Paris’i Gezerken İstanbul’u Yaşamak

4

Değerli büyüğümüz Fehmi Koru ile eşzamanlı hastalanmak benim gibi biri için talih bile sayılabilir. Uzun süredir yazamadım. Sitemizin müdavimlerine bir açıklama eşliğinde özür borcumun da olduğunu düşünüyorum.

20 Eylül’de Dinamo Zagreb – Fenerbahçe maçını izlemek için Hırvatistan’a gitmiştim. Malum bizim açımızdan 4-1’lik ağır bir sonuç oldu. Yenilmiştik ama Hırvatistan’ı gezme fırsatını bulmuştuk. 1991 yılında bağımsızlığını ancak kazanmış bir ülke. Avrupa Birliği’ne alınmış ama gümrük birliği ve ortak para birimine geçmek için bekliyor. Daha doğrusu çalışıyorlar. Ben daha ziyade sokaktaki insanları tahlil etmeye ve anlamaya çalıştım. İnsanların mutlu ve huzurlu göründüklerine şahit oldum. Geleceğe umutla baktıklarını söyleyebilirim.

Daha 30 yaşına basmamış bir devletin vatandaşlarından bahsediyorum.

Hırvatistan’dan sonra Slovenya’ya da gittik. Başkent Ljubljana’da bir gün geçirdik. Slovenya da 1991’de bağımsız olmuş ve 2004’te AB’ye girmiş. Hırvatistan halkı için yaptığım değerlendirmeler bu ülke için de geçerli. AB vatandaşlarının neredeyse tamamında olan huzur ve sükunun buralarda da hâkim olması bir tesadüf değildir elbet. Bizimkiler arabaların arka camına “Huzur İslam’da” diye yazıyorlar ama İslam devletlerinde huzurun olduğu bir ülke gösteremiyorlar. İslam ülkelerinin vatandaşları “huzursuz bacak sendromu”na yakalanmış gibi hareket edip duruyorlar. Örnek isterseniz Türkiye’ye bakın derim.

Bir gün sonra Macaristan’ın başkenti Budapeşte’yi dolaştık. Tarihi yapıyı muhafaza etmişler. Betona kurban edilen bir şehir değil. Tika’nın restore ettiği Gül Baba Türbesini de ziyaret ettim. Her şey güzeldi ama Gül Baba heykelinin ölçüleri küçük olmuş. Sarıklı cübbeli bir çocuk heykeli gibi. Heykel en azından normal bir insan boyunda olabilirdi. Bence en kısa zamanda değişmeli.

Budin’i gezip de Tuna’dan bahsetmemek olmaz. Şehir güzelliğini Tuna’dan alıyor. Tuna sadece güzellik dağıtmıyor. Aynı zamanda tarih yolculuğuna davet ediyor. Direnmeseydim, beni de önüne katıp götürecekti. Tuna’yı izlerken ister istemez İhsan Şahin’in şu dizleri dilime pelesenk oluyor:

“Tuna ağlıyormuş bazı geceler,

Göğsünde kefensiz şehitler varmış.

Tuna ile vedalaşmak bu seyahatin en zor anı idi.

Bilahare Paris’e geçtik. Ben Paris’te iken onu İstanbul ile mukayese ettim. Bizim tarihe ve tarihi eserlere ne kadar vefasız olduğumuzu bir kez daha görme fırsatı buldum. İstanbul’un coğrafi, tarihi, kültürel güzelliğine dünyanın başka bir yerinde denk gelmedim. Bütün dünyayı dolaşmadım elbet, ama dünyanın önemli sayılabilecek çok yerini gezdim. Ama İstanbul güzelliğine denk başka bir şehir görmedim. Bu kadar güzel ama bir o kadar da vefasızlığa maruz bir şehir İstanbul.

Paris talihli. Çünkü sakinleri ona sahip çıkmış. Tarihi dokuyu muhafaza etmişler. Paris her sokağı ile Paris. Ama İstanbul öyle mi? Mesela İstiklal Caddesinin paralelindeki bir sokak da İstiklal midir? Ya da Süleymaniye veya Fatih Camii’nin bir arka sokağı nedir? Tarihi dokudan vazgeçtim. Ne kadar güvenlidir?

Bütün vefasızlığına rağmen İstanbul hala en iyi olmaya aday. Bir de vefalılarını bulunca eminim dünyanın yıldızı yine İstanbul olacaktır. Vatan özlemi bu olmalı; Paris’i gezerken İstanbul’u yaşıyorsunuz.

Paris’e gelip de burada, sıra selviler altında istirahat eden Yılmaz Güney’i ve hemşehrim Ahmet Kaya’yı ziyaret etmemek vefasızlık olurdu. Onları da ziyaret edip ruhlarına birer Fatiha hediye ettikten sonra Paris’ten ayrıldık.

Seyahat bitip de eve dönünce iki hafta süren ağır bir grip süreci yaşadım. Çok şükür onu da atlattık. Bundan sonra istikrarlı yazılara devam edeceğimi umuyorum.

 

Dilerim bağışlamışsınızdır.

Doğrudan iletişim için:  @aagcakulu

4 YORUMLAR

CEVAP VER