Yol Hikayeleri (5) Mardin

0

Yol hikayelerini Mardin seyahatimle şimdilik sonlandırıyorum. Yazılar için olumlu olumsuz çok mesaj aldım. Dersim’e gitmişken “1938’den nasıl bahsetmezsiniz?” diyen de oldu, harika bir anlatımla bizi bölgeyi gezmeye mecbur hissettiriyorsunuz diyen de. Hatırlarsanız son durağımız Mardin idi.

Mardin’e akşam varmıştık. İlk yazı için gece fotoğraf çekmiş ve nakıs anlatmıştım. O kısacık yazı bile Mardin’i zaruret hale getirmeye kafi geldi. Çok kişinin bu enfes tarihe şahitlik etmeye geleceğine eminim. Çok sevindiğim bir hareketlilik var Mardin’de. Yerli ve yabancı çok sayıda turist gördüm. Japon, Fransız, Kanadalı, Iraklı turistlere denk geldim. Yerliler ise ülkemizin neredeyse her ilinden.

“Turizm bu ülkenin sadece can simidi değildir, kurtuluşudur. 30-40-50 milyar ya da daha yüksek döviz kazanımlı rakamlara ulaşırsak, değil sarı saçlı tırlak Trump, babası feriştahı gelse, teğet geçer tırıs gider.”

Yazılarımda mesajları göme göme giderim. Yukarıdaki mesajlardan sonra Mardin’deki seyahatimize Kasımiye Medresesi ile devam ediyoruz. Bölgenin sıcağı kavurucu fakat nem olmadığından İstanbul’daki kadar boğucu değil. Gezi sırasında suyunuzu yanınızdan eksik etmeyin.

Akkoyunlu Hükümdarı Cihangir oğlu Kasım Padişah olarak Mardin’e atandığı zaman şehri onarmak için hummalı bir faaliyete başlar 1400’lü yıllarda.

700 yıllık bir tarihe sahip mükemmel mimari yapısıyla, nakış nakış süslenmiş, her köşesi ilim ve irfan kokan Kasımiye medresesi. Orada hem dini ilimler hem fenni ilimler icra edilmiş. Bu iki ilim sahası birbiri ile imtizaç etmiş. Medrese duvarlarında astronomi ve tıp bilimine ait simgeler mevcut. Resimlerle detaylara vakıf olacaksınız.

Rivayetlere göre Kasım Paşa burada katledilmiş. Paşa’nın kız kardeşi, Kasım Paşa öldüğünde kanlı gömleğini ağıtlar eşliğinde bu eyvanın duvarlarına sürmüş ve hala o duvarlara su döküldüğünde duvardaki kan izleri belli oluyor. Haricen bahçenin avlusundaki hayatı simgeleyen doğum, yaşam ve ölüm sulakları da hayatı enfes bir anlatımla yere kazınmış. Astronominin 700 senelik tarihine eşlik etmek isterseniz, eşsiz Mezopotamya manzarası da size göz zevki sunacak.

Medresede dünya tatlısı küçük bir kız dikkatimi çekiyor.

1985 yılında fotoğrafçı Steve McCury tarafından çekilen ve National Geographic dergisine kapak olan ünlü “Afgan kızı” Sharbat Gula (Şerbet Gula)’yı hatırlarsınız. Size en az onun kadar güzel Mardinli küçük kızı tanıştırayım. Bin defa maşallah dedirten yemyeşil gözleriyle, Cemile Taş…

Güzelliğinden nasiplenmek için, yanak yanağa fotoğraf çekiyoruz. Ona bakan, beni de görsün diye…

Medreseden sonra kahvaltı etmek üzere bir mekanda bekliyorum. Sürpriz birine denk geliyorum. Geçen dönem HDP vekili idi. Sevgili Mehmet Ali Aslan. Benim köyüme yakın köyleri. Dolayısıyla bizim köylü. O da benim gibi “Mıhalmi” yani Arap. HDP’nin geçen dönemki bileşenlerindendi. Bu dönem yer bulamamış. Anlatmak istedikleri var. Röportajımızı öteledik. Ve tabii ki meşhur yeşil Toyotası. Hatırlarsanız Kenan Sofuoğlu Lamborghini marka aracıyla, Mehmet Ali Aslan da yeşil Toyotası ile meclise gitmiş, bu konu çok konuşulmuştu.

Kahvaltıdan sonra Deyrulzafaran Manastırı’na geçiyoruz. Mardin Ovasına hakim bir noktada olan bu manastır, üç kattan oluşuyor. Manastır 5. yüzyıldan başlayarak farklı zamanlarda yapılan eklentilerle bugünkü haline 18. yüzyılda kavuşmuştur. Manastır, önce Güneş Tapınağı, daha sonra Romalılarca kale olarak kullanılmış. Romalılar bölgeden çekilince Aziz Şleymun bazı azizlerin kemiklerini buraya getirterek kaleyi manastıra çevirmiş. Burası önceleri Mor Şleymun Manastırı olarak biliniyordu. Mardin ve Kefertüth Metropoliti Aziz Hananyo’nun 793 yılından başlayarak büyük tadilatından sonra Mor Hananyo Manastırı olarak bilindi. 15. yüzyıldan sonra da Manastır’ın etrafında yetişen zafaran (safran) bitkisinden dolayı Manastır, Deyrulzafaran (Safran Manastırı) adı ile anılmaya başlandı.

