Beyin Fırtınası: İnsan-Bilgi Toplumu-Dinler-Değerler-Bizi Biz yapanlar…

0
Sinan Eskicioğlu
1974 yılında İzmir'de doğdu. İzmir İlahiyat'ta lisans eğitimini tamamladı. 2003 yılından beri Almanya'da yaşıyor. Çeşitli kuruluşlarda Din Eğitim ve Öğretimcisi olarak faaliyette bulunuyor. Yayınlanmak üzere kaleme alınmış çeşitli roman ve kitapları bulunmaktadır.

Master programımdan dolayı haftada birkaç gün üniversite öğrencileriyle buluşma ve konuşma imkanı buluyorum. Çeşitli bölümlerde eğitim alan bu öğrenciler, doğal olarak Alman kökenli olan insanlar. Alman kökenli demek belki yanlış olur, Avrupa kökenli deyimi daha uygun. Soy kütüklerine bakınca mutlaka bir karışımın olduğunu görüyorsunuz. Aynısı bizim ülkemizde de var. Belki kendimizi ari Türk, Arap, Kürt, Boşnak, Arnavut zannediyoruz ama işin aslı öyle değil. Sürekli karışımlar yaşanmış ve yaşanmaya da devam ediyor.

Neyse, konumuza dönelim.

Bu yetişkin insanlarla bilgi toplumu üzerine konuşmaya başlamıştık. Artık bilgi toplumunu yaşıyoruz, bütün bilgilere direk ulaşabiliyoruz. İnternet gibi bir bilgi bankasına ulaşmak tek tuşla mümkün.

Ama buna rağmen dünyada yoğun olarak cahillik, radikalleşme ve ezbercilik yaşanıyor. Herkes aynı dertten muzdarip olduğunu söylüyor. Okuyarak, düşünerek, araştırarak kendini yetiştirmeye çalışan bu gençler, toplumda kendilerini yalnız hissediyorlar.

Bilgi toplumunda yalnız olmak; Bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça, bilginin kullanımı daha da imkansız hale geliyor. Toplumda herşeyi bilen ve hatta çok bilen bireyler, ama aynı zamanda da, bir o kadar da düşünmeyen ve düşünmek istemeyen bireyler. Onların düşüncesizce yaptıkları davranışlar yüzünden toplumda kendini yalnız hisseden insanlar. Sosyoloji masterı yapan bir öğrenci arkadaş da ‘iletişim imkanları arttıkça, iletişimsizlik daha da artıyor’ diye ekledi. Evet, aynen öyle. O kadar çok iletişim araçları var ki; ama buna rağmen iletişimsizlik yaşıyoruz.

Düşünmeye çalışan birçok beyinler, toplumda ‘öylesine’ yaşayan insanların çevreye verdiği rahatsızlık yüzünden zorluk çekiyorlar. Konuşuncaya kadar, bunu sadece ben hissediyorum sanmıştım. Ama değilmiş.

Bu genç insanlar sanal hayatlara dikkat çekiyorlar. Toplumdaki bireylerin internet ortamında sözde sosyal olmalarından, internete bağımlı olarak günlerini geçirmelerinden çok rahatsızlar. Kim rahatsız olmuyor ki; sosyal medya hesapları, foto paylaşım hesapları, iletişim programlarındaki gruplar… İnsan kendine zaman ayıramıyor. İnsan, düşünmeye zaman ayıramıyor.

Tam da bunları konuşurken aklıma şu gelmişti: Süreki empatiden bahsedip, insanların empati yaptıklarında Birlikte Yaşama‘nın daha kolay olacağını vurguluyorum. Ama topluma bakınca bunun ne kadar zor ve hatta imkansız olduğunu da görmüş oldum.

İnternetle, TV’lerle bu kadar meşgul olan insanlar, bırakın empati yapmayı yada yapabilmeyi, kendilerini düşünecek zamanları olmuyor. Kendi varlığını düşünmeye, kendini bulmaya zaman bulamayan insanlar nasıl empati yapabilirler ki…

İnsanlar, Dinler, Değerler; Dindar olan insanlar zannediyorlar ki; dünyada dini düşünen tek onlar. Halbuki her insan, ‘neden dünyada olduğunu, neden yaşadığını, kim olduğunu, Yaratıcı’nın olup-olmadığını, cennet-cehennemi, öldükten sonra ne olacağını’ düşünüyor ve bu konular üzerine kitaplar okuyor.

İnsanları ve dinleri konuşurken, ‘ben kimim ve içimdeki BEN’i programlayan değerler’ konusunu da sesli düşünmüştük. Ve hatta içimdeki BEN diyebileceğimiz bir BEN var mı acaba?

Bünyemizdeki organların hepsi BEN’in kontrolü olmadan çalışıyor. Organlarda hastalık başladığında, ilerlediğinde, bu organlar içimdeki BEN’ e sormadan ‘yeter’ diyerek ölüme sebep olabiliyor. Sindirim sisteminde bile kafasına göre çalışan ve ikinci beyin denen bakteri ordusu var.

O zaman BEN’i ben yapan ne?

Doğup büyüdüğümüz kültür ve sosyal yapı mı,

Bize öğretilen dinlerin sunduğu değer yargıları mı,

Medyanın sürekli bize pompaladığı pop-kültür mü,

Beynimiz mi,

Duygularımız mı,

Kalbimiz mi,

Belki de hepsi….

