Düşeriz, kalkmasını da iyi biliriz

0

8 Mart Dünya Kadınlar Günü arifesinde Hülya Avşar’ın TV programında ‘Ben şeyciyim. Erkek çalışsın, kadın evde çocuklarını kendi büyütsün, yemeğini yapsın, kocasını karşılasın’ diye yaptığı açıklama sosyal medyada büyük tepkiyle karşılandı. Avşar kızı sözlerini erkek egemenliğine methiyeler düzerek noktaladı. Sohbet sırasında karşısında oturan konuğu Mehmet Aslantuğ’un kendisine verdiği yanıt ise tüm kadınlar adına yapılan savunmaların en güzeliydi diyebiliriz:
‘Bunu işte şöyle formüle etmek zorundayız. Bu erkeğe de anlam katar kadına da…Bu duyguları koruyalım ama kadın evinde üretimden çekilip bütün istikbalini bir adamın vicdanına, aşkına, samimiyetine, günün sonunda bir gün aklının karışmasına yanılgılarına bırakmamalı.’
Hülya Avşar bugüne kadar kendi PR’ını kendi yapmış akıllı bir kadın olarak sarf ettiği bu sözleri de kolaylıkla lehine çevirmeyi iyi bilir. Zira her röportajında altını çizmiş olduğu ‘Reklamın iyisi kötüsü olmaz’ mantalitesini şiar edinmiştir. Baksanıza günlerdir ismi gündemden düşmediğine göre başarılı olmuş gibi görünüyor. Eminim keyfine diyecek yoktur.
Ayrıca yıllardır hayatına girip çıkan erkekler olmasına rağmen işini gücünü bırakmadan kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kadının bu tür açıklamalar yapmasını anlamak ise hayli güç. İnsan kendini ‘Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu’ demekten alamıyor.
Anadolu’da okuma yazma bilmeyen kadınların yaşadığı, kız çocuklarının çoğunun ilkokuldan sonra okula gönderilmeden küçük yaşta evlendirildiği büyük kentlerde ise kadınların hâlâ çok küçük bir kısmının ekonomide aktif olarak görev aldığı bir ülkede ekran önündeki isimlerin bu tür açıklamalar yapması abesle iştigâldir.
Aslında asıl sorulması gereken soru şudur: Erkek egemenliği altından tam anlamıyla çıktık mı ki, girelim?
Kadınların yıllarca erkekler tarafından ‘eksik etek’ ‘saçı uzun, aklı kısa’ denilerek aşağılandığı, zimmetine geçirilmiş mal gibi görülüp ‘Ya benimsin, ya kara toprağın’ bakış açısıyla cinayete kurban gittiği bir ülkede yaşamaya çalışıyoruz.
Araştırmaların yükseköğrenim görmüş olan erkeklerin bile eşlerine ‘yemeğin tuzu az, çorba neden ılık’ diye sudan bahanelerle şiddet uyguladığının tartışıldığı bir toplumda erkeğin egemenliği altına girmek isteyen bir kadını anlamak mümkün değil.
Hülya Avşar’ın imrene imrene bir kaldığı evde yirmi dört saat hiçbir ücret almadan mesai yapan kadınların emeklerinin yok sayılması da bilinen bir gerçek. Kadınlarımız yeri geldiğinde munis bir hemşire, gerektiğinde işini iyi bilen bir terapist, bi’ bakmışsın ortalığı nefis kokulara bürüyen usta bir aşçı, kimi zamanda evin eğlence işlerinden sorumlu müdür olsa da bunların karşılığında tek bir güzel cümle, yanağa kondurulan bir buse ile yetinecektir.
Toplum baskısı, aile baskısı nihayetinde koca dayatması derken kendine bir kimlik edinebilen şanslı azınlığın iş yaşamında yıllar yılı çalışıp çabalayarak kendine bir alan açabildikten sonra karşıt cinsten olan iş arkadaşları tarafından cinsiyetçi yaklaşımlarıyla baş etmek zorunda kaldıklarıysa gün gibi aşikâr.
Çok güçlü bir kişilik profili çizenlerin bile yükselmek için kendilerinden üst pozisyonda görev alan erkeklerin mobbingleri ve tacizleriyle uğraşmak zorunda kalmaları ise hiç şaşırtıcı değil. İş yaşamında herkesin başına gelebilecek başarısızlıkların ne hikmetse doğuştan gelen yapısal özelliklerimizle bağdaştırılması ise olağan bir durum.
Etrafımızı saran erkeklerin kaç çocuk doğuracağımızdan, etek boyumuza, çatalımızın görünmesinden, nasıl kâhkaha atacağımıza, bizleri tanımlarken bakire olup olmamamızın bile aşağılama vesilesi olduğu söylemelerinden artık bıktık usandık.
Terfi ederken sadece kadın olmanın bile dezavantaj olarak görüldüğü, aynı görevi üstlenip maaş alırken dahi eşit haklara sahip olmayan bir erkek hegemonyası içinde var olmaya çalışan kadınlarımızın kimsenin egemenliğine ihtiyacı yoktur.
Yüce Yaradan’ın yoktan var etme sıfatıyla taçlandırılan biz kadınlar yaşama diklenirken enerjimizi taa içimizde saklı duran o ilahî güçten alırız. Yol boyunca bize damarlarımızda dolaşan savaşçı kan kılavuzluk eder. Bahşedilmiş olan içgüdülerimizdir kötülüklerden korunmamızı sağlayan. Beynimizin kendine özgü yapısı sayesinde olaylara çok yönlü açıdan yaklaşabilme kabiliyetimiz eşsizdir. Doğanın bize bahşettiği anaç duygular nedeniyle yüreğimiz saftır doğru, yaşamın sert gelen yumrukları karşısında sendeler düşeriz ama inatla kalkmasını da iyi biliriz.
Yanımızda yürüyen kimse onun elinden tutar, öyle düşeriz yola. Koltuğunun altına sıkışmak şöyle dursun, kimse kimsenin yanında eğilip bükülmek zorunda da değildir. Başını gök kubbeye uzatan çınarlar gibi onurlu, vakur ve yan yana.

CEVAP VER