Muhakkak görülmesi gereken bir yer daha. Safran çayı, Artuklu kahvesi, kara ve beyaz üzümler, incirler, hurma ezmeli kurabiyeler ve daha bir çok ürün buradaki cafede satışa sunulmuş.

Kiliselerin temizliğine, Papazların şıklığına, nezaketine, hitabetine hayran kaldım. Diyanete, İmamlarımıza mesajımdır. Camilerin temizliği, halıların kokusu, imamların özensiz kıyafeti, hitabet eksikliği gibi milyon tane olumsuz madde saymak mümkün.

Mardin Ulu Camii bu eksiklikten münezzeh. İkindi namazı için camiye vardığımızda pırıl pırıl avlusu, tertemiz şadırvanı, mis kokan halılarıyla ibadetinizde motivasyonu tavana vardırıyor. Camide duvara ankastre şekilde Peygamberimizin Sakalı Şerifi devamlı surette görülebilir vaziyette.

Camiye çok yakın sokaklarda bakır işlemeciliği yapılıyor. Resimlerde çeşitliliği görüyorsunuz. Aşırı sıcak, duman ve fiziki yorgunluk, bakır işlemeciliği için ücreti hak eden bir zahmeti barındırıyor.

Mardin’in sokaklarını arşınlıyoruz. Uzun boylu ve Guinness rekorlar kitabına adını yazdıran Selman Köse’den sonra en az onun kadar Mardin’in bilinen bir yüzüne daha denk geliyoruz. Uzun boyu, şalvarı ve kasketiyle meşhur Necmettin Aktay.

Ve eski Mardin’in daracık sokaklarına mal taşıyan ünlü hamalları. Fizikleri küçük fakat cep herkülü Naim Süleymanoğlu kadar kuvvetli bu isimler, emeklerinin hakkını alınteriyle hak edenlerden.

Mardin’in en ünlü küçük esnaflarından sabuncu İdris Kanza. Eski Başbakanlardan Ahmet Davutoğlu daha bir çok siyasetçi alışveriş etmiş kendisinden.

Tek kişilik berber dükkanı. Kubbeli mimarisi, eskitme taşları ile, günümüz teknolojisi yokken saçların kırpıldığı döneme gider gibi olursunuz.

Ve Abbara’lar, dokusal yapıtlar. Birbirine paralel uzanan sokaklarını bağlamaya yarayan geçitler.. Eski Mardin’in simgelerinden. Kubbeli mimarisi ile, dönemimizden eskiye götüren geçiş yolu gibi…

Mardin ile ilgili milyon şey yazmak mümkün. Bir pazar yazısı olması hasebiyle burada noktalıyorum.

Muhakkak gelin, görün. Gezdikçe tarihe şahitlik edeceksiniz. Burası dünyanın en büyük sit alanı olmalı. Her dönem ziyaret edilesi bu kent, sizi bekliyor…

NOT:

Yazıda dün kendisinden bahsetmiş ve “sevgili Orhan Miroğlu buranın turizm değerleri için bir çok girişimde bulundu” demiştim. Nezaket göstermiş ve bir cevap yazmış.

“Vekillik dönemi kısa sürdü, 25 ve 26. Dönem, toplamda üç yıl. Hendek çatışmaları, şehir işgalleri, vatandaşlarımızın yaşadığı korkunç mağduriyetler, can kayıpları, üç yıla sığdırdığımız iki seçim ve bir referandum, sonra 15 Temmuz gecesi. Mecliste geçen ve benim hayatımın o en uzun, tarihe şahitliğin gecesi. Sevgili Mardinlilere hizmetin onuruna daha doğru dürüst varamadan, her şey rüzgar gibi geçti, Kaleyi açamadık, UNESCO macerasında mutlu sona varamadık, vekillik bitti. Vekillik bitti ama siyasi hayat bitmedi, Mardin aşkı bitmedi. Kaldığım yerden devam edeceğim, bir ayağım Ankara’da ama bir ayağım da Mardin’de olacak ve bu satırları sana yolladığım şu öğlen vaktinde, seninle beraber Mardin’de olmayı, bir siyasi hikayesi bile olmayan, saçı boyalı bir inşaatçının liderliğinde anlaşılmaz bir hale gelen dünyamızı ve bu cennet vatanımızı bir akşam vaktinden başlayıp, sabah Mezopotamya ovasında şafak sökünceye kadar konuşmak isterdim.. İnşallah olur bir gün..”

İyi bir okurum olduğunu öğrenmiş oldum, bir yazar için en mutlu öğedir okunmak…

CEVAP VER