık küresel dengelerde ABD ile yeniden boy ölçüşebilecek bir düzeye eriştiğine inanıyor. Bu nedenledir ki, küresel senaryolardan söz edilirken Rusya hep öne çıkıyor.

Üçüncü faktör, küresel sermaye, işgücü ve teknoloji dolaşımında görülen rekabet ve bunun yarattığı güvensizlik. Küreselleşme adil bir gelir dağılımı oluşturmadığı gibi zengin-fakir ayırımını giderdiği de söylenemez. Ama küreselleşmenin ara katmanda bulunan bazı ülkelerin küresel ekonomiden daha fazla pay alma iştahlarını arttırdığı söylenebilir. BRICS ülkeleri olarak, Rusya’yı bir yana bırakırsak, Çin, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika gibi yükselen ekonomiler küresel düzeyde daha katılımcı ve ekonomik açıdan daha yayılmacı bir eğilim içindeler. Çin ve Hindistan birkaç yıl içinde dünya gayrisafi hasılasının yarısını üretebilecek bir konuma erişecekler. Çin Afrika’da geniş bir yatırım seferberliği içinde ve şimdi bu atağını Brezilya’ya doğru yayarak Latin Amerika’ya yöneliyor. Bu gelişmeleri ekonomik bakımdan bir Çin-ABD küresel rekabetinin üvertürü olarak okumak mümkün.

Dördüncü faktör kuşkusuz uluslararası insan dolaşımı. Dünya üzerinde göçler nedeniyle İkinci Dünya Savaşı yıllarından bu yana ilk kez böyle büyük bir dalgalanma yaşanıyor. Bu gelişmenin başlıca nedenini gelir dağılımı adaletsizliği, kötü yönetimler, totaliter ve otoriter baskı rejimleri, demokrasinin ayaklar altına alınması ve temel insan hak ve özgürlüklerini aşağılayan, hukuk devleti ilkelerine saygı göstermeyen rejimlerin kendi halklarına yaptıkları zulüm oluşturuyor. Uluslararası terörizmin de etkisiyle göçler çığ gibi büyüyor. Ülkeler bu gelişme karşısında yeni güvenlik tedbirleri almayı ve kendi ulusal çıkarlarını öne çıkaran politikalara yönelmeyi daha çok tercih eder oluyorlar.

Son olarak beşinci faktörü de genellikle demokratik toplumlarda artma eğilimi gösteren popülizm ve aşırı sağcı siyasi eğilimler olarak sıralayabiliriz. Avrupa ülkelerinin çoğunda bu akımlar giderek zemin kazanıyorlar. Avusturya, Hollanda ve son olarak Fransa’da bu eğilime sahip siyasi partiler ve kadrolar iktidara erişemediler, ancak parlamentolarda varlıklarını pekiştirdiler ve sürdürüyorlar. Dolayısıyla, bu varlıklar üzerinden yakında yeni toplumsal kutuplaşma ve gerginliklerle karşılaşmamız mümkün. Bunu özellikle göçler ve serbest dolaşım konusunda sıkıntı çeken gelişmiş ülkelerin uygulamaya başladıkları kısıtlayıcı tedbirler nedeniyle ciddi bir olasılık olarak görüyorum. Bu tür eğilimler genel olarak güvenlikçi politikaların uygulanması bahanesi altında demokratik hak ve özgürlüklerin baskı altına alınması ve otoriterleşme eğilimlerini körüklüyorlar.

Bütün bu faktörleri bir arada değerlendirdiğimizde, dünyanın şu anda içinde bulunduğu durumun pek parlak olduğunu söylemek güçleşiyor. Her an bir yerden patlak verebilecek gerginliklerin ve kutuplaşmaların dünyayı daha az güvenli bir hale getirdiği görülüyor. Buna karşı tüm demokratik, ilerici ve bireysel hak ve özgürlüklere, kısaca insana değer veren politikaların yaygınlaştırılması, bu uğurda güçlü ittifakların kurulması ve pekiştirilmesi gerekiyor. Aksi takdirde, sıralamış olduğunuz senaryoların biri veya tümüyle karşı karşıya kalabiliriz.

HMÖ – Rusya’nın AB içindeki aşırı sağ partileri fonlayarak Avrupa Birliği’ni çözmeye çalıştığı ve bu bağlamda Eski KGB ajanı “Yuri Kudimov’un”, Kıbrıs’taki şirketinden Jean-Marie Le Pen (Ulusal Cephe) ittifakına 2 milyar Euro fon aktardığı yazıldı. Bu verilerden hareketle Rusya’nın AB içindeki aşırı sağ partilere olan desteğini nasıl yorumlarsınız? Rusya, Avrupa siyasetinde belirleyici bir oyuncu olup, ABD’nin küresel hegemonyasının altını mı oymaya çalışıyor?

