Vahşet ve Adalet

2

Kimi zaman hayat kontrolden çıktığında veya planlarımıza uymayan bir şeyler olduğunda, bunu çoğunlukla kader olarak görürüz. Ne var ki, kötü bir olayı kadere bağladığımızda, aynı zamanda suçu veya sorumluluğu başka birine, yani Allah’a yüklemiş oluyoruz. Oysa kötü şeyler Allah’tan gelmez. Tıpkı Sakarya’daki vahşi hadise gibi. İnsandan geliyordu vahşilik. Sırtıma onlarca kilo yüklense, kalbimdeki utanç yükü kadar ağır gelmezdi.

Kabil’in Habil’i katletmesi gibi; ağabey (Türkiye), küçük kardeşini (Suriye) öldürdü. Onu koruması gereken kişi, canını aldı. Bir büyük olarak kardeşine kılavuzluk ve akıl hocalığı etme sorumluluğu altındaydı. Ancak kıskançlık duygularına yenik düştü. “Kardeşimin bekçisi miyim ben?” dedi ve Allah’ın ona verdiği sorumluluktan kaçtı.

“Cenazelerimi alıp gideceğim, dönmeyeceğim. Onların hayat ve namusunu korumak için gelmiştim, gerek kalmadı” Sakarya’da ikamet eden karısı ve karnındaki çocuğu hunharca katledilen Suriyelinin feryadı… Bam teline dokunan bir serzeniş. Daha kötüsü ise bu insanın yaşayacağı her gün; utanç, hayal kırıklığı, gözyaşı ve acıyla dolu olacak.

Siyasete bulandığımız ve bunaldığımız, başımızı kuma gömüp dışarıda cereyan eden hengameden uzaklaşmaya çalıştığımız şu günlerde atladığım bir haberdi kendi adıma. Dün babanın bu feryadı yüreğimi dağladı. Suriye’ye dönmek üzere cenazelerini yükledi. İki kişilik tabut yoktu yeryüzünde. Bundan dolayı doğmamış bebeğini de tabuta koydular. Cenaze arabasında iki tabut Halep’e 95 km kalan tabelayla resimleri servis edildi. Neler düşündürmedi ki o kareler…

Bu devlet iki bin yıllık geçmişiyle, köklüydü, güçlüydü ve sığınana eman (güven) veren bir harmanla yoğrulmuştu. Bu acı hadiseyi demagoji yaparak, vicdanları kanatarak yargılamak değildir yazmamdaki kasıt. Ama “neferi yaşat ki, devlet yaşasın” diyenlerin devleti değil miydi burası?

Her gün bir savrulma halindeyiz. Suriye ekseninde burada ağırladığımız ve sağ salim devletlerine dönsünler diye, ateşkesin sağlanmasını ve misafirlerin gönüllü olarak ülkelerine dönmelerini beklediğimiz şu günlerde; her gün onlarca yüzlerce hayat dumura uğramakta maalesef…

Kültür farklı, dil farklı, anlayış farklı… Mutabık kaldığımız eksen; İslam, Müslümanlık, kardeşlik ve hicret eden “muhacirlere ensar olmak”…

Kimileri onlar; “ülkesinden kaçandan ne fayda beklenir ki, onlara iş vereceğine işsiz yurttaşlarımıza iş ver” vb bir dünya olumsuzluk sayacaklardır. Seks işçisi olmalarından, hırsızlık yapmalarına kadar bir dünya olumsuzluk saymak mümkün. Ama tüm bu negatif haller, bize emanet edilen canları, kendi ellerimizle katletme hakkı doğurmaz.

Herkesin bir bakış zaviyesi vardır. Herkesin kendince haklı maruzatı vardır. Olumlu ya da olumsuz eleştiri getirecektir. Hesapsız kitapsız ve problemli bir buluşma oldu bu. Bu topraklarda sınır yoktu eskiden. Buralar Osmanlı topraklarıydı. Dara düşen ülke Osmanlının son karasına sığınıyor. Bu ülke İslâm’ın bayraktarlığı kadar, kardeşliğin beşiğidir de…

Adalet talep ettikleri için ülkelerinden olanların sığındığı bu ülkede dün de Maltepe meydanında “Adalet” diye haykıranlar vardı. Herkes için Adalet. Suriyeli için, Iraklı için, Libyalı için, Mısırlı için, Arakanlı için, Türkiyeli için. Tüm mazlumlar için Adalet. Adalet herkes için Adalet. Mücadele Adalet için olmalıdır.

Maltepe Adalet Çağrısı herkesi kucaklayan bir talepname…

Bu mücadele; Adalet isteyen, barış isteyen, demokrasi, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik isteyen Türkiye’nin olduğu kadar dünyadaki tüm mağdurların talebidir. Dünyadan kopmak değil, dünya ile barış içinde kardeşçe yaşamak isteyenlerin talebidir Adalet. Kavga değil huzur isteyenlerin talebidir Adalet. Adalet halkın talebidir. Yol halkların yolu, meydanlar halkların meydanı. Bu memleket tüm mazlumların memleketidir. Bu doğal talep ne bir siyasi parti ne de tek bir ülke için mana taşır.

Herkes için Adalet…

2 YORUMLAR

CEVAP VER