Bir romandan parçalar: Selim Usta’nın hikayesi (36)

0
Sinan Eskicioğlu
1974 yılında İzmir'de doğdu. İzmir İlahiyat'ta lisans eğitimini tamamladı. 2003 yılından beri Almanya'da yaşıyor. Çeşitli kuruluşlarda Din Eğitim ve Öğretimcisi olarak faaliyette bulunuyor. Yayınlanmak üzere kaleme alınmış çeşitli roman ve kitapları bulunmaktadır.

İzmir

‘Herkesin bilmişlik yaptığı, bilmiyorum kelimesinin unutulduğu bir yaşam tarzı.

Herkesin zengin gibi yaşayıp, fakir-zengin ayırımının görünüşte ortadan kalktığı bir hayat.

Selim, eski model arabasına binip İzmir’e doğru yol alıyordu.

Nadiren giderdi İzmir’e.

Şehrin kalabalık oluşu, insanların koşturmacası, her zaman yorardı onu.

Ne kadar sevse de, modern hayatın şehri ve insanları boğuyor olmasını hazmedemiyordu.

Şehre indiği zaman, aynı tip giyim tarzını, aynı tip dükkanları, aynı tip hayat anlayışını görmek garibine gidiyordu.

Kadınlara benzeyen erkekler, erkeklere benzeyen kadınlar…

Herkesin bilmişlik yaptığı, bilmiyorum kelimesinin unutulduğu bir yaşam tarzı.

Herkesin zengin gibi yaşayıp, fakir-zengin ayırımının görünüşte ortadan kalktığı bir hayat.

Herşeyin internet ve akıllı tetefon olduğu, kartpostal almak için dükkan dükkan gezmek.

Ve insanların ‘akıllı telefon varken, ne kartpostalı yaa’ tepkileri.

Yaya geçidinde yeşil yansa da, yayalara bağırıp çağıran sürücüler…

Her an patlamaya hazır, kavgaya ramak kalan tartışmalar ve sinir küpü insanlar..

Gelirlerini hesap etmeden alınan onlarca kredi kartları ve tezgahlarda dolup taşan pos makinaları…

Herkesin bir yerlere yetişme koşturmacası ve bu koşturmacada sürekli hayatlarından şikayet etmeleri…

Deli gibi alışveriş yapanlar ve aynı zamanda parasızlıkdan şikayet edenler…

Çift olacak kadar yeterli kadın-erkek sayısına rağmen, genelin tek ve yalnız olması…

Dizilerdeki on dakikalık absürt romantizmi arayan genç kızlar…

Hayallerini Kate Upton’ın süslediği, kızlarda onun özelliklerini arayan genç erkekler…

Erkeklerin sarışın kadın hayranlıklarından dolayı, saçlarını sürekli sarıya boyatan naylon sarışın kadınlar…

Selim’i daha önce de rahatsız eden şeylerdi bunlar.

Yıllar geçtikçe rahatsızlığı daha da artmıştı.

İnsanların düşünmeden yaşamaları, kendi benliklerini internet ve sosyal  medyada unutmaya çalışmaları, daha da garip gelmeye başlamıştı.

Konak meydanına yaklaştığında, şehrin ne kadar değiştiğine bir kere daha şahit oldu.

Modernliğin ve gelişmişliğin göstergesi kabul edilen devasa binalar kaplamıştı her yeri.

Her geçen gün daha da artan esnaf kültürü katliamı rahatsız ediciydi.

Alış-veriş merkezi çılgınlığı, herkesi hakimiyeti altına almıştı.

Belki yirmi yıl sonra insanlar farkına varıp, pişman olacaklar ama o zaman iş işten geçmiş olacaktı.

Arabasını park ettikten sonra, her zaman kartpostal aldığı dükkana gitti.

Kırmızı renkli, daracık pantolonuyla tezgahtar çocuk güler yüzle karşılamıştı Selim’i.

-‘Hoşgeldin Selim abi, her zaman olduğu gibi on tane saat kulesi kartlarından mı?’

Selim: -‘Evet, her zamanki gibi.

Sende de her zamanki aynı moda mı?

Paçaları dar, kızların giyimini andıran renkli pantolon…

Ütülememek için seçilmiş salaş tişört modası.

Değişmedi yani daha hmm?’

-‘Selim abi, biz senin gibi Akl-ı Selim olamıyoruz, n’aparsın.

