Oruç ayının sunduğu fırsat

0
Mehmet Tekelioğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi Makina Fakültesi Uçak Bölümü mezunudur. Dokuz Eylül ve Celal Bayar Üniversitelerinde Makine Mühendisliği Bölümlerinde çalışmıştır. Sakarya Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi Kurucu Dekanlığında bulunmuştur. Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucular Kurulu Üyeliği, İzmir Milletvekilliği, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Üyeliği, Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Başkanlığı ve Türkiye - Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Türk Grubu Üyeliği yapmıştır.

Oruç, kendimize çekidüzen vermek için büyük bir fırsat sunuyor. Hem bireylere, hem topluma… Ne kadar değerlendiriyoruz bu fırsatı acaba?

Elbette bu, yalnızca fertlere yönlendirilen bir soru olmamalı… Soru, toplum ne kadar değerlendiriyor bu fırsatı diye sorulursa belki daha anlamlı olur. Ancak toplumun bu fırsatı ne kadar değerlendirdiği bahsinde her birimiz fert olarak sorumluyuz. Bu sorumluluğu ne kadar yerine getiriyoruz, ya da yerine getiriyor muyuz; üzerinde durulması gereken husus budur.

Ramazan ayının sunduğu fırsat toplumun içinde bulunduğu hal göz önüne alındığında çok daha önem kazanıyor. Kiminle konuşsanız toplumda ahlak problemi olduğundan söz ediyor, yolsuzluktan ve rüşvetten söz ediyor, yalakalıktan söz ediyor, gözü kapalı yandaşlıktan söz ediyor, liyakatin ve ehliyetin göz ardı edilişinden bahsediyor, rüşvetten söz ediyor, tefecilikten ve faizcilikten söz ediyor. Kimileri yasaklardan söz ediyor. Başka birileri deizmin tehlikelerine dikkat çekiyor.

Milletvekillerine ait bir mesaj grubunda iktidar partisinin milletvekilliğini de yapmış bir arkadaşımızın daha birkaç gün önce pek çok takdir de alan düşüncelerine bakalım: “Bugün toplumlarda, temel insan hakları kabul edilen ehliyet ve liyakati esas alma, eşitlik, açıklık ve objektiflik, adaletten sapmama, emaneti ehil olana verme, kim olursa olsun hak sahibini önceleme inanç değerlerimizin sıralamasında gerilere düşmüşse, sorun büyük demektir.”

Bu sorunların varlığını inkâr mümkün değil. Keşke ‘evet, bunlar var ama gittikçe azalıyor toplumumuzda’ diyebilseydik, en azından bir teselli kaynağı bulmuş olurduk. Azalmıyor maalesef, gittikçe artıyor. Bu kanaat oldukça yaygın… Muvafıkında da var bu kanaat, muhalifinde de…

Böyle şeyleri sadece keyfiyet itibariyle değil kemiyet itibariyle açıklama kaygısında olanlar var. Bunlardan biri geçen yıl yazılarımdan birinde bahsettiğim MAK Danışmanlık firmasının araştırması. Araştırmaya katılanların %33’ünün evinde Kur’an bile yokmuş. Ne kadar okunduğuna ilişkin rakamlar ise zaten can sıkıcı.

Bir diğeri muhtelif konuları İslamilik esasına göre değerlendiren endeksler.

Bernard Lewis gibi bazı yazarların İslam’ın serbest piyasa ekonomisini teşvik edici değil ondan caydırıcı rolü olduğunu öne süren iddialarına cevap teşkil edecek bir çalışma öncesinde İslam ülkeleri diye nitelenen ülkelerin ne kadar İslami olduğunu araştırma ihtiyacı duyanlar olmuş. Araştırmanın hedefleri arasında dini yorumlayış tarzı mı ülkelerin ekonomik, siyasi ve sosyal manzarasını etkiliyor, yoksa bu faktörler mi dini yorumlayış tarzını etkiliyor sorusuna cevap aramak da var.

Bu araştırmalardan çok bilineni George Washington Üniversitesi hocalarından S. S. Rehman ve H. Askari tarafından 2010 yılında yayınlanan iki çalışma. 

“İslam ülkeleri ne kadar İslami”

Bu çalışmalardan birisi “How Islamic are Islamic Countries?” adını taşıyor. “İslam ülkeleri ne kadar İslami” diye çevrilebilir Türkçeye. 208 ülkenin İslami prensiplere ne derece sadık olduğunu ekonomi, hukuk, yönetim, insan hakları ve siyasi haklar ile uluslararası ilişkiler bazında değerlendirmişler. Kur’an ve hadis öncelikli kılavuzları olmuş.

Bu sıralama İslam ülkeleri açısından iç açıcı değil. İlk üç sırayı Yeni Zelanda, Lüksemburg ve İrlanda almış. Finlandiya beşinci, İngiltere sekizinci, Amerika 25’inci, Japonya 29’uncu sıraya yerleşmişler. Sıralamadaki ilk Müslüman ülke Malezya ancak 38’inci olabilmiş. Tunus’un 83’üncü olduğu bu endekste Türkiye 103’üncü sırayı almış. Suudi Arabistan 131, İran 163’üncü olabilmiş. Düşünün, İslami prensipleri, Müslüman olmayan pek çok ülke bizden daha iyi tatbikat sahasına koyuyor.