Konu dine geldiğinde, herkes okuyup da biriktirdiklerini ortaya koymaktan büyük haz alıyordu. İnançlar, dinlerin dünyadaki konumları, radikalleşme ve dinlerin hedeflediği ‘iyi insan olma’.

Aslında dinler de, bir bakıma bizi şekillendiren direktifleri bizlere kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Kötünün varlığı yada şeytanın görevli olması da, din bağlamında normal işlerdendi. Ama insanlara sunulan şeytan kavramı, sanki Yaratıcı’nın sisteminden ayrı çalışan bir varlık gibi sunuluyordu.

Konu dine geldiğinde, doğal olarak cennet ve cehennem de ilk ele alınan noktalardı. Çünkü, Avrupa’da radikalleşen gruplar, insanları hep cennet vadiyle kandırıyor ve cennet nimetleriyle iştahlandırıyorlardı.

Acaba cennet-cehennem gerçekten var mıydı?

Yoksa bunlar Yaratıcı’nın insanları motive etmek için kullandığı sembolik örneklendirmeler miydi?

Cennet ile ile ilgili okuduklarını, duyduklarını herkes aktarıyordu.

O an aklıma gelen : ‘Acaba bu konu üzerine yoğun olarak düşünüyor muyuz’ olmuştu. Sonsuzluk kavramını bile algılama problemi var. Ölümsüz ve sonsuz olarak cennette yaşama. Cennet nimetlerinden yararlanma. İnsan, ne kadar bu nimetleri iştahla yaşamak isteyebilirdi?

Somutlaştırmak adına şöyle düşünelim: Aşırı zengin olan birisi, cennet nimetlerini dünyada yaşamak istiyor. İçecekler, dünya zevkleri (aklınıza nasıl zevkler gelirse), kısaca bunların hepsini her an yaşıyor. Öyle an gelir ki; doyumla beraber başka arayışlar başlar. İşte cennette bu nimetler sonsuza kadar…

Algılamak, insan için güç.

Dinler, insanların bir düzen içinde, mutlu şekilde yaşamaları için varsa; dinin önemli olduğu toplumlar ve ülkeler neden düzeni ve mutluluğu yakalayamıyorlar?

Din gerçekten afyon mu? Yoksa dinler, sözü edildiği gibi, avam için mi geldi?

Bizi biz yapan değerler, düşünce ve benlik değerlerimiz; Her yönüyle şekillenmeye, doğup-büyüdüğümüz evde başlıyoruz. Ebeveynlerimizin bize sunduğu değer ve ölçülerle beynimiz ve benliğimiz şekillenmeye başlıyor. İlk, ortanca yada son çocuk olmak bile etkiliyor, kim olduğumuzu. Sessiz, sakin olan ilk çocuklar anne-babasını paylaşmadan yaşadığı birkaç yıl yüzünden mi daha egoist oluyorlar?

Ya da her evde bulunan aykırı çirkin ördek yavrusu (schwarze Scharf/ Bad apple), kendini hayatı boyunca öyle kodlayıp ona göre mi hayat yaşıyor?

Bizi biz yapan kodlamalar, ailede başladıktan sonra eğitim hayatında (ilk-orta-lise yıllarında) ilave kodlamalarla devam ediyor. Türk-Kürt-Arap-Laz-Balkan olma…

Kendini tam Türk olarak bilen belki de aslında Arap, yada Kürt, yada Balkandan.

Belki de sünni müslüman olan aslında sünni müslüman birikimine sahip değil.

Bütün bu kodlamalarla yetişiyoruz ve daha sonra da hayata bu kodlarla bakıyoruz. Değer yargılarımızı da, bu kodların üzerine bina ediyoruz. ‘Herşeyin başı önce İNSAN olmak ve her insan da eşittir, hepimiz bu insanlık bütününün birer parçasıyız’ diye yapılan eğitim tarzları çok çok az.

Bizi kodlamaya çalışan aile, sosyal çevre, okul hayatı, dinler ve yaşanılan ülkenin kendi kültürü, bizi etkiliyor, başkalaştırıyor ve istenen insan tipine dönüştürmeye çalışıyor.

Aslında bunların hepsi beyinde başlayıp, beyinde bitiyor. Bu kodlamaların üzerine tekrar tekrar düşündüğümüzde, onların hepsinin bize sonradan katıldığının farkına varıyoruz.

Bize kodlanan değerler ve kimlikler aslında tam aksi olarak kodlanmış olsaydı, biz şu anda olduğumuz bizden tamamen farklı biz olacaktık.

İnsanın kendini keşfetmesi ve keşfettiği benliğiyle, iyi insan olarak topluma faydalı şekilde yaşaması, düşünmeye başlayan biri için meşakkatli, ama imkansız olmayan bir süreç.

Bunları hiç düşünmeden, farkına varmadan yaşayan birçok insan da, gün geliyor stres yükünden hasta oluyor, gün geliyor black-out yaşayıp bütün hayatını tekrar gözden geçirmek zorunda kalıyor..

Belki de ‘öylesine’ yaşayan insan yığınının, sabun köpüğü mutluluklar yaşayan bir bireyi olarak yaşayakalmaya devam ediyor.

Belki de hiç farkına bile varmadan bu dünyadan ayrılıp gidiyor.

Belki de farkına varıp, hayatın çok daha farklı boyutlarına yelken açıyor.

Sevgi ve bilgiyle kalın…

CEVAP VER