ÜÇ – Rusya’nın genel olarak Batı ile ilgili politikası bu araçları kullanmasına yol açıyor. Aslında günümüzün yeni saldırı yöntemlerinden birinin siber saldırı olduğu artık yadsınamayan bir gerçek halini aldı. ABD Başkanlık seçimlerine Rusya’nın bu şekilde müdahalede bulunduğuna dair kanıtlar ve iddialar var. Dolayısıyla, Rusya sadece AB’ye değil ABD’ye de benzer müdahalelerde bulunuyor.

AB içinde aşırı sağcı partilere olan desteği ise artık net olarak kanıtlandı. Burada hedef toplumsal kutuplaşmayı körüklemek, toplumların iç barış, huzur ve ahengini sarsmak, bunun üzerinden demokratik açık yaratmak ve toplumların kaos ortamına sürüklenmesine zemin hazırlamak. Bu davranışla sadece ABD ile Avrupa’nın arasını açmak değil, Avrupa ülkelerinin kendi aralarında da gerginlikler yaratmak hedefleniyor. NATO ve AB’nin homojen yapıları ve iç istikrarlarının bozulmasına çalışılıyor. Benzer davranışlar Sovyetler Birliği döneminde de sol eğilimli cephe örgütleri veya siyasi partiler üzerinden sürdürülürdü. Dolayısıyla, değişen bir şey olmadığı söylenebilir. Hedef aynı.

HMÖ – Zbigniew Brzezinski’nin “Londra’nın finansal bencilliği AB’nin dağılmasına yol açarsa, bu Avrupa Birliği ve güvenliği pahasına olacak” şeklinde bir değerlendirmesi var. Bu ifade ne anlama geliyor. Ayrıca Avrupa Birliği’nin geleceği ile ilgili öngörüleriniz nelerdir?

ÜÇ – Londra’nın finans merkezinin AB ile uyumlu olmadığını biliyoruz. Zaten Brexit’in nedenlerinden birinin bu uyumsuzluk olduğu hakkında kuvvetli görüşler var. Londra Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı para politikası ve finansal işlemler konusundaki katı ve merkeziyetçi tutumunu hiçbir zaman kabul edememiştir. Esasen Birleşik Krallık’ın Avro bölgesine girmemesinin sebebi de budur. Dolayısıyla, Brzezinski buna işaret etmiş olmalı. Öngörüsü de bir ölçüde gerçekleşir gibi oldu, şöyle ki, Brexit kararı ile AB’nin sürdürülebilirliğinin ve AB’nin güvenlik politikalarının ciddi oranda zaafa uğrayacağı dile getiriliyor. Ancak Birleşik Krallık çıkıyor diye AB dağılmayacak. Sadece, AB’nin güvenlik politikalarında NATO üyesi ve nükleer güç sahibi Birleşik Krallık’ın çıkması belli bir güvenlik politikası değişimini gerekli kılıyor. Bunun sonucunda AB ile NATO arasındaki işbirliği yeniden gözden geçirilmek durumunda kalacaktır. Almanya da bunun farkında. Öte yandan, Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte Avrupa güvenliği bakımından Almanya’nın ABD’ye olan güveni de sarsılmaya başladı. Bu nedenle Almanya’nın biraz daha fazla sorumluluk üstlendiği yeni bir Avrupa güvenlik yapılanmasının arayışına girilmesi bence çok şaşırtıcı olmayacaktır.

AB’nin geleceğine ilişkin çeşitli senaryolardan söz edilebiliyor. Fransa’da Macron’un Cumhurbaşkanlığına seçilmesinin AB’nin yeni bir özgüven kazanmasına ve toparlanmasına yol açacağı söyleniyor. Yeniden tanımlanan bir AB mimarisinin çok vitesli Avrupa söylemine yakın bir şekil alacağına inananların sayısı da gittikçe artıyor. Ben de böyle bir yeniden yapılanmayı daha olası bir senaryo olarak görüyorum.

HMÖ – İngiltere’nin stratejik kültürü, dış politika yapan elitlerin zihin kodları ve İngiliz kamuoyunun dış politika yapım süreçlerine etkisi hakkında neler söylersiniz?

ÜÇ – Birkaç yüzyıl boyunca “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” adıyla anılan dünya gücü olmuş bir ülkeden söz ediyoruz. Dünya ve insanlık tarihinin en önemli gelişmelerinin, örneğin sanayi devriminin yaşandığı dönemi de kapsayan bir dönem söz konusu. Üstelik bugün dünyanın en önemli gücü olduğunu düşündüğümüz ABD’nin kuruluşu da bu döneme rastlıyor. Bu deneyim İngilizlerin dünya ile ilgili gözlem, öngörü ve dış politika yapımı ile ilgili olarak belli bir konuma yerleşmelerine yol açmış. Ancak dünyanın her sorununun ya da her önemli gelişmesinin altında bir “İngiliz parmağı” aramak gibi komplocu teorilerin tutsağı olmamak lazım. Tarih boyunca İngiliz bilginlerin, seyyahların, dünyayı karış karış gezerek onu tanımaları sonucu edindikleri bu deneyime saygı duymak gerekiyor. Stratejik kültür bu özellikten geliyor. Brexit kararının dahi İngilizlerin geleceğin küresel ilişkilerine yönelik bir öngörüsünün sonucu olduğuna inananlar var.

HMÖ – İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Richard Moore, Yeni Şafak gazetesine yazdığı makalede İngiliz milletler topluluğunun eşsiz bir örgüt olduğunu ve imparatorluk mirasını geride bırakmış bir kimlik olmasından dolayı bu yapının herkes için bir zenginlik olduğunu belirtti. Bu makale, İngiltere’nin yeni dünya devleti kurma hedefinin emaresi olarak okunabilir mi?

ÜÇ – İngiliz Milletler Topluluğu bugün de varlığını sürdürebilen, hatta güçlendirebilen bir yapı. Birleşik Krallık’ın tarihi deneyimi bugün dünya üzerinde parlamenter demokrasinin işleyişini en iyi başaran ülke olması sonucunu doğurmuş. Bu kolay olmamış elbette, iç savaş, tarih boyunca yaşanan çalkantılar ve sonunda edinilmiş geniş bir hoşgörü anlayışı, çok kültürlü yapıyı hazmedebilme yeteneği… Bence asıl zenginlik bu. İngiliz Milletler Topluluğu ise önemli bir ekonomik birliktelik. Tabii bu ekonomik birliktelikle beraber sosyal, kültürel bakımdan da birçok alanda Topluluk üyesi ülkeler arasında işbirliği olanakları mevcut. Siyasi bakımdan ise farklılıklar var, örneğin Kraliçe’yi İngiliz Milletler Topluluğu üyesi olan tüm ülkeler kendi devlet başkanları olarak tanımıyorlar. İngiliz Milletler Topluluğu modelinin aslında birçok benzer topluluklara da ilham kaynağı olduğu söylenebilir. Örneğin, Fransızca konuşan ülkeler topluluğu, Portekizce konuşan ülkeler topluluğu gibi yapılanmalar da mevcut. Türkiye de bunu Türk Dili Konuşan Ülkeler Topluluğu olarak denemek istedi, ama başarılı olamadı. Bu model, birlikte olmanın getirdiği belli ekonomik ve ticari avantajların değerlendirildiği uluslar ve hükümetler arasında bir topluluk, Avrupa Birliği gibi uluslarüstü bir yapılanma değil. Egemenlik devri de söz konusu değil. O nedenle bir dünya devleti hedefine yönelebilecek yapılanma modeli oluşturmuyor. Ama, benzerleri içinde en başarılı olan model olduğunu kabul etmek gerekiyor.

HMÖ – ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın “İran içinde barışçıl rejim değişikliği sağlayacak grupları desteklemek istiyoruz” açıklaması ne anlama geliyor, barışçıl rejim değişikliği süreci nasıl işler? Örneğin Türkiye… İran’a ambargo uygulandığı dönemde İran orta sınıfının desteklenmesi gerektiğini, orta sınıfın İran’da değişim dalgası yaratabileceğine yönelik ABD makamlarına Türkiye’nin telkinleri olduğu yazıldı çizildi, barışçıl rejim değişikliği böyle bir şey mi?

