Emekli müftü Mehmet Gündoğdu yazdı: “İslam insan haklarını koruma altına almıştır”

0

İslamda Evrensel İnsan Hakları

(10 Aralık 2018 Dünya insan hakları günü vesilesi ile kaleme alınmıştır.)

A-Tanımlar

Hak; “hukukun koruduğu menfaat” demektir.

İnsan  Hakları; “insana insan olduğu için, diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, milliyetine, sosyal statüsüne ve rengine bakılmaksızın tanınan haklar” şeklinde tanımlanır.

Ayrıca “insan hakları, insanın sahip olduğu özgürlüklerin belirgin ve kullanılabilir hale gelmesi” şeklinde tanımlanabilir.

B-Tarihçe

1-İslam’dan önce, İslam’ın doğduğu coğrafyada, insan hakları durumu

İslam’da insan haklarının önemini anlayabilmek için, İslam’ın doğduğu coğrafyanın, İslam’dan önceki durumuna kısaca bir göz atmak faydalı olacaktır. Şöyle ki:

Bütün dünyada olduğu gibi bu coğrafyada da kölelik en vahşi bir şekilde uygulanıyordu. İnsan onuru ve haysiyeti ayaklar altındaydı.

İnsanlar ırk ve renklerine göre farklı muamelelere maruz kalıyor, soy-sop üstünlüğü, yegane üstünlük ölçüsü kabul ediliyordu.

Temel hak ve hürriyetlerin hiçbiri yoktu. Din ve vicdan hürriyeti, mülkiyet hakkı, mesken edinme hürriyeti, fikir hürriyeti gibi temel hak ve hürriyetlerin hiçbirisi, sıradan bir vatandaş için söz konusu değildi.

İnsanlar inanç ve fikirlerinden dolayı olmadık zulüm ve eziyetlere maruz bırakılıyor, vicdanlar baskı altında tutuluyordu.

İnsanlar, kadınlar, çocuklar kaçırılıyor; hatta kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu.

Hukukta eşitlik, kanun hakimiyeti, cezaların şahsiliği ve kanuniliği gibi temel hukuki mefhumların hayal edilmesi bile imkansızdı. Hukukun temel prensiplerinden söz etmek mümkün değildi.

Devletler, monarşi ile idare edilmekteydi. Kral, hükümdar veya imparator, idare ettiği halk üzerinde tam bir yetki sahibiydi. İstediğini yapar, dilediği gerçekleşir,  kimseye karşı yaptıklarından hesap vermek zorunda değildi. Hatta bu yöneticiler tanrı veya yarı tanrı muamelesi görüyorlardı.

Bağımsız ve tarafsız bir yargıdan söz edilemezdi. Yönetim erkini elinde tutanların şahsi arzu ve emirleri kanun yerine geçer, aynı suçu işleyen farklı sınıflara mensup kişilere farklı cezalar uygulanırdı.

İnsanlar sınıflara ayrılmıştı. Kralların veya hükümdarın yakın çevresi, akraba ve hısımları (asilzadeler) imtiyazlı bir sınıftı. Bunun yanı sıra horlanan, hakları çiğnenen geniş bir halk kitlesi de ayrı bir sınıfı meydana getirirdi. Sınıflar arasında derin uçurumlar vardı.

Bu coğrafyadaki kadim medeniyetlerin İnsