Erdoğan mı Bahçeli mi “Guguk kuşu” taktiğini uyguluyor?

0
Adelina Sfishta
1987 yılında Kosova-Podujeva'da doğdu. Kosova savaşını militan bir kız çocuğu olarak yaşadı. Üniversitede radyo televizyon eğitimi aldı. 2009 yılında Balkan TV'de çalışmaya başladı. 9 yıldır TV haber ve programcılığı yapmaktadır. Araştırmaları Balkan ülkeleri ve Türkiye eksenlidir.

Bahçeli’nin nasıl bir strateji izlediği; eminim MHP’liler dahil, okuyup yazan herkesin tam emin olamadığı ve birbirinin zıttı yüzlerce fikrin kafalarda uçuştuğu bir bilinmezler dehlizi.
Türkiye’nin önemli kalemleri Bahçeli’yi ve Bahçeli-Erdoğan ilişkisini yorumlamaya çalışıyor. Fehmi Koru Ağabey dahil çoğunu okudum. Herkesin kafası “karışık”.
Kimi “fedakarlık”, kimi “mecburiyet”, kimi “kuluçkalanma”, kimi “tuzak”, kimi “vatanseverlik”, kimi “guguk taktiği”, kimi “son çırpınış” v.b. kavramlarla izah etmeye çalışmış, olan biteni.
Ortak bir şey var “şaşkınlık ve kestirememe”.

Olan biteni daha iyi anlayabilmek için büyük resmi oluşturmaya çalışalım, gündelik detaylar bizi içinden çıkılmaz vaziyete sokuyor olabilir.
Erdoğan ve Bahçeli ilişkilerini anlayabilmek için sadece önemli hususlara bakmaya çalışalım.
MHP’nin çizgisi ve bu çizgiye bağlı lideri ve tabanı “milliyetçi”-“ülkücü”-“türkçü”-“biraz dindar”.
AK Parti’nin lideri ve tabanı ise “dindar”-“çok dindar”-“milliyetçiliği bölücülük gören” bir çizgide.
Birbirlerinden çok farklı görülen iki parti ve iki lider. Kanaatimce asıl odaklanılması gereken nokta tam burası.!
Önce şöyle bir gerilere gidelim. Son birkaç yıldır meydana gelen, AK Parti’nin “Erdoğanlaşma” süreci öncesini hayal edelim, ne görüyorsunuz? Türkiye’nin temel makro problemlerine çok farklı bakan, adeta iki düşman parti ve iki lider.
Meşhur hakaretlerin meydana geldiği zamanlar, her iki partinin de fabrika ayarlarına göre hareket ettiği zamanlara ait. O galiz küfürler o zamanlardan kalma.
İki partinin tabanının kesişim alanları da vardı elbette. Mesela “dindarlık”.
Taban aynı camiye gider, belirli ölçüde “milliyetçi-devletçi” paydalar taşıyabilir, demokrasi-memokrasi umursamaz, az eğitimlidir, çabuk gaza gelir, sloganlarla kanaat sahibi olur, v.b.
AK Parti ve MHP kurumsal anlamda hangi fikirlerin ve projelerin sahibi, bilinmiyor. Zira partiler kurumsal anlamda fabrika ayarlarında, ama liderler ve dar bir kadro tam bir değişime uğramış durumda.
Bu nedenle ben partilere değil liderlerin değişim sürecinin kritik noktalarına bakmak istiyorum.
Erdoğan ve Bahçeli’nin makro seviyedeki dönüşümlerine bakarak, “değişimin izini” sürmeye gayret edelim.