ÜÇ – Barışçıl rejim değişikliği denince bugün Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da gördüğümüz örneklerde olduğu gibi toplumsal çatışmalara ve Suriye’de olduğu gibi iç savaşa varmadan, demokratik yöntemlerle gerçekleşen rejim değişikliğini anlamak gerekiyor. Peki demokratik yöntemlerle rejim değişir mi yoksa rejim değişikliği mutlaka bir devrimsel dönüşümle mi sağlanır? Asıl sorulması gereken soru bu. İran’da daha önceki rejim değişikliği bir devrim sonucunda oldu. Mısır’da ise demokratik yöntemlerle hükümeti kuran bir siyasi görüş rejim değişikliği hedefini paldır küldür gerçekleştirmek isteyince de askeri müdahale ile karşılaştı.

Ben İran’a baktığımda bugün ülkedeki mevcut toplumsal dinamiklerin devrimle kurulan otoriter rejimi yavaş fakat emin adımlarla daha demokratik bir yapıya doğru evrilmeye zorladığını gözlemliyorum. Eğer muhafazakar toplumsal dinamikler bu evrilişe direnç gösterir ve çatışmacı bir reaksiyon verirlerse, o zaman dönüşüm barışçıl olmaz. ABD’nin İran’da ne yapmak istediğine ilişkin beyanlar vermesi de barışçıl değişim şansını giderek zayıflatır, zira bu söylemler muhafazakar direnci arttırır. Toplumların iç dinamikleri halkların kendi kaderini tayin konusunda en belirleyici etkendir.

HMÖ – Suriye’de yerel, bölgesel ve küresel bütün tarafların kabul edebileceği bir çözüm planı geliştirmekle görevli olsaydınız, nasıl bir barış planı hazırlardınız? Türkiye gibi orta ölçekli bir ülke bu çözüm planında “düzen kurucu” ülke olabilir miydi, bunu ülkemizin milli güç kapasitesi bağlamında değerlendirebilir misiniz?

ÜÇ – Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’yı tanıyorum. Irak’ta Büyükelçi olarak görev yaptığım dönemde o da Irak’ta görevliydi. Bence elinden geleni yapıyor. Onun yapmaya çalıştığının doğru yol olduğuna inanıyorum. Suriye’de tüm tarafların çözüm planının parçası olmaları gerekiyor. Herhangi bir tarafı yabancılaştırdığınız ve devreden çıkardığınız takdirde sonuca ulaşmak zorlaşıyor.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin mevcut düşünce yapısı ve Suriye ile ilgili vizyonunun kalıcı bir çözüm planına yönelik doğru bir yol haritası çizmesine olanak sağlayacağına inanmıyorum. Türkiye Suriye denkleminde taraf tutuyor. Çözüm arayışlarında rejime, muhalif unsurların bazı gruplarına, Suriye’li Kürtlere karşı mesafeli duruyor, hatta bunların çözüm planına katılmalarına engel dahi oluyor. Taraf tutmak ve “kural budur, ya kabul edersin ya da çeker gidersin” anlayışıyla yaklaşmak hiçbir sorunun çözümüne yardımcı olmaz. Bu kolaycılıktır, zor olan çok aktörlü bir ortamda tüm tarafların ortak noktalarını bulup bir araya getiren, karşılıklı tavizlerle ortak bir anlayışta birleştiren yaklaşımlarla çözüm aramaktır. Ben olsam, Şam’daki rejimle de, Suriye’li Kürtlerle de görüşürdüm. Onlarla görüşmeden Suriye sorununun çözümünün mümkün olduğuna inanmıyorum.

HMÖ – Arap Baharı’nın en önemli aktörlerinden biri olan Müslüman Kardeşlerin, AK Partinin Türkiye’deki başarısından ilham aldığı ve bu ilhamla uygulamaya sokulan eylemin bölgedeki değişim dalgasını tetiklediği değerlendirmeleri var. Eğer Mısır’da darbe ile Mursi devrilmeseydi, Mısır –Türkiye ittifakı bölgede köklü bir değişim yaratabilir miydi? İsrail gazetelerinde Türkiye’nin Müslüman Kardeşler üzerinden bölgede egemenlik kurmaya çalıştığına dair değerlendirmeler yapılmıştı…

ÜÇ – Herşeyden önce Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkilerin tarihin her döneminde, hükümetler ve rejimlerin hangi politikaları izlediğinden ve ideolojik yaklaşımlardan bağımsız olarak, iyi dostluk ilişkilerine dayalı olması gerektiğine inanıyorum. Doğu Akdeniz dengeleri açısından bugün Türkiye’nin en önemli kaybı Mısır ile olan ilişkilerinin kötü olmasıdır. Türkiye’nin Müslüman Kardeşler üzerinden bölgede egemenlik kurmaya çalıştığına dair değerlendirmeler sadece İsrail basınında yer almadı. Bu tür değerlendirmeler bazı Arap ülkelerinde ve Batı’da, genel olarak uluslararası basında da mevcut. Demek ki Türkiye hakkında böyle bir algı yaygınlaşmış. Türkiye’nin bu algıdan kendini kurtarabilmesi için Mısır ile olan ilişkileri hükümetler arası ilişkiler olarak değil devletler arası ilişkiler olarak değerlendirmesi ve askeri müdahaleye rağmen yeni yönetimle diyaloğu koparmaması gerekirdi. Bu konuda oldukça geç kalındığı düşüncesindeyim.

