Küresel Bahane Siyaseti

1

Dünya üzerinde bir kargaşa furyasıdır gidiyor.

Uzun yıllardır süregelen, siyasi, ekonomik ve toplumsal değişimler, küreselleşme ile birlikte zaten var olan emperyalist mücadeleler, son yıllarda üzerinde en çok tartışılan, fikirler üretilen, farklı anlam ve değerler yüklenen, çok farklı tanımlamalara, nitelemelere ve de suçlamalara da konu olan kavramların en başında yer almayı sürdürmektedir.

Bu “emperyalist” tabirine uygun görülen süper devletler ile bazı büyük devletler kadar, daha geride durur gibi yapan ama aynı amaçlar uğruna politikalarını sürdüren başkaca devletler de var malumunuz.

Buradaki amaç farkı, sadece yayılmacılığın boyutlarını ve içeriğini değiştirir gibi görülmesi sanırım.

Küreselleşmenin, özellikle de iletişim teknolojilerinin hayatımızın her alanında olanca gücü ve etkisi ile yer alması, bir yandan da medya aracılığıyla dünyaya olumlu yanları empoze edilirken, diğer yandan bitmek tükenmek bilmeyen bazı inanç, etnik ve bölgesel sorunları yeniden ortaya çıkarılmaktadır.

Ve başta İsrail olmak üzere BOP ile birlikte şekillendirilmeye çalışılan bir yeni dünya düzeni…

Ülkelerin siyasal yaşam şekilleri ve ideolojileri, ülke idarelerindeki ve bölgesel ihtilafları, çatışmaların, ideolojik ve yönetimsel farklılaşmanın yeniden alevlenmesi, yaşayan bir dünyadaki olumsuzlukların da hiçbir zaman bitmeyecek olması…

Küreselleşmenin; “yeni dünya düzeninin en önde gelen ideolojik önermelerinden biri olan minimal devlet, refahdevletinin tasfiyesini ya da en azından ciddi ölçekte daraltılmasını ifade etmektedir” diye görüşler ortaya atılarak da tanımlanmasıyla birlikte, ‘refah devleti’ sözünün, mevcut sistemde gerçekte ne kadar refah içinde oldukları da ayrıca tartışılmalıdır sanırım!

Ya da bu refahtan paylaşımı, kimler ne şekilde almakta, kimler ise sadece bu refah payının paylaşımını beklemektedirler?..

Devletin sosyal ve ekonomik işlevlerinin bir şekilde tasfiye edilmesine ve devlet tarafından daha önce üretilen yatırım, mal ve hizmetlerin, yeni pazarlar oluşturulmaksızın, özelleştirilmek suretiyle yok edilmesi, tarımdan hayvancılığa, eğitimden sağlığa, teknolojiden sosyal hayata, dönüştürülen her şeyin neye hizmet ettiğine dair bir kargaşayı da beraberinde getirmektedir…

Acaba, devlet ve demokrasi arasındaki ilişki kadar, devlet ve küreselleşme arasındaki ilişkilerin sürdürülemezliği, uluslararası toplumlarla olan ekonomik, siyasal ve sosyal ilişkileri de kutuplaştıran, bütün politikalarını iç kaygılar ve güç mücadelelerine adayan, kendini dış dünyadan soyutlayan bir yeni düzen kurulmak mı istenmektedir…!

Öyle ki, uzak geçmişi unutturmak istercesine, yakın geçmişi korku kültürü haline sokma çabalarıyla, küreselleşmenin yerel kültürleri ve geleneksel bağların çözülmesine, milli ruh ve vicdanların belirleyiciliğini azalttığına dair siyasi söylem, eylem ve politikaların da çoğaltılan varlığı ile acaba neler amaçlanmaktadır?

Ülke nimetleri üzerindeki bölüşümün yeni bir dönüşüm içine girdiğine dair gözler önündeki uygulamalar, “hanedanımsı” görüntüler, toplumumuzdaki sürtüşme, kutuplaşma ve ötekileşmenin daha da sert ve kalıcı hale getirilmesine nasıl bir anlam yüklemek gerekir ki acaba?

Bir de küreselleşmenin Türkiye siyaseti üzerindeki etkilerini de irdelemek gerek galiba..

Bazı etnik kimlik sorunları, inanç temelli olarak yeniden mi alevlendi?

Yoksa alevlensin diye mi küreselleşme bahane edildi ve hatta henüz açıkça dillendirilmese de, yerel yönetimler seviyesinde daha fazla dile getirilse de, başka etnik kökenlilerin kayırılmaları süreci başlatıldı…!

Ülkemizde yıllar boyu yaşanan, tam tanımı hala yapılamayan bir “kürt sorunu” veya “kürt vatandaşlarımızın sorunu” yok muydu? Peki, biz şimdiki sorunlarımızı küreselleşme çabalarının sonucu olarak mı göreceğiz? Elbette ki hayır..

Arap baharı diye başlatılan ve sürdürülenlere, Afrika ülkelerinde yaşananlara ne demeli?

Buralarda yaşananlar, bölgesel sorunların yeniden ortaya çıkmaya başlamasına mı ön ayak oldu? Yoksa, onlar da mı küreselleşmenin bahanesi oldu?

Sanırım her ikisi de geçerli…

Eğer, dış dünyaya kendini kapatan, dünya yüzeyinde iletişimi ve etkileşimi olmayan, karşılıklı ekonomik, sosyal ve siyasal alanlarda alışveriş yapamayan bir ülke olmuş olsak, belki yaşadıklarımıza farklı anlamlar yükleyebiliriz…

Ama ne yakın coğrafyamızdan, ne de dünyada yaşanan gelişmelerden etkilenmeyen bir ülke olmadığımız da bir gerçek..

Hatta ilgisiz kalamayacağımız gibi tarihsel bir gerçekliğimiz de var..

Gerçi son yıllarda bu gerçeklerden saptığımız, Ege’deki adalarımız başta olmak üzere, Kıbrıs’ın adeta gözden çıkarıldığına dair siyasi söylemleri, uyarıları da hatırlatmadan edemeyeceğim.

İçinde olduğumuz yüzyılın gereklilikleri, bize tarihin herhangi bir bölümü ile kıyaslanamayacak şekilde hızlı ve inanılmaz ölçüde değişimlerden geçtiğimizi de gösteriyor.

Bizim de bu gelişmelerden etkilenmememiz, kendimizi soyutlamamız düşünülemez elbette ki..

Her değişim süreci ve krizler, içinde bulunulan şartlara göre de yeni imkanlar ve fırsatlar olarak karşımıza çıktığından, bu fırsatları ülkemize kazandırmakla sorumlu olanlar, siyaset kurumu, yerli yatırımcılar, iş adamlarımız ve müteşebbislerimizdir.

Sorumlu olanlara düşen ise bu fırsatları iyi analiz edebilmek ve ülkemizin imkanları haline dönüştürerek yeni kazanımlar elde edebilmektir.

Tabii, 24 Haziran ve 8 Temmuz’da sandığa gidecek olan seçmenlerin sorumluluğunu da unutmayalım, unutturmayalım!

24 Haziran seçimleri ve sonrasının, ülkemizin siyasi, ekonomik, yargısal, kültürel, gelecek eğitimimiz ve özellikle özgürlüklerine alışkın bir toplumun sosyal yaşam gelecekleri ile, en önemlisi de diplomatik alanda ne gibi bir yeniliklere savuracağını açıkçası çok merak ediyorum..

1 YORUM

CEVAP VER