Ahmet Altan’ın Paradoksu

0

“Bunları bir hapishane hücresinde yazıyorum. Ama hapiste değilim. Ben bir yazarım. Ne bulunduğum yerdeyim, ne bulunmadığım yerde. Beni hapse koyabilirsiniz ama beni hapiste tutamazsınız.”

Bu ifadeleri Ahmet Altan, sahiplerinden daha büyük bir hapishanenin, sakinlerinden küçük bir hücresinden bütün dünyaya iletince, binlerce mil uzakta bulunan bende de onunla buluşma ümidi ve heyecanı uyandırdı. Ne de olsa ben de bir yazar sayılırdım.

Ve anladım ki, insan olarak yaratılan bir varlık, gerçek insan olma yoluna girince, gittiği yollar ve başvurduğu araçlar farklı olsa da benzer hisleri duyar ve benzer bir kederi paylaşırmış. Bu devleşmiş insanlara mahsus bir hayat tarzı ve kadermiş. Ahmet Altan’ın Zenon’dan aktardığı gerçeği ben Bediüzzaman’dan öğrenmiştim. İki farklı zaman diliminde yaşamış iki farklı düşünürden benzer şeyleri duymak, farklı tedailere sebep oluyor ister istemez.

“Bize uzaklık ve yakınlık yok. Birimiz şarkta, birimiz garpta veya kabirde olsa yine istediğimiz zaman görüşebiliriz.” Bediüzzaman’ın bu ifadelerinden de cesaret alarak, tayy-ı mekân ve zaman eden Ahmet Altan ile buluşmaya cüret ettim. O hazretin sevdiği mekanlara gidersem, tesadüfen karşılaşmış gibi yapıp, onunla tanışıp konuşma fırsatı bulabilirim diye düşündüm. Ruhun bir faaliyeti olan fikir, ruh gibi zamanla ve mekanla sınırlandırılamıyor. Ruhlaşmış ya da fikirleşmiş, daha doğrusu “fikir” olmuş insanları da hangi mekân sınırlayabilir, hangi zaman durdurabilirdi ki?

Şimdi size söylemeyeceğim, ne zaman ve nerede buluştuğumuzu. Sadece aktaracağım konuştuğumuzu. Kısa bir tanışmadan sonra son mahkemeyi sorarak başladım söze. Ahmet Altan da “beni yargılamaya çalışanları tarih kürsüsüne çıkarıp yargıladım” dedi ve şöyle devam etti:

“Ben o gün oraya yargılanmaya değil yargılamaya gitmiştim.
(..)
Benim insanları cezalandıracak, hapse attıracak bir gücüm yok, öyle bir gücümün olmasını da istemem zaten.
Ama benim cinayeti ortaya çıkaracak, katillerin kimliklerini belirleyecek, kullanılan kanlı ve kalleş silahları sergileyecek, olanları dünyaya anlatacak ve işlenen suçları kayda geçirecek bir gücüm var.
Yargılamak, hapse atmak yetkisine sahip olmak değildir.
Yargılamak, gerçekleri kanıtlarıyla anlatmaktır.
Her dürüst insan bu hakka ve yetkiye sahiptir.
Ben de bu yetkiyi kullandım” dedi.

Toplum bunca haksızlığa ve zulme neden rıza gösteriyor, diye sordum. Simasında acı bir tebessüm belirdi, önce. Sonra mustarip bir hale büründü. Belli ki ıstırabı kendisi için değildi. Bundan dolayı mı bilmem birden yüzünü memlekete döndü ve şöyle hitap etti:
“Ey kavmim…
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine.
Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın.
Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın…
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıtını.
Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını, ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına…
Tanrıya yakarır, ama firavunlara taparsın.
Musa Kızıldeniz’i açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.”

Hem üzgün hem de öfkeli idi bu nutku söylerken. Onu dinlerken oturduğumuz mekânı bir ölü evi sessizliği kaplamıştı. Birkaç soru daha sormaya niyetlenmiştim ki, o aniden yerinden kalktı ve bir emri vaki yapar gibi tokalaşarak kalabalık caddede kalabalığa karışarak gözden kayboldu.

Belli ki başka dostları ile buluşmaya gidiyordu…

Doğrudan iletişim için: @aagcakulu

CEVAP VER