28 Şubat’tan 15 Temmuz’a Hukuk ve Devlet

0
Sinan Eskicioğlu
1974 yılında İzmir'de doğdu. İzmir İlahiyat'ta lisans eğitimini tamamladı. 2003 yılından beri Almanya'da yaşıyor. Çeşitli kuruluşlarda Din Eğitim ve Öğretimcisi olarak faaliyette bulunuyor. Yayınlanmak üzere kaleme alınmış çeşitli roman ve kitapları bulunmaktadır.

Sevgili Gençler,

Sizlere 28 Şubat’ı hatırlatmak isterim.

28 Şubat denen konu, 1997 yılının 28 Şubat’ında yapılan MGK ile başlayan süreç ve sonrasındaki baskı ve yıldırmanın adıdır.

İrtica (geriye dönmek, gericilik)’ya karşı Ordu ve devlet bürokrasisinin yaptığı mücadele de diyebiliriz.

Tabii sizler bugünü görüp, yaşayıp nasıl böyle bir şey olabilir diyorsunuzdur. Haklısınız. Ama oldu.

28 Şubat Baskıcı-Yasakçı dönemi, birçok insanı derinden etkiledi. Kimi öğrenciler başörtüsü yüzünden eğitimlerine ara verdiler. Kimi rütbeli askerler ordudan atıldılar.
Kimi partiler kapatıldı.
28 Şubat mağduru olarak açıkça ifade edeyim: ‘Baskının, yasakçılığın, bağnazlığın, Öteki’ne düşmanlığın yoğun olarak yaşandığı ve üniversite okuyan öğrencilerin okullarını bitirdikten sonra işsiz kalacaklarını bile bile fakülteye gittikleri bir dönemdi’. İlahiyat fakültelerinden öğretmen alımlarının askıya alındığı bu süreci yaşayan bir ilahiyatçı olarak, o günleri hatırlamak insana acı veriyor.
Bu sürecin mimarı olanlar (Çevik Bir, Güven Erkaya, Vural Savaş ve Batı Çalışma Grubu) bugün tarih oldular.
O süreci hazırlayan dinci/ajan provokatörler görevlerini harfiyyen yerine getirdiler. Bunların kimler olduğunu internetten araştırdığınızda bulabilirsiniz.

Neden yaşanmıştı bu süreç.
Muhafazakarlar, dinine önem verenler yönetime gelmesinler ve idareyi ellerine almasınlar, diye.
1994 yılında yapılan seçimlerde Refah Partisi 28 ilde belediyeleri kazanmıştı. Bu da korkutucu bir manzarayı ortaya çıkardı. Güçlenmelerinin önünü kesmek için bir tiyatro gerekiyordu.
Bu tiyatro da dinci/ajan provokatörler eliyle yapıldı.

Sonrasında 2002 seçimleri oldu. Ak Parti halkın teveccühü ile iktidara geldi. Birlik ve beraberlik mesajları, balkon konuşmaları, Öteki’yle yaşanabilirlilik dillendirilmeye başlanmıştı.
Ülke normale dönmeye dönüyordu. Çok da iyi olmuştu. Ekonomi güçlenmeye başlamış ve kalkınma artmıştı.
Ülkedeki gelişme övünülecek kadar çoktu ve Avrupa’da parmakla gösterilen bir ülkeydi artık Türkiye.
Bırakın Türkiye kökenlileri, Avrupalı okumuş kesim bile Türkiye’ye yerleşip yaşamanın planlarını yapıyorlardı.
Ama bir sorun vardı ve kimse bu sorunun üzerine gitmiyordu:
Yaşananlardan ders alınmaması.
Yaşanan olayları iyi tahlil edememek ve insana yatırımı ihmal etmek.
Din konusunda yeterli alt yapıyı, yatırımı ve bilimsel gücü oluşturamamak.
Siyasal iktidar insana, kültüre, dine ve bilim-din bütünlüğüne yatırım yapmaktan ziyade kendisi için kolay olanı seçti ve cemaatleri kayırdı.
En büyük hata da ‘cemaat demek, din demek’ mantığında olmaktı. Ama durum böyle değildi. Cemaat ve dinci gruplar dini kullanarak rant elde eden gayri İslami oluşumlardı.
Ülkedeki dengeler değişmeye başlamıştı.
Ordu ve dine karşı sivil bürokrasi yerine cemaatçi ordu ve cemaatçi sivil bürokrasi oluşmuştu.
O günlerde bu durum, siyasal iktidarın işine geliyordu çünkü devletin işini kolaylaştırmaktaydı. Devlet ve siyasal iktidar yapması elzem olan konularla uğraşmak zorunda kalmıyordu.
Sonrasında yaşanan olayları sizler de biliyorsunuz. Mit müsteşarı krizi, 17-25 Aralık olayları, dersane olayları ve sonrasında 15 Temmuz kalkışması.
15 Temmuz kalkışması ile ilgili farklı yaklaşımları başka bir makalemde ele alacağım için hızlı geçiyorum.
Sonrasında yaşanan olaylar: Hala daha neden devam ettiğini bilemediğimiz OHAL, devletten ihraç edilen memurlar, ordu mensupları ve haklı-haksız cezaevine giren insanlar…
En can alıcı soru da şu: Böyle mi olmalıydı?

Hayır, böyle olmamalıydı.
Yol, köprü, toki evleri gibi belediyeciliğe aşırı önem vermek yerine; kültüre, dine ve insana önem verip, insana yatırım yapılmalıydı.
Tek bir cemaatin borusunu öttürmesine müsade etmek yerine; ülkedeki bütün dini (İslam, Hristiyan, Yahudi) yapıların ve dini grupların temsilcileri bir çatı altında bir araya getirilerek HUKUK ve BİLİM temel alınarak müfredatlar hazırlanmalıydı.
‘Kafirin küfrü onun hukukuna tecavüzü mübah kılmaz’ (M. Hamdi Yazır) prensibi ile HUKUK temel alınarak Din ve Hayat çalıştayları oluşturulmalıydı. Buradan çıkacak fikirlerle oluşturulan eserler bütün dini yapılar tarafından benimsenmeli ve uygulanmalıydı.
Bunlar hiç de zor işler değil.
Yeter ki, biz yaşanan olaylardan ders alalım. Samimi ve gerçekten ders alalım. Almadığımız için hala daha zinayı, yastık-yorgan muhabbetini, cinsel istismar iğrençliğini, hadım etmeyi konuşuyoruz.

Gerçekten de, 28 Şubat’tan 15 Temmuz’a Hukuk ve Devlet açısından neler değişti?

Sevgi ve Bilgiyle kalın.

CEVAP VER