İlk önce Erdoğan’a bakalım:
Hukukun üstünlüğü, özgürlükler ve demokrasinin genişletilmesi, medya özgürlüğü v.b. iddiasındaki Erdoğan, AB üyeliği ve Türkiye’deki “etnik terör”ün çözümünde çok ciddi “ümit” oluşturdu, başlangıçta.
Hukukun üstünlüğü, demokrasi ve özgürlüklerin geliştirilmesi anlayışı Erdoğan’ı, Avrupa Birliği’ne doğru hareketlendirdi. Terör konusunda ilk kez kapsamlı çözüm için çalışmalar yapıldı ve bu çalışmalar terörün çözümünde önemli gelişmelere kapı araladı. Her türlü tenkide rağmen halk nezdinde kabul gördü bu “iki akslı”, “AB ve Kürt meselesinin çözülmesi”, yürüyüşü.
Türkiye’nin iki önemli risk alanındaki Erdoğan’ın tutumu, Türkiye’ye yatırım ve finans desteği kapılarını açtı. Etnik terörün çözümü için tabanında oluşacak riskleri de göze alan Erdoğan; bir yandan dindar Kürtleri toparlarken, diğer yandan İmralı ile görüşüp HDP ile masaya oturarak, kapsamlı çözüm bulma yoluna girdi.
Bu süreç devam ederken Orta Doğu’da çok önemli gelişmeler meydana geldi.
GBOP (genişletilmiş orta doğu projesi) kabul edilmiş, Erdoğan eş başkanlığını üstlenmişti. Ancak “proje” sahipleri ile “eş başkan” birbirlerini tam anlayamamışlardı. Kervan yolda düzülür anlayışında olan Türkler, plan baştan yapılır anlayışındaki ABD ile, daha yolun başlangıcında birbirlerine giriverdiler.
Erdoğan Araplarla işbirliğinin geliştirilmesini ve “İhvan-Müslüman Kardeşler” organizasyonunun ve tabanının hareketlendirilmesini, Türkiye’nin bölgesel güç olmasında öncelikli yaklaşım yolu olarak gördü. Erdoğan Ortadoğu ölçeğinde Kürt kalkışmasının ve Kürt devleti kurulmasının önüne geçilmesinde, bu enstrümanı önemli bir stratejik yaklaşım olarak benimsedi. Türkiye “İhvan-ı Müslümin”i deyim yerinde ise “kullanarak”, Mısır ve Suriye’de, yönetimleri değiştirme projelerini, beklenmedik şekilde, uygulamaya sokuverdi.
Böylece, Ortadoğu’da kalıcı bir “Kürt bazası-Kürdistan” oluşturmayı ve İsrail’in güvenliğine derinlik kazandırmayı riske sokan ve Arap milliyetçiliğini tetikleyerek, “Müslüman kardeşler” liderliğinde, krallıkları ve emirlikleri yıkacak, Arap depreminin pimi de çekilmiş oldu.
Erdoğan; denklemi lehine değiştirecek iki stratejik adım attı. Mısır’da İhvan cesaretlendirildi ve iktidara talip olması için, ciddi danışmanlık destekleri dahil, gerekli destekler verildi. Mısır’da İhvan iktidara geldi ama devlet yönetiminde tecrübesiz hareket hatalara sürüklendi, muktedir olamadı. Amerika Mısır ordusuna gerekli desteği sağladı ve yapılan askeri darbe ile İhvan iktidardan uzaklaştırıldı.
Erdoğan ikinci stratejik adımını Suriye için attı. Kürt kartını, Türkiye’ye karşı sürekli devreye sokan Esat yönetimini de değiştirerek, güneyinde İhvan liderliğinde Sünni ağırlıklı, güçlü bir müttefik kazanmış olacaktı Erdoğan. Türkiye, Erdoğan’ın senaryosuna göre, Arap emirlik ve krallıklarına karşı, Mısır ve Suriye’yi yanına almış, Kürdistan kurulması rüyasını da rafa kaldırtmış olacaktı. Erdoğan’ın öngördüğü strateji “uygun” olsaydı, Türkiye Kürtleri, tehdit olmaktan, birlikte olmaya dönüştürülecek ve İsrail-Arap meselesinde de politik-askeri-ekonomik bir güç oluşturulmuş olacaktı.
“Zaman-Mekan-Kuvvet” dengesinden mahrum bu “Strateji”, yıkılmaya mahkumdu ve nitekim yıkıldı. Nice “eğitimsiz ve tecrübesizlerin” akıbetine uğranıldı.
Türkiye’nin çöküş macerası başlangıcı da böylece tarihlenmiş oldu.
Hayaller “Paris”, gerçekler ancak “El Bab” kadardı.
GBOP eş başkanı olan Erdoğan’ın başlangıçta anlamadığı “Büyük Kürdistan’ın kurulmasının da GBOP içinde olduğu” idi. İşaretlere baktığımızda esasen anladığını da görüyoruz, stratejisinde bunun izleri var.
İşte tam bu devrede, Erdoğan’ın attığı adımlardan rahatsız olan ABD ve Rusya; Erdoğan’ı kontrol altına alabilecekleri bütün argümanları-delilleri toparlayarak, Rusya ve ABD (belki başkaları da), şantaj politikası ile Erdoğan’a istediklerini yaptırmaya çalıştılar. Zarrap tuzağına düşülmesi-bazı örgütlerle kurulan yanlış ilişkiler-Suriye demokratik muhalefeti oluşturulmasında anlaşma dışı yapılanmalar v.b. Erdoğan’ın direnmesini zora sokan alanlar oldu.
Erdoğan; zamanın Türk dış politikasına dayanak teşkil eden iki önemli stratejik projesinin elinde patlamasının, Türkiye’yi uluslararası yalnızlığa iteceğini ve bunun Türkiye’yi ekonomik çöküşe sokacağını ve bunun sonucu olarak da iktidardan düşeceğini, derisinde hissetti.
Uluslararası güçler Erdoğan’a abandıkça abanıyordu.
Türk toplumunda meydana gelen tepkilerin, “derin ittifakların” da katalizör etkisi ile, kendisini iktidardan edeceğini “net” anlayan Erdoğan, içe bükülmesi gerektiğini ve pragmatik mantığının da desteği ile, “milliyetçi yeni çizgi” taktiği uygulaması gerektiğini, çabuk kavradı.
Artık “Milliyetçi Erdoğan” yepyeni bir dalganın üzerinde politik sörf yapıyordu.
Pragmatist olan Erdoğan zamanın ruhuna uygun olarak gerekli uygun iklimlerde birliktelikler oluşturmaktan çekinmiyor, tabanı da bunda bir keramet olduğu inancını her şeye rağmen koruyabiliyordu.
Erdoğan kuluçkalanacağı yeni yuvasını da bulmuştu. Tıpkı “guguk kuşu” gibi.
Erdoğan gerçekten “zor” durumdaydı. Balonun havalanabilmesi için, yeni fikirlere açılması yetmiyor, ayrıca ağırlıkların atılması, başkalarının suçlanması, tavizlerin verilmesi, başka müttefikler bulunması, medyanın kontrol edilmesi, ayakta kalabilmek için halkın maksimum konsolide edilmesi v.b. gerekiyordu.
Konsolidasyon “vatan elden gidiyor”- “yeni haçlı seferleri”- “Türkiye’nin bekası risk altında” gibi, çok güçlü, halkı ikna edici argümanlara dayanmalıydı. Yeni söylem tam ifade edilmese de “ülke bekası” perdesi altında “milliyetçi Türkiye” oldu.