Moda nereye biz oraya. Artık modern bir hayat var. Artık senin gibi kartpostal alan kimse yok.

Sen kabul etmesen de, hayat böyle artık abi’.

-‘Evet, haklısın, hayat artık böyle.

Çoğunluğun yaptığı yanlış olsa da, yanlışlığı irdelenemez. Çünkü aynı hatayı herkes yapıyor. Sen de haklısın.

Sen benim kartlarımı ver, bir de onların zarflarını. Ücretini ödeyip, gideyim’.

Selim, kırtasiyeden çıktıktan sonra soluğu her zamanki gibi Kızlarağası hanında almıştı.

Eski dostu Sargis’in ikinci kattaki dükkanı, onun için sığınılacak bir limandı.

Gümüş el sanatlarıyla ilgilenen ve yıllardır dükkanında harikalar yaratan Sargis, demir korkuluklu küçük penceresinde Selim’i gördüğünde yüzü gülmüştü.

Otuz yıllık dostlukları boyunca, Selim ona uğramadan ayrılmazdı çarşıdan.

Sargis de bunu bilir ve her gelişinde takılırdı.

-‘Geçen gelmişsin çarşıya, bana uğramadın ama.

Haberini aldım’.

-‘ Evet, geldim.

Kaç yıldır uğrarım, ne bir yemek ne bir ziyafet.

Uğramaya gerek yok dedim ve gittim’.

İkisi birkaç yıldır aynı konuşmayı yapmaya alışmışlardı.

Selim, Sargis’in evde kimseye böyle takılamadığını bilir ve onun bu takılmalarına aynı şekilde karşılık verirdi.

İkisi de bilirlerdi, birbirlerine ne kadar değer verdiklerini.

Bu dostluk; nedensiz, amasız, menfaatsiz, salt bir dostluktu.

‘Neden aramadın, hani arayacaktın, en son ben aradım’sız bir dostluktu.

En son bırakılan yerden tekrar devam eden konuşmaların olduğu bir dostluktu.

Sargis, megafondan kahveleri söyledikten sonra, hemen konuya girdi.

-‘Selim, bunlar neden illa da İzmir’i almak istiyorlar? Sen çalıştın bunlarla, nedir bu inadın sebebi?’

-‘Güç. Güçlü olma isteği.

Benim çalıştığım zamanlar çoktan geçti Sargis.

Hayat her gün yenileniyor, değişiyor.

Bu değişim olumlu da oluyor, olumsuz da. Her yeni gün bize yeni şeyler getiriyor.

Bak eskiden sığınmacı konusu yoktu, bugün var. Bakalım, daha neler nele gelecek?’

Yapay zeka, robotlar, Mars’da yaşam, uçan arabalar, yürüyen kaldırımlar, yıldırımın enerjiye çevrilmesi, okyanus dibinde alternatif yaşamlar,  tablet haline getirilmiş yemekler, bunlara rağmen mutlu olabilen insanlar yada yok olan insan nesli…

Artık sohbet de edilmiyor. Sana gelirken avludan geçtim. Avluda onlarca insan birlikte oturup, akıllı telefonlarından ayrı ayrı konuşmalar yapıyorlardı.

Ne bunların İzmir’i alma inadını, nede bu inadın arka planını düşünen var. Herkes robot gibi, ne denirse onu yapıyor. Gençlere mücadele edin deniyor, sorgulamadan her yeri yıkıyorlar, yakıyorlar.

Neden?

Yeter ki, baştaki gitsin.

Gençlere İzmir alınacak, çalışın deniyor, koşturuyorlar. Yeter ki, İzmir inadına alınsın.

Ama hepsi de özgür sözüm ona. Üçüncü ihtimallere inanan, bunun için uğraşanlar olmasa, korkum vücudumu kaplardı’.

-‘Kartları almaya mı indin şehire?’

-‘Evet, az önce aldım kartları, sana uğrayıp, döneceğim Urla’ya’.

-‘Toplantı nerede? Bu sefer de mi yemeklerimiz ve yemek kültürümüz?

-‘Ankara’da.

Evet, değişir mi, neden lokanta işletiyoruz. Ortadoğu yemek kültürü ve sağlıklı beslenme’.

-‘Dikkat et kendine.

Tam cadı kazanına döndü oralar.

