Bir romandan parçalar: Selim Usta’nın hikayesi (16)

0
Sinan Eskicioğlu
1974 yılında İzmir'de doğdu. İzmir İlahiyat'ta lisans eğitimini tamamladı. 2003 yılından beri Almanya'da yaşıyor. Çeşitli kuruluşlarda Din Eğitim ve Öğretimcisi olarak faaliyette bulunuyor. Yayınlanmak üzere kaleme alınmış çeşitli roman ve kitapları bulunmaktadır.

İzmir

 

‘Beyaz peynir, kavun, yeşil ve siyah zeytinler, ince ince kesilmiş domatesler, küçük bir tabakta altın sarısı zeytinyağı ve küçük dilimler halinde köy ekmeği…‘

 

Selim’in memnuniyeti yüzünden belli oluyordu. Yüzündeki gülümseme ve gözlerindeki enerji mutluluğunu gösteriyordu.

Topraksu’nun ifade ettiği fikirler, kendisine çok da yabancı değildi ama babası bunları nereden biliyordu diye düşündü.

Ortamın gerilmemesi için araya girdi:

-‘İkiniz de baktığınız noktalardan haklısınız aslında.

Topraksu farklı yorumları dile getiriyor.

Ahmet sen de doğal olarak, yani ilahiyat alanından olduğun için, bu alanda otorite olmanın tepkisiyle fikirlerini ifade ediyorsun.

Ancak farklı fikirleri ben ilahiyatçılardan da duydum. Ama onlar sanki, toplumdan çekindikleri için bunları ifade edemiyorlar.

Bu konuları yani din ve sosyal bilimlerle ilgili konuları sistematik olarak ele almak daha faydalı olur diye düşünüyorum’.

Topraksu: -‘Evet haklısınız Selim Usta.

Bu arada patlıcan közlemesi de harika olmuş. Ellerinize sağlık.

Eğer Ahmet rahatsız olmazsa, ben bir duble rakı almak istiyorum’ dedi gülerek.

Ahmet rahatsız olmadığını yüz ifadesiyle göstermişti. Konuşmalardan sonra biraz düşünceliydi. Din ile ilgili çalışmalarda bulunması, bu alanda çalışma yapanların durumları, bakış açıları biraz düşündürmüştü onu.

Selim Usta isteğini yerine getirmek için kalkmış, meze tepsisiyle geri dönmüştü.

Meze tepsisinin üzerinde orta boy tabaklarda mezeler diziliydi.

Beyaz peynir, kavun, yeşil ve siyah zeytinler, ince ince kesilmiş domatesler, küçük bir tabakta altın sarısı zeytinyağı ve küçük dilimlerde köy ekmeği…

Topraksu, özenle hazırlanmış mezelere ve süt gibi kremsi rakıya bakıp iç geçirmişti.

-‘Hmm, ne kadar hoş görünüyorlar.

İnsan bu lezzeti, bu tadı sadece burada bulabiliyor. Gerçi en güzel de burada lezzetlidir. Çok teşekkür ederim, özenle hazırlandığı belli’.

Buz gibi rakıdan bir yudum aldıktan sonra, sözüne devam etti.

-‘ Geçen sefer geldiğimde de gözlemlemiştim. Sizin tipik bir lokantacı olmadığınız çok belli.

Eğitiminiz, düşünceleriniz ve bana ilginç gelen de, kendinize ait bir menü hazırlamanız.

Salon beyefendisi özelliğiniz var, ama restoran işletiyorsunuz.

Tamamiyle özgürce bir menü hazırlıyorsunuz ve bunu sunuyorsunuz.

İnsanlar yemeklerin tadına bakarken, aynı zamanda da zihinlere hitap eden konuşmalar yapıyorsunuz. Sanıyorum bunu sadece bizimle değil, birçok misafirlerinizle de yapıyorsunuzdur.

Sizi daha yakından tanımak adına soruyorum, kendi menünüzü hazırlamanızın felsefesi nedir?’

Selim: -‘Evet, dediğin gibi ben lokanta işletmeye kırk yaşından sonra başladım.

Benim inancım şu ki, kendi ağız tadıma hitap edeni pişirdiğimde, ilginç şekilde bu herkesçe beğeniliyor.

Kaliteli ve sağlıklı olanı unutturmama derdim var.

Günümüzde bize dayatılan bir yemek kültürü var.

Asırlardır alıştığımız yiyecekler değiştirilmek isteniyor, bunu hepimiz biliyoruz.

Bir bakıma derdim de buna karşı çıkmak.

Bunun karşısında durabilmek, duruşumu sergilemek için bu lokantayı işletiyorum.

Buradaki menü alışkanlığımız aslında ülkemizde varolan bir alışkanlık.

Lokantaya gittiğiniz zaman, genelde çalışanlar yemek siparişini üstlenirler.

Hani duymuşunuzdur; -abi sen bana bırak, ben ortaya birşeyler hazırlatayım-.

Yada gelen kişiler direk olarak lokantanın güzel yemeğini sorarlar yada çalışanlardan tavsiye alırlar.

Biz de bu alışkanlığı lokantamızda sistemleştirdik ve her gün için menü hazırlamaya başladık.

Bu menümüzde de genel olarak zeytinyağlı yemekleri tercih ediyoruz. Sebze yemeklerimizde de mevsim sebzelerini kullanırız.

Mesela kış mevsiminde yaz sebzesi kullanmayız.

Et ürünlerimizde de kendi yetiştirdiğimiz hayvanları kullanırız.

Yaylalarda beslenen küçük ve büyük baş hayvanlarımız var.

Bazen besicilik alanında beklenmesi gereken zamanlar olur. İşte bu zamanlarda et ürünlerimiz olmaz. Bunu da müşterilerimize söyler ve sebebini açıklarız.

Lokantamıza gelince, burada çalışan her kişi, ben de dahil, burada isteyerek çalışırlar.

Yeni bir çalışan alacağımızda, kimin alınacağına, burada çalışan her kişi karar verir.

Biz, mekanımızda farklı bir sistem uygularız.

Bizim için önemli olan para değil, paylaşımdır.

İnsana hizmet ve yemek kültürümüzün, lezzetin paylaşımı bizim için önemlidir.

Sistemimiz ortaklık üzerine çalışır.

Gelen her çalışan kendi ücretini kendisi belirler ve ona göre de üretim yapar. Bu konuda memnuniyetsizlik olursa bunu da hep birlikte değerlendiririz.

Kimi çalışan ücretini tam olarak almak istemez ve ortaklık payımı arttırmak istiyorum der. Bunu da hesaplar, karımızın payını ona göre ayarlarız.

Arta kalan yemeklerimizi, çalışanlar ailelerine götürürler.

Eğer onlar istemezlerse, Urla’daki ihtiyaç sahibi kişilere servis yaparız. Bu servisimiz, onlara muhtaç oldukları için değil, tadına bakmalarını rica ederek gerçekleşir.

Yani o insanları incitmeden, kırmadan.

Ben de idareci, planlayıcı, yönetici olarak bir adım önde görünüyorum. Böyle olduğu için de daha fazla sorumluluğa sahibim.

1964’de Antalya’da doğmuşum.

Eğitimimi tamamlayıp, askerlik yaptım, sonra çalışma hayatı. Sonra da kendi isteğimle erken emekli olup, bu işletmeyi kurdum’.

Topraksu: -‘Peki Almanya’yı nerden, yani nasıl tanıyorsunuz?’

Selim: -‘Çalışma hayatım önce İzmir’de dışişlerinde danışmanlık olarak başladı.

Hem danışmanlık hem de çalışanlara düşünce teknikleri eğitimi.

Daha sonra da Almanya’da konsolosluklarda çalıştım.

O yüzden bilirim Almanya’yı.

Orada gözlemlediklerim, yaşadıklarım benim için iyi tecrübe oldu.

Sizi de burada görünce, bana yakın geldiniz.

Böyle hissedince de tanışıp, konuşmak istedim.

Okumuş gençler olarak sizin gözlemlerinizi de öğrenmek istedim.

O zamanlar Türklere ait evler yakılıyordu.

İnsanlar belki daha tutucuydular.

Şimdilerde umarım değişmiştir.

Bu değişimleri, sizlerden öğrenmek istedim belki de.

Hani Alman kökenli bir politikacının da dediği gibi, biz çalışacak işçi istedik, insanlar geldi.

Acaba bu insan olmayı; her iki toplum da algılamış mıdır diye merak ediyorum mesela.

O insanlar 60’lı yıllarda gittiler ama entegrasyon kursları anca 2000’li yıllarda açılmaya başladı.

Topraksu: -‘ Evet, haklısınız.

Bu çalışma 2007 yılında başladı.

Bu çalışmalar, tabii ki her konuda olduğu gibi, birçok yönü olan bir durumdur.

Diğer Avrupa ülkelerine örnek olma çabası, çünkü Almanya EU’da motor durumunda olan bir ülke.

Bir diğeri; yabancılara yönelik olumlu çalışmalar yapıldığını göstermek. Çünkü bu konuda uzun yıllar pek çalışma yapılmamıştı.

Bir diğeri; yabancılara şu mesaj da verilmek istenmiş olabilir –siz bizim değerlerimizi tanımıyorsunuz, bunları size öğreteceğiz ve bunlara göre yaşayacaksınız-.

Bu dönemde, diğer bir konu da ‘sığınmacılara yardım’ çalışmaları.

Burada benim anlayamadığım konu da; çalışmaya gelen, geldiklerinde gayri insani kontroller yapılan, zor işlerde çalıştırılıp ülkenin ekonomisine katkı yapan insanlara karşı gösterilmeyen yaklaşım nedense şimdi sığınmacılara özenle gösteriliyor.

O kişilere gösterilmeyen kolaylıklar, olumlu bakış açısı, neden şimdi bu sığınmacılara gösteriliyor, bunu anlamakta zorlanıyor insan.

Selim: -‘ Belki pişmanlık, belki yardım etme isteği, belki vicdan azabı, belki onları toplumda daha kolay sosyalleştirme isteği, belki, belki…’

Ahmet: -‘Söylediklerinizi anlayabilmek için insanın bunları yaşaması gerekir.

Ben buraya gelmeden önce kütüphanede heryere dağıtılmış Arapça-Almanca sözlükler olduğunu farkettim.

Birçok yerde de fazlasıyla gösterilen bir güleryüzlülük.. Sanki eski yaptıkları yanlışlıklardan ders almış gibiler geldi bana.

Ben ilk gittiğimde çok duyduğum bir cümle vardı:

‘Hier ist Deutschland. Sie müssen deutsch reden’.

 

Sevgi ve Bilgiyle kalın.

CEVAP VER