Bahçeli’nin ortaya çıkışı da, işte tam bu safhada gerçekleşti.
İlk önce, bütün dış politika hataları üzerine yüklenerek, Davutoğlu günahkâr ilan edildi ve başbakanlıktan kovuldu. Ayrıca AK Parti içinde kuruluş ayarlarına sadık kadroların itaat ettirilmesi ya da partiden uzaklaştırılması gerekiyordu, öyle de oldu. Demokratik değerleri savunanlar etkisizleştirildi.
Sıra “son yeniçeri”ye, Abdullah Gül’e kadar geldi, dayandı.
Artık Erdoğan ve dar kadrosu bambaşka söylemleri konuşur olmuştu. Paydaşları, milliyetçi-ulusalcı söylemlere uygun olarak, Bahçeli ve Perinçek oldu. Erdoğan, Uluslararası yönünü, çıkar merkezli belirlemeye, kah ona kah buna yakın davranmaya, bunu da “anlık faydaya yönelme” gibi garip bir şekilde tanımlamaya bağladı. Yani “stratejik hatalarını”- “gücün yığınağında yaptığı hatalarını” “taktiklerle” düzeltebileceğini zanneden, istikrarsız bir sürece girildi. Elbette Erdoğan’daki istikrarsızlık, Türkiye’yi de istikrarsızlık sürecine soktu.
İstikrarsızlaşan, demokrasi ve insan haklarından uzaklaşan yönetim anlayışı, ekonomiyi de olumsuz etkiledi. Borçları azmanlaşmış bir Türkiye ortaya çıktı. Özgürlüklerin kısıtlanması ve hukukun üstünlüğünün askıya alınması veya ihtiyaçlara uygun hukuk sisteminin ikame edilmesi, adaletsizliğin yaygın ve genel hale gelmesine ve değerler yerine “değersizliğin” ikamesine, tatmin edilemeyen geniş kitlelerin Erdoğan aleyhine dönmesine sebebiyet veriyordu. Demokrasi ve hukuk devleti ile yönetilemeyecek bir Türkiye’ye doğru gidiliyordu.
Bütün bunların sonucunda “ikinci versiyon Erdoğan liderliği” ortaya çıktı.