HMÖ – Bir demecinizde Türkiye’nin dış politika yapımında, ideolojinin ve iç politikanın belirleyici etkisinin olduğunu söylediniz. Türk hariciyesi kendi patronlarını neden etkileyemiyor, siyasi karar alıcıların ikna eşiği mi yüksek; yoksa hariciye, liderlerin etrafındaki danışman kadroları mı aşamıyor?

ÜÇ – Türkiye’nin dış politikası Cumhuriyet tarihinde görülmemiş oranda iç politika için araç olarak kullanılmaya başlandı. Bu tehlikeli bir gelişme. Zira o zaman dış politika amacını yitiriyor ve iç siyasi hesaplara kurban ediliyor, öyle olunca da olması gerekenden uzaklaşılıyor. Türkiye’nin dış politikası son yıllarda belli bir dünya görüşünün etkisi altına girdi. Dışarıdan bakıldığında bu genellikle Sünni odaklı bir dış politika uygulaması olarak algılanıyor. İç politika amaçlarına hizmet için üretilen dış politika, bir yandan da belli bir dünya görüşünün kalıpları içinde uygulanmaya başlanırsa o zaman dış politika olmaktan çıkar. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı böyle bir dış politika üretimi için kurulmamıştır. Dolayısıyla, diplomatlarımız ve Dışişleri kadroları dış politikayı olması gerektiği gibi planlayıp alternatifleriyle birlikte siyasi karar vericiye sunma alışkanlığı ile hareket ederler. Burada genel ilke ülkenin güvenliğinin ve ulusal çıkarlarının gözetilmesi ve dış politikanın da bu doğrultuda planlanarak kurgulanmasıdır. Siyasi karar verici önüne konulan bu seçeneklerden birini, iç siyasi yansımalarını ve etkisini de göz önüne alarak seçer, ya da bazı uyarlamalar yapar. Bugün Türkiye’de dış politika böyle yapılmıyor. İç politika ve ideolojik kalıplar içinde tarif edilen bir davranış biçimi dış politika yapıcısı olan Dışişleri Bakanlığı’ndan bekleniyor. Bu gelmediği takdirde de dış politika başka çevrelerde formüle ediliyor. Son on yıldır bu uygulamanın Türkiye’yi nereye getirdiği de açıklıkla görülüyor.

Hasan Mesut Önder.. Ocakmedya yazarı..

HMÖ – Türkiye gibi bölgesel bir ülke, neden Ermenistan’daki entelektüel hayatı, sosyal yaşamı, iş dünyasını ve siyasi karar mekanizmalarını etkileyip Ermeni devletinin stratejik kodlarındaki önyargıları kırmaya dönük politika izlemiyor, bunun önündeki engeller nelerdir?

 

 

 

ÜÇ -Türkiye’nin genel bir Kafkasya politikası yoktur. Olsaydı, bu politikanın içinde elbette Ermenistan’ın da bir yeri olurdu. Türkiye’nin Ermenistan’la ilgili bir politikası da yoktur. Türkiye maalesef Ermenistan ile ilişkilerine bizim “1915 olayları” Ermenilerin de “soykırım” olarak adlandırdıkları tarih kesiti perspektifinden bakmaktadır. Böyle olunca, ister istemez Ermenistan’a yönelik herhangi bir politika geliştirilemiyor. Doğrudan sınır komşumuz olan bir ülkeden söz ediyoruz, ancak ne henüz diplomatik ilişki kurabilmişiz, ne sınırımız açık, ne de doğrudan bir ticari, ekonomik, siyasi ilişkimiz var. Bu durumda Ermenistan’daki entelektüel hayatı, sosyal yaşamı, iş dünyasını ve siyasi karar mekanizmalarını nasıl etkileyebilirsiniz? Stratejik kodlarındaki değer yargılarını nasıl dönüştürebilirsiniz? Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin öncelikle normalleştirilmesi, bu normalleşme için de bir dizi güven artırıcı önlemin hayata geçirilmesi gerekiyor. Bu gerçekleşmedikçe Ermenistan ile ilgili sağlıklı bir politika geliştirilmesi de mümkün olamayacaktır.

