Arayışlar…

0
Mehmet Tekelioğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi Makina Fakültesi Uçak Bölümü mezunudur. Dokuz Eylül ve Celal Bayar Üniversitelerinde Makine Mühendisliği Bölümlerinde çalışmıştır. Sakarya Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi Kurucu Dekanlığında bulunmuştur. Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucular Kurulu Üyeliği, İzmir Milletvekilliği, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Üyeliği, Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Başkanlığı ve Türkiye - Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Türk Grubu Üyeliği yapmıştır.

İki gün önce Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Faruk Kaymakçı’nın bir konuşmasını dinledim. Konu “Türkiye’nin Avrupa Gündemi: Beklentiler ve Zorluklar” şeklinde belirlenmişti. Dinleyiciler bir Üniversitenin hocaları ve öğrencileriydi. Daha çok da uluslararası ilişkilere ilgi duyanlar gelmişlerdi.

AB Nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi olarak da görev yapmış olan Kaymakçı daha başlangıçta, Türkiye, AB ile ilişkileri sürdürmek zorunda dedi. Bu biraz kendi şahsi görüşü müydü, Dışişleri Bakanlığının stratejisi miydi, yoksa Türkiye’nin bundan sonra atacağı adımların bir ilk işareti miydi, bilmiyorum.

Türkiye’nin Avrupa gündeminde neler yoktu ki Kaymakçı’ya göre. Güvenlik meseleleri, ortak askeri harekâtlar, elbette bütün detaylarıyla göç sorunu, katılım öncesi yardım programındaki kesintiler, 15 Temmuz’a AB ülkelerinin yaklaşımı, terörist organizasyonlara ve teröristlere AB’nin özgürlük adı altında kucak açışı gibi pek çok başlık Türkiye’nin AB gündemini oluşturuyormuş. Vize serbestisini öncelikle ele alan Reform Eylem Grubunun çalışmalarına yeniden başlamasını da AB yolundaki kararlılığın bir alameti olarak gösterdi Bakan Yardımcısı Kaymakçı. Bunlar, elbette, AB ile ilişkilerin seviyesi ne olursa olsun, gündemden düşmeyecek konular.

Bazı şeyleri gözden kaçırmamak gerekiyor. AB, göç meselesi ile üyelik konusunu tamamen farklı konular olarak ele alıyor.

Kaymakçı, hukuk alanında bir reform için Dışişleri Bakanlığı olarak çırpındıklarını ve Adalet Bakanlığını zorladıklarını da belli belirsiz söyleme ihtiyacı duydu. Onu anlamakta zorlanmadım ben. İnsan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü, kontrol, denetim ve denge, kuvvetler ayrılığı, medya ve ifade özgürlüğü gibi konulara girmekten biraz kaçındı, elbette bunların öneminin farkında olarak kaçındı. Galiba ben de Avrupa Konseyi ile ilişkilerimizi sorarak onu biraz sıkıntıya soktum ama bir kastım yoktu. Kaymakçı, Konseyin istediği şartları yerine getirmeye başladığımızı söylemekle yetindi.

Avrupa Birliği prensiplerinin mutfağı sayılır Avrupa Konseyi. Konseyde Türkiye’nin yeniden denetim sürecine alınmış olması üzüntü verici elbette. Bu denetim sürecinden çıkmamızı sağlayacak anlayışa kavuşmadan, yani kuvvetler ayrılığı, özgürlükler, hukukun üstünlüğü konusunda ilerlemeler sağlamadan bu badireyi atlatmak zor. Bunu sağlamadan da AB yolunda bir ilerleme beklemek mümkün değil. Çünkü AB ile yeniden müzakerelere başlamak için denetim sürecinden çıkmış olmak neredeyse bir ilk şart mesabesinde.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın beyanlarından da anlıyoruz ki AB defterini yeniden açmaya dair bir niyet var. Bunun önemli göstergelerinden biri de Cumhurbaşkanının Meclisin yeni yasama yılına girişi münasebetiyle yaptığı konuşmada geçen şu cümleleri: “Çeşitli Avrupa ülkelerinden Türkiye’yle ilişkiler konusunda yükselen olumlu sesler, önümüzün aydınlık günlerinin müjdecisidir. İnşallah, yeni dönemde Avrupa’yla siyasi, ekonomik ve insani alanlarda gerçekten mesafe kat ettiğimiz bir sürece gireceğiz.”

Bakan Yardımcısı konuşmanın sonunda dinleyenlere üç soru yöneltti.

1 AB, Türkiye ve vatandaşları için yararlı mı?

2 Türkiye, AB üyesi olabilir mi?

3 AB, Türkiye’yi kabul eder mi?

İlk soruya cevabı kestirebilirsiniz, evet… İkinci soruda tereddütler baskındı. Üçüncü soruda daha da baskındı… Ancak konuşmacıya üçüncü sorunun eksik yönleri bulunduğunu hatırlatma imkânı olmadı… AB içinde Türkiye karşıtları olsa da genel bakışın düşmanca olmadığını ve kabul için sözün AB’de değil Türkiye’de olduğunu söylemek isterdim ben mesela…

Her ne ise Türkiye’nin AB arayışı sürecek gibi ama sancılı bir sürecin bizi beklediğini bilmek zorundayız…

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, TBMM’de Komisyona Bütçeyi sunarken “12 Eylül 1980 darbesinde bile olmayan ekonomik bir saldırı ile karşılaştık” demiş. Mademki bu yazının başlığını “Arayışlar” diye attık şimdi bana yardım edebilirsiniz. Ben, 12 Eylül 1980’de kimin ya da kimlerin nasıl bir ekonomik saldırısına maruz kaldığımızı bilmek istiyorum, bana yardım edecekleri arıyorum. Ben mi yanlış biliyorum, 12 Eylül’de biz kendi ayağımıza kurşun sıkmadık mı? Ne ekonomik saldırısı… Bir şey daha söylemiş Berat Bey, “saldırılar yabancı bir ülkenin başkentinde planlandı” demiş. Bu vahim bir tehlikeye işaret ediyor. Yeni bir saldırıya karşı gerekli tedbirlerin alındığını beyan ediyor Bakan Bey ama insan “bu başkenti bildiğinize göre nasıl bir tepki gösterdiniz bu düşmanca tavra” diye sormadan edemiyor. Bu konuda bir şey duyan var mı?

İkinci bir soru geliyor insanın aklına, eğer varsa, 10 Ağustostaki bu saldırıya karşı koyamayacak kadar ülkenin bünyesi niçin zayıflamıştı, sebep neydi? Böylesine bir güven kaybını hangi faktör üzerinden açıklayacağız?

İki önemli husus var: Üretimi artırmalıyız, üretim esaslı yeni bir ekonomik program üzerinde kafa yormalıyız, yeni yatırımlar yapacak kapasiteye erişmeliyiz. İnşaallah bunları gerçekleştirmede yeni yılın bütçe tasarımı yol açıcı olur. Fırlayıp giden kredi faizlerini, Hazinenin dolar üzerinden %7.5 gibi fahiş bir faiz oranıyla borçlanmasını, enflasyonu kontrol altına alma amacıyla yatırımların frenlenmesini görünce işimiz zor diyorum ama yine de ümidimi kaybetmek istemiyorum. Yabancı yatırımcıyı hukuken öngörülebilir bir ülke olduğumuza ikna etmenin şartlarını arasak olmaz mı? Arayan bulurmuş…

Milli Eğitim Bakanımız da derin arayışlar içinde. Anadolu Ajansının editör masasının konuğu olarak verdiği mesajlar içimizi ısıtıyor. Ancak niyet ile icraat her zaman at başı gitmiyor. Engelleri aşmak kolay olmuyor. Beşeri sermayeyi en verimli biçimde kullanmak zorunda olan bir ülkeyiz. Belki en büyük israf kaynağımız burada. Eğitimde sistem arayışları da bu yazının konusu olmayı hak ediyor.

Nihayet Kaşıkçı’nın cesedini arıyoruz. Cesedi ararken bari halimize çareler aramayı da ihmal etmesek…

Bir önceki yazıda İslam İşbirliği Teşkilatının Kaşıkçı olayı karşısındaki suskunluğunun üzüntü verici olduğunu söylemiştim. Hala bir ses yok. Bu teşkilatı ne insan hakları ilgilendiriyor, ne bir masumun hayatı, ne de buna benzer şeyler…

Yaşanmaya değer hayatı arıyoruz. Aramakla bulunmaz, ancak bulanlar arayanlardır. Ben aramaya devam ediyorum.

Doğrudan iletişim için: mtekeli35@gmail.com

CEVAP VER