Alternatifsiz Kalma Siyaseti: Erdoğanizm…

1

Uzun bir yazı oldu, lakin bu analiz daha kısa da anlatılamazdı.
İBB Başkanlığından istifa eden Kadir Topbaş bile tüyo vermedi, neden istifa ettiğini güçlü bir sesle dillendirmeye çekindi. “Adam yerine konmamaktan dolayı” diye bir cümle sarf etti.

Ahmet Davutoğlu da seçimi yüzde 52 oy oranı ile kazandığı halde; Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı son görüşmeden sonra “gördüğüm lüzum üzerine” diyerek istifa etmişti hatırlarsanız. Tek Adam Erdoğan; istediği kişiyi istediği göreve atayıp, istemediği anda da istifaya zorluyor.

Buradan hareketle; Erdoğan’ın alternatif liderlere fırsat vermemesini, rakip olması muhtemel kişileri nasıl sürklase ettiğini hatırlatmak istedim.

En baştan başlayalım. Genç Parti Genel Başkanı Cem Uzan muhtemel bir rakipti. İlk seçimde yüzde 7-8 bandında oy almış ve yükselmesi de muhtemel bir liderdi. Önce Cem Uzan’ın söz, söylem ve davranışlarından rahatsızlık duyulmuş ve ticari hayatı mercek altına alınmıştı. Bu vesile ile yolsuzluğu tescillenmiş, yakalanması istenmiş ve yurt dışına kaçması sağlanmıştı. Genç Parti mürüvveti göremeden ihtiyarlamış, hatta ölmüştü.

AKP’nin Kültür eski Bakanı sonradan da Anavatan Partisi Genel Başkanı olan Erkan Mumcu ve Abdullatif Şener de siyasi gazaba uğrayan siyasi arenada yer bulamayanlardan oldular. Esameleri okunmuyor.

Has Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş; Milli Görüş çizgisinin kabul gören bir siyasetçisiydi. Erdoğan’dan memnun olmayanların Kurtulmuş’un partisine rey vermesi söz konusu idi. Bu ihtimali gören Erdoğan, Kurtulmuş’a, baş başa görüşmelerinde, aynı yolda ilerleyen ve aynı amaca hizmet eden iki partinin davaya zarar vereceğini söylemiş ve buna gerek bırakmadan AKP bünyesine katılmasını sağlamıştı. Dolayısıyla HP kendini feshetmişti. Mehmet Bekaroğlu da Kurtulmuş’un partiyi sattığını, yakışıksız davrandığını dile getirmiş ve “Numan Bey de parti şefine teslim oldu. Şef isterse onu bir şey yapacak ya da yapmayacak” diye eleştirmişti.

Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Soylu da reyleri bölen bir profil çiziyordu. Söylemleri makes buluyor, en azından rahatsızlık uyandırıyordu. Kaç puanlık bir yüzdesi vardı bilinmez, ama Erdoğan Soylu’yu da partisine katma ihtiyacı hissetmiş ve yapılan görüşmelerde de bu teklif kabul görmüş, o da AKP’ye katılmıştı.

Osman Baydemir geçen hafta şöyle bir cümle sarf etmişti: “Demirtaş AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın talimatıyla hapse konulmuştur.”

HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın da akıbeti neredeyse aynı oldu. Yükselen bir grafik ve oy oranı günbegün artınca tehlike arzetti. Cumhurbaşkanlığı için en ideal adaylardan biriydi. Önce dokunulmazlığı kaldırıldı, ardından hapisle cezalandırıldı.

10 Mayıs 2014 yılında Başbakan Erdoğan, Danıştay’ın 146. yıldönümü törenleri sırasında Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun konuşmasının uzamasına kızmıştı. CHP liderliği için adı geçmeye ve yıldızı parlamaya başlayan Feyzioğlu’nun önü de o konuşmayla kesilmiş ve forsu bozulmuştu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, Erdoğan’ın salonu terk etme teklifine reaksiyon verememiş ve salonu beraberce terk etmişlerdi.

Gül de hep Erdoğan’ın gerisinde kalan bir profil çizmiştir. Erdoğan’ın arzuladığı bir durum daha arızasız gerçekleşiyordu.

MİT başkanı Hakan Fidan genel seçimlerde vekil olmak istemiş ve MİT başkanlığından istifa etmişti. Bu girişim Erdoğan’ı rahatsız etmiş ve Fidan’a “görevinin başına geri dön” demesi bile kafi gelmişti.

Sessiz sedasız görevden almalara İçişleri Eski Bakanı Efkan Ala’yı da örneklemek mümkündür. En aktif görevdeki pozisyondan eli eteği çektirilen Ala’nın, niye görevden el çektirildiğine dair en ufak bir cümlesini hatırlayanınız var mı?

Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın askeri ve idari bir dahisi olarak kendisinde bir devlet kurma ve o devleti idare etme hakkı görmüştü. Devrin şartları Atatürk’ü tartışılmaz bir lider olarak kabul et(tir)mişti. Bir asırdır bu itiraz kabul götürmez bir gerçek olarak tarihteki yerini almıştır.

O dönemin konjonktürü ile şu anki konjonktür arasında benzeşen yönler vardır. Bu durum böyle olsa da filhakika asıl durum çok farklı elbette. Ama Erdoğan’ın Atatürk’ten daha uzun süre görevde bulunduğu düşünüldüğünde; kimyasının daha baskın bir talepte bulunması da yadsınamaz. Erdoğan’ın, Atatürk’ten daha güçlü bir isim olmaya çalıştığı aşikar.

Allah’ın takdiri midir, Erdoğan’ın ilmi siyaseti midir bu merhalelerin hep kendi hayrına tekabül etmesi bilinmez ama; “Kurucu Başkan” olarak partiye dönmesi de hep kendi eksenli kendi merkezli bir yapı istediğini ve bu durumu da kendisinden başka hiç kimseyle paylaşmaya niyetli olmadığını gösteriyor. En yakınındakileri siyasi yelpazeden silmesi kendisi açısından hiç de zor değil. Kafasında sildiği kişi ile devam etttiğine şahit olmadık hiç.

Erdoğan, “alternatifsizliği” benimsemiş bir siyasetçi. Ve bunun için şartlar, hukuk, imkan neyi gerektiriyorsa ve kendinden yana tavrı ne ise onu yapabiliyor. Haliyle bu alternatifleri ‘tüketme’ yönünde uzun vadeli planları var.

Kanaatimce; beraber çalıştığı çoğu kişi kendine artık ayak bağı oluyordur muhtemelen. Partiyi gençleştirerek sırtındaki yükü hafifletmeyi ve gelişmekte olan “Erdoğanizm”i kesinleştirmeyi amaçlıyor gibi. Dolayısıysa alternatifsiz lider olması da böylece daha kolay olacak gibi gözüküyor. 2019 ya da daha erken bir seçimin çok şeye gebe olacağı aşikar. Mesele muhalefetteki Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener’in yükselen grafiğini nasıl engellemeye çalışacağına dair bir döngüde gerçekleşecek.

1 YORUM

CEVAP VER