Yurdumdaki ahlaki çöküntü…

1
Sinan Eskicioğlu
1974 yılında İzmir'de doğdu. İzmir İlahiyat'ta lisans eğitimini tamamladı. 2003 yılından beri Almanya'da yaşıyor. Çeşitli kuruluşlarda Din Eğitim ve Öğretimcisi olarak faaliyette bulunuyor. Yayınlanmak üzere kaleme alınmış çeşitli roman ve kitapları bulunmaktadır.

Hani suyun içindeki balık, suyu anlayamaz ya..

Yaşanılan ülkede de insanlar akıp giden hayatı, sürekli yaptıklarını, toplumun nasıl olduğunu çok anlayamazlar.

Bu durum, her ülke için geçerlidir.

Yurtdışına geziye gittiğinizde, her ayrıntıya dikkat edersiniz, eminim.

Yaşadığınız ülkedeki mimariyi, her gün geçip gittiğiniz sokaklardaki binaları, satıcıları, oraya ilk gelen biri gibi gözlemleyemezsiniz.

Alışkanlık olmuştur artık sizin için, sıradanlaşmıştır.

Trafiğin nasıl işlediğine bile çok aldırmazsınız. İşlerinizi halletmeniz için, akıp giden trafiğe kendinizi kaptırırsınız.

Sanırım bu yüzden, ben sizlerden daha farklı algıladım, gözlemledim yurdumu ve yurdum insanlarını.

Belki de kanıksanmıştır, her hanede olduğundan normal gelmiştir.

Ama bana çok garip geldi…

Neden mi bahsediyorum: ‘insanlardaki huzur eksikliği ve ahlaki yozlaşmadan.

Çok uzun zaman olmadı, sadece üç yıl. Ama bu üç yıl, çok şeyi değiştirmiş.

Gelişmişlik artarken, maddi imkanlar genişlerken, her şehre birkaç AVM inşa edilip oturma mekanlarında keyif yapmak alışkanlık haline gelirken bazı şeyler de alıp götürmüş insanlardan.

Bu da, AHLAK

Dinle ilgili bir kavramı ifade etmiyorum.

İnsani ahlakilikten bahsediyorum.

Ahlak, HLK kelimesinden gelir, yani YARADILIŞ demektir.

İnsanın yaradılışındaki özellikler.

Dine endeksli ahlakı temel alıp, sokaklarda din polisliği yapanlar haddinden fazla.

Yok efendim sen şort giydin,

Yok efendim sen kısa etek giydin,

Yok efendim giyimin insanları rahatsız ediyor… diyen, hadsiz DİN POLİSLERİ, şov yapmaya devam edecekler.

İnsanlara DİN SATMAYA da devam edecekler. Ama toplumdaki ahlaki çöküntüyü görmezlikten gelecekler. Neden mi? Çünkü toplumda dine yönelme arttıkça, sanılıyor ki; ahlaki hassasiyetler de artıyor. Ama işin aslı öyle değil.

Birçok dindar hanede sorunlar var ve konuşulmadığı için yok zannediliyor.

Maddi imkanlar insanları daha da maddeye bağımlı hale getirmiş. Nereye gittiysem, hangi konuşmalara şahit olduysam nedense hep aynı konular: ‘Para, işlerde kar etme, yer alıp-satma, bina inşa etme, binaları değiştirip güzelleştirme, yazlık alma, yazlık değiştirme, çocuğuna-torununa ev-araba alma, lüks mekanlarda yemek yeme, gösterişli ev dizaynları …’

Eğitim, dinin doğru anlaşılması, tefekkür, yeni nesillerin din algısı ve nasıl olması gerektiği, insanların iç dünyalarının durumu gibi insani konuları konuşanlar yok.

Varsa bile ya yaşları ileri, ya da tek tük kendi halinde.

Ne olmuş yurduma, yurdum insanına!

Gelişmişlik, maddi rahatlık, lükse düşkünlük bu kadar artarken, ne oldu Türkiye toplumunun iç dünyasına!

Anti-depresan kullanımı o kadar yaygınlaşmış ki, sanki sanırsınız vitamin tableti.

Küçüklerin büyüklere hitapları, konuşma şekilleri, eşlerin birbirlerine karşı davranışları, yeni nesillerdeki şımarıklık ve bir yerlere yetişmeye çalışır gibi görünen insanların koşuşturmacası…

Hanelerdeki kardeş küskünlükleri,

Hanelerdeki miras kavgaları,

Negatif enerjinin had safhada olduğu, yapmacık gülümsemelerin sergilendiği misafirlikler..

Yurdum insanı rahatsız.

Sanal, geçici hazlarla geçiştirilen bir hayat, adeta topluma baktığınızda size haykırıyor.

Batıyı ve AB’yi eleştirmekle rahatlayıp, yok efendim AB ülkelerini ‘gâvur’lukla suçlayıp ‘toplumsal çöküntü yaşıyorlar’ kandırmacasıyla kendinizi avutmayın efendim.

İnsanlar huzursuz.

İnsanlar huzursuzluklarını maddi tatminlerle örtmeye, gizlemeye çalışıyorlar.

Hanelerde eşler huzursuz.

Hanelerde çocuklar huzursuz.

Maddi imkandan kaynaklanan rahatlıkla, onları oyuncaklara boğmakla mutluluk yakalanmıyor.

Çocukların ve hatta yetişkin insanların da istedikleri sadece İLGİ. Sevilmek, saygı görmek.

Batıyı, Avrupayı eleştirmeden önce dönüp kendimize bakalım…

Bırakın dini, bırakın İslam’ı, insani ahlakilik yok oluyor.

Kimse kendine yalan söyleyemez.

Toplum olarak da aynısı geçerlidir. Ama çok ilginçtir ki; toplum olarak kendimizi kandırmayı becerdiğimizi gözlemledim.

Nasıl mı?

Gelişen, ilerleyen Türkiye sohbetine her ortamda sürekli şahit oluyorum, ne güzel.

Ardından da, Avrupa bitti ve ülkeye dönme tavsiyeleri.

Peki ya ahlaki çöküntü, toplumdaki şiddet, kamplaşma, yüzeysellik dediğimde ise aldığım cevap ilginç: ‘Bunların hepsi büyük şehirlerde’.

Peki tamam.

Sohbetler ilerleyip, samimi şekilde rahatsızlıklar dillendirildiğinde hep işittiğim: ‘Ailelerdeki huzursuzluk, saygı-sevginin azalması, mala tamahın en üst seviyede olması, egoizm, yardımseverliğin bittiği, insanların kendilerini dışarıya atıp bunları düşünmemeye çalıştıkları, eğitimsizlik’ ve bir sürü şikayet.

Ama ilk başta sorduğumda, neden suçu büyükşehirlere attınız?

Yalanla kendini kandırma, başka birşey değil.

Bırakalım toplum olarak kendimizi kandırmayı.

Bırakalım rol yapmayı, sahte gülücüklerle problemlerimiz yokmuş gibi yapmayı.

Çünkü, bulunulan durumun nasıllığını samimi şekilde kabul etmek, çözümün en büyük anahtarıdır.

Sevgi ve Bilgiyle kalın….

1 YORUM

  1. Dışı süs, içi pis. Dinin içini bozaltıp dışını süslerseniz olacağı buydu. Başörtüsü vb dinin dışsal bir alameti ve emri olduğu halde, dinin temelinin temeli gibi sunuldu. İnsani temel değerlerden bile yoksun bir dindar kesim türedi maalesef.

CEVAP VER