Ekonomik İslami Endeks

Diğer çalışma ise yine aynı yıl yayınlanan “An Economic Islamicity Index (EI2)” adını taşıyor. Bunu da “Ekonomik İslami Endeks” diye çevirelim. Bu ikinci çalışmada yazarlar 113 ölçülebilir ekonomik İslami prensip etrafında yine yalnız İslam ülkelerini değil bütün ülkeleri teraziye çıkarmışlar.

İslam ülkeleri açısından burada da durum iç açıcı değil. İlk üç sırada İrlanda, Danimarka ve Lüksemburg var. İngiltere beşinci, Finlandiya sekizinci sıradalar. Amerika 15, Japonya 21, Almanya 26 numarada. Sıralamada İslam ülkeleri arasında en yüksek mertebeyi 33’üncü sıradaki Malezya almış. Kazakistan 54, Çin 62, Tunus 72, Suudi Arabistan 91, Pakistan 145’inci sıradalar. Türkiye 71’inci olmuş bu endekste.

Bundan sonra

Çalışmanın 2010 yılında yapıldığını söylemiştim yukarda. Aradan geçen sekiz yılın Türkiye ve İslam ülkeleri açısından müspet katkılar yaptığını söyleyemeyiz.

İki endekste de hukuken öngörülebilir, demokrasisi güçlü, serbest rekabetin devlet tarafından engellenmediği, hukuk sisteminin güven verdiği, açık ve şeffaf toplumların önde gittiği çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor.. Türkiye, bu yolu tutturmak gayesiyle bir taraftan kendi medeniyet birikimini harekete geçirmek, diğer taraftan Avrupa Birliği prensipleri etrafında hareket etmek için büyük gayret gösterdi. 15 Temmuz ve arkasından gelen Anayasa değişiklikleri ile akamete uğrayan bu çabanın yakın gelecekte tekrarlanmasını ümit etmeye devam edelim.

Sayılarla konuşabileceğimiz bir başka konuyu önceki ramazan ayında  Oruç ve Muhasebe başlıklı bir yazıda şöyle dile getirmiştim:

“Ali Bardakoğlu, Samsun’daki konferansta bir şey daha söylüyor: “Müslümanın en temel özelliği güvenilir olmasıdır” diyor. Şimdi buradan yola çıkarak “Dünya değerler araştırması” adlı çalışmayı esas alan Esen Çağlar’ın bir yazısına göz atalım. İşte ben bunları okudukça hüzne boğuluyorum. “Kişiler Arası Güven” bahsinde 100 kişi içinde kaç kişi “çoğu insana güvenebilirim” demiş acaba ve ülkelere göre bu nasıl bir sonuç vermiş. Türklerin yalnızca %8’i başkalarına güvenebilirim diyor. Bu oran Malezya için de düşük, %9. Birkaç ülke için daha verelim bu oranları: Rusya %26, Kore %27, Japonya %36, ABD %37, İsveç %63. / Şimdi burada bir duralım. “Müslüman, elinden ve dilinden emin olunan kimsedir” diyor Peygamberimiz. Biz ne hale gelmişiz de haberimiz yok… Kimselere güvenmiyoruz. Etrafa güven telkin edemiyoruz… Bundan daha acı bir hali tarif eder misiniz bana? Ben nasıl bir Müslüman olmalıyım ki başkalarına güven söz konusu olduğunda etrafımdaki Müslümanları güvenilir bulmayayım?”

2010 yılında İslamilik endeksinde yer alan bir kısım ülkelerin 2018 yılına ilişkin bazı ekonomik verileri aşağıdaki tablodan izlenebilir. Böylece bir mukayese imkânı bulmuş oluruz ve durumumuz daha berrak bir şekilde ortaya çıkar. Bu tabloda yer alan ekonomik verilerin haftalık The Economist dergisinin Mayıs sayılarından derlendiğini de ekleyelim.

Bu tabloya bakınca sizin zihninizden neler geçiyor, bilemem. Bana gelince, yüce dinimizin istediği ahlaki olgunluğa ve medeniyet seviyesine geldiğimizde bütün bu göstergelerin kavga konusu olmaktan çıkacağını düşünmekten kendimi alamıyorum.

Sözü biraz uzattık belki. Ama toplum olarak sorunlarımızı teşhis etmek ve çareler aramak zorundayız. Mübarek ay bize bunu bir fırsat olarak sunuyor. Kıymetini bilelim istiyorum.

Son söz rahmetli Üstad Necip Fazıl’ın olsun:

“Nur bize, Allah’ım nur! / Sen ol dersin ve olur!”

 

Doğrudan iletişim için: mtekeli35@gmail.com

CEVAP VER