Güvenlik konusunda nasıl önlemler alınıyor biliyorsun, ama gene de sağol’.

Kahvelerini yudumlarlarken, ikisi de düşünceye dalmışlardı.

Selim, Sargis’in evinde sorunları olduğunu biliyor ama kendisi anlatması için sormuyordu.

Kızı, eşinden ayrılmış ve iki çocuğuyla babasının evine dönmüştü.

Küçük kızı, erkek arkadaşıyla birlikte, yaşamak için Fransa’ya gitmişti ve kaç yıldan beri haber alamıyordu.

Büyük oğlu zaten yıllardır Amerika’da yaşıyordu.

Arayıp sormadığı bir yana, Türkiye aleyhine çalışmalarda bulunması Sargis’i çok daha üzüyordu.

Bunların hiçbirisini anlatamayan Sargis, yaşadığı üzüntüleri her geçen gün ağırlaşarak vücudunda hissediyordu.

Selim’i tedirgin eden de buydu.

Kendisini üzmesi ve ani bir kalp kriziyle ölmesinden korkuyordu.

Bu yüzdendi beklemesi, susması, belki konuşur, anlatır ve biraz olsun rahatlar diye düşünmesi.

-‘Ankara’ya gitmeden önce tekrar gelirim.

İstersen Urla’ya gel erken bir vakitte, balığa çıkalım, hem biraz da hasbihal ederiz’.

-‘ Bakalım artık Selim.

Yaşlandık, akşama eve varınca oturup kalıyorum.

Ama ne zamandır istiyorum, biliyorsun.

-‘Ne zamandır istediğini bildiğimden söyledim.

Artık ne zaman sana uyarsa dostum.

Ben izninle kalkayım, akşam için lokantada hazırlıklar olur, çocukları yalnız bırakmayayım’.

Selim, Sargis’den ayrıldıktan sonra, aynı insanları gözlemleyerek otoparka doğru giderken, hemen önünde iki gencin tartışmalarına şahit olmuştu.

Pek karışmak istemese de, hararetli tartışmanın kavgaya dönüşeceğinden emindi.

Bir anda yumruklar uçuşmaya, küfürler sokağı doldurmaya başlamıştı.

Açık otoparktaki yer kapma sorunu kavgaya dönüşmüş ve insanlar sanki film izler gibi kavga eden iki gence bakıyorlardı.

Selim, birkaç pratik el hareketiyle iki genci de ayırıp, onları etkisiz hale getirmişti. Bu durum, izleyiciler için hoş bir durum değildi tabii ki.

Sanki izleyiciler Selim’in bu  hareketine tepki göstermişlerdi.

Arenada savaş gösterilerini izleyen kalabalığa dönen insanlar, çocukluklarından gelen şiddet alışkanlığını devam ettiriyorlardı.

Bir an evvel insanı boğan şehirden uzaklaşmak gerekiyordu. Selim, arabasıyla çevre yoluna çıktığında bir rahatlama hissetti.

Anormallikleri, koşturmacası, telaşı ve şiddet seviciliği ile kocaman şehir arkada kalmıştı.

İnsanların şiddete bu kadar yatkın olmalarının nedenleri nelerdi acaba diye düşündü.

Bu insanlar eskiden de, çocukluklarında da şiddet görmüşlerdi, şimdi de.

Neden bugün bu kadar ortaya çıkıyordu?

Olumsuz şeyleri bu kadar düşünüp de, olumsuz olmaya gerek yok deyip, sağında uzayıp giden masmavi denizin keyfini çıkarmanın daha iyi olduğuna karar verdi.

Urla’ya vardığında hemen lokantaya gidip, kartları hazırlamak istedi. Bir an evvel postaya vermek gerekiyordu.

Bir ay zaman kalmıştı.

Ankara’daki salonu kiralama işlemi ve hazırlama sorun değildi ama Ortadoğu’daki sıcak gelişmeler açısından zaman önemliydi.

Yol üzerindeki her zaman uğrayıp, hal-hatır sorduğu ihtiyar insanlar aklına gelmişti.

Bugün onlara uğrama günüydü, bir an bunu hatırladı ve arabayı yavaşlatıp sağdaki ilk evin önünde durdu.

Ayşe teyze,

Mustafa amca,

Helen teyze,

Daniel amca,

Fikret dayı…

Sevgi ve Bilgiyle kalın.

CEVAP VER