Ramazan, Bayram, Birkaç Kelam

0

Rahmet, mağfiret, Cehennem’den kurtuluş ayı olarak tanıtıldı Ramazan ayı hep. Arkasından gelen Bayram için “kardeşlik ve barışma” günleri dendi. Biz de inandık. Peki, denenler, hayatımıza ne kadar yansıdı?

Ramazan’ı ve arkasından gelen Bayram’ı eskilerin ferdi ve içtimai, yeni neslin bireysel ve sosyal dediği iki perspektiften ele almak gerekir.

Gözlediğim kişilerde ve bende bir dinginlik ve muhasebe süreci oluşturdu Ramazan ayı. Mevsimin sıcak olması dolayısıyla tahmin ettiğim tedirginliği yaşamadım, çevremden bu manada bir yakınma da duymadım. İbadet, okuma, sorgulama, dostlara daha da yaklaşma, insanları anlamaya çalışma mevsimi oldu Ramazan ayı benim için. Beklediğim fiziki, biyolojik sıkıntıların hiçbiri uğramadı semtimize. Mevsim güzeldi, yediklerimiz lezizdi, insanlar samimiydi, aile fertleri ve akrabalar anlayışlıydı, insan – eşya ilişkisi sanki daha uyumluydu. Gece-gündüz, yer-gök arasındaki kozmik ahenk, insana dinçlik, sinerji, mana derinliği verdi.

İhtiyaç sahiplerine el vererek, yükümüzü hafifletmiş olduk Ramazan’da. Orucumuz, ruhumuzu teskin, nefsimizi terbiye ederken daha da insan olmanın hazzını duyduk sanki. Mabetlerle samimi olduk, hayatın içine çektik onları. Recep, Şaban ayında ılgıt ılgıt esen yel, Ramazan’da fırtınaya döndü, yüksek performansını otuz gün, özellikle akşam saatlerinde yeniden dirilişi teneffüs ettirdi bize. Yıllardır ötelediğimiz bazı insani ödevlerimizi yerine getirmenin huzurunu hissederken, kendimize geleceğe yönelik bir takım görevler de yükledik, “İnşallah gelecek Ramazan” diyerek.

Dışarıya bakarak söylenecek çok şey vardı elbet. Kendimle uğraşmayı tercih ettim. Kitaplarla, satırlarla, klavyeyle meşgul oldum. Aynaya bakarak kendimle yüzleştim, “Ben neyim, niçin varım, ne olmalıyım?” sorularını sordum, bu soruların cevaplarını aldım. Buna iç muhasebe de diyebiliriz. “Siz hiç akıl etmez misiniz?” sorusunun muhatabı olarak akıl edenlerden olmaya çalıştım. Başardım veya başaramadım; en azından bir görevi yapmış oldum.

Çocuklarımla, torunlarımla aynı zaman ve mekânda birlikte olup aynı iklimi teneffüs etmeye çalıştım. Bu birlikteliklerimiz onları sanal ortamdan kurtarsın, hafızalarında yer etsin, aile kurduklarında kendi çocuklarıyla bu güzelliği paylaşsın istedim. Dar çerçevede yedik, içtik, dua ettik, “Rabb’im huzurumuzu, ağız tadımızı artırsın” dedik.

Zekât, fitre gibi maddi ibadetlerimizle inancımızın sosyal sorumluluk yükünü kaldırmaya, taşımaya çalıştık. “Veren el, alan elden değerlidir” inancıyla, “Zenginin malında fakirin de hakkı vardır” düşüncesiyle maddi borçlarımızı ödedik, bu davranışımızın sosyal barışa zemin oluşturmasını ümit ettik.

İnancımız bir aylık yoğun temponun sonunda elde edilen hasılayı Rabb’imin takdirine bırakırken geleneğimiz, bunu “Bayram”la taçlandırmış.

Bayram, kaçış değil, birbirine varış olmalı; kopuş değil, kaynaşma olmalı; zenginle fakir arasındaki seviye farkını kaldırmalı, onları bir düzlemde buluşturmalı. Üstünlüğün; maddiyatta, mevkide, kariyerde olduğu algısını reddederek takvada olduğu anlayışıyla, maddi olarak aynı yerde, aynı fiziki görünümle dostlarımızla vedalaşacağımız, hesaba çekileceğimiz gerçeğinden dolayı, bize bir prova ortamı oluşturmalı.

Bayram, sadece bir ödül veya başarı belgesi alma günü değil, aynı zamanda geleceğe dönük bir “ahit” günü olmalı. Adaletli, hakkaniyetli olacağımızın, kalpleri kırmayacağımızın, bir âdemi âlem kadar değerli göreceğimizin, faniliğe gerçekten inandığımız için maddi çıkarlar uğruna kavga etmeyip kan dökmeyeceğimizin, büyüklere saygıda, küçüklere sevgide kusur etmeyeceğimizin sözünü vermeliyiz bayram günlerinde. O zaman bir muştu olur bayramlar; o zaman her gün, bayram olur.

Her ayın Ramazan, her gecenin Kadir, her sonun bayram olması, istersek, elimizde. Dünyaya gelmek kaderimiz, ancak dünya sahnesindeki oyunu, bir miktar, biz yazıp oynuyoruz. “Akıl edenler” doğru senaryoda doğru aktör oluyor, imtihanı kolay veriyor.

Hak edilmiş bayramlarımız kutlu olsun.

 

Doğrudan iletişim için: kadir@kadirdurgun.com

CEVAP VER