Bahçeli’ye gelince:
Bahçeli’nin değiştiği kanaatinde değilim. Bahçeli MHP’yi değiştirdi.
Erdoğan’ın birinci versiyonundan son derece rahatsız olan Bahçeli, bu dönemde agresif bir Erdoğan düşmanlığı pompalıyordu.
Değişen Erdoğan’ı Bahçeli çok sevdi. Özellikle Kürt meselesinin çözümünde “askeri çözüm” diyebileceğimiz, teröristle mücadele mantığını benimseyen Erdoğan, bu haliyle kucaklanmalıydı.
Bahçeli’nin önünde tek engel vardı “MHP”.
Kürt meselesinin çözümüne, uluslararası ilişkilere, Erdoğan ile yakınlaşmaya, v.b. Bahçeli gibi bakmayan bir kısım MHP’liler, MHP yönetimini değiştirmeye karar verdiler. İşte bu grup devre dışı edilmezse Bahçeli’yi indirebilirdi. “Milliyetçi Türkiye” çizgisinde buluşan yeni paydaşlar, birlikte bu meseleyi de kolayca çözebilirlerdi ve öyle de oldu. Değişim isteyen grup MHP’den atıldı, Bahçeli MHP’yi sorunsuz yönlendirebilecek vaziyete geldi.
Şimdi artık,” ölümüne beraberlikle”, Türkiye’yi daha “güzel” yönetebileceklerdi.
Beraber ıslanmamışlardı yağan yağmurda, olsun yeni yağmurlarda beraber ıslanabilirlerdi.
Gemi su alıyordu, batmamak için kullanılan “can yelekleri” de su alıyordu, iki kişinin ağırlığını çekmiyordu. Artan gerilime bağlı olarak, kardeş kavgası çıkabilirdi.
Olsun. Demir yumrukları artık daha güçlüydü. Birlikte herkesi hizaya getirebilirlerdi.
Söz konusu vatansa gerisi teferruattı. Ya di mi?

Velhasıl Bahçeli Erdoğan’a kucağını açmış, Erdoğan Bahçeli’nin “yuvasına” yumurtasını koyuvermişti. Her sıkıştığında farklı yuvalara yumurtasını bırakabildiği gibi.

Siz değerlendirin artık kim “guguk kuşu”?

CEVAP VER