Tabii ister istemez konu 2009 yılında imzalanan protokollere geliyor. Bu protokollerin başarısı herşeyden önce 1921 Kars Anlaşması’ndan bu yana ilk kez iki ülke arasında bir anlaşmanın hazırlanabilmiş ve imzalanmış olmasında yatmaktadır. Ancak çeşitli nedenlerden ötürü bu protokollerin parlamentolardan onay sürecinden geçerek işlerlik kazanabilmeleri mümkün olmamıştır. Mümkün olsaydı bugün farklı durumda olabilirdik. Normalleşme sayesinde Ermenistan ile konuşuyor olabilirdik ve bütün bu sözü edilen konularda Ermenistan halkının bakış açısını etkileyebilme olanağına sahip olabilirdik.

Konuyu Azerbaycan ile ilişkilerimiz boyutuyla da incelemek gerekirse, Türkiye Azerbaycan’ın topraklarının yaklaşık beşte birinin Ermenistan’ın işgali altında bulunmasını ve Yukarı Karabağ sorununun çözülememiş olmasını elbette önemsemektedir, ancak bu konu Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinin normalleşmesinin önünde engel olarak görülmemelidir. Ermenistan Kelbecer’i işgal edince Türkiye bu ülke ile olan sınırını 3 Nisan 1993 tarihinde kapatmıştır. Dolayısıyla, sınırın kapalı kalmasını Yukarı Karabağ sorununun çözümü ile irtibatlandırabilirsiniz, ama diplomatik ilişkilerin kurulamamasını bu konuya bağlamak reel politik ile bağdaştırılabilecek bir yaklaşım değildir.

Azerbaycan Türkiye’nin Ermenistan ile sınırının kapalı tutulmasını kendi politikaları açısından önemli görmekte, böylelikle bu ülkeyi abluka altında tutmakta, bu yolla da Yukarı Karabağ sorununun çözümüne yönelik ilerleme kaydedilmesini ummaktadır. Aradan geçen 25 yılda bu konuda en ufak bir ilerleme olmadığına göre, Ermenistan da bu koşullar altında yaşamaya alıştıkça, bu kapalı sınır politikasının bir sonuç getirdiğini ileri sürmek yanıltıcı olur. Aksine, Türkiye ile Ermenistan arasında normal ilişkiler yıllar önce kurulabilmiş olsaydı, belki de Türkiye kapsamlı bir Kafkasya politikası geliştirebilecek, hatta belki de bu sayede Yukarı Karabağ sorununun çözümüne de katkı yapabilecekti. Bugünün koşullarında bu da mümkün olamamaktadır.

HMÖ – Türkiye’nin Ermenistan’a ve Ermeni diasporasına karşı uygulaması gereken politika nasıl olmalıdır, Ermenistan ile kurulacak diplomatik ilişki, diasporanın Türkiye karşıtı faaliyetlerini yumuşatır mı?

ÜÇ – Türkiye’nin Ermenistan ile diplomatik ilişki kurmasının temel önceliği ve hedefi normal olmayan bir durumu düzeltmek olmalıdır. İlişkilerin normalleşmesi orta ve uzun vadede iki ülkenin birbirleriyle konuşabilmelerini sağlayacaktır. Yoksa, diplomatik ilişkiler kuruldu diye birdenbire Ermenistan’ın Türkiye ile ilgili soykırım iddialarından vazgeçmesini, diasporanın Türkiye karşıtı faaliyetlerini değiştirmesini beklememek gerekir. Bu konuda stratejik sabır göstermek ve zaman içinde ilişkilerin ilerlemesine bağlı olarak sorun addedilen konuların üzerinde konuşabilmeye başlamak daha akılcı ve vizyoner bir politika oluşturur. Diplomatik ilişkilerin kurulmasını bir beklentiye veya ön şarta bağlarsanız, ya Ermenistan bunu kabul etmez ya da bu beklenti gerçekleşmediği takdirde siz hayal kırıklığına uğrarsınız. Ön şart ile kurgulanan bir modelin başarı şansı olacağını düşünmüyorum. Önce halkların birbirlerini tanımalarına, birbirleriyle görüşebilmelerine, konuşabilmelerine ihtiyaç var.

≈≈≈

1 YORUM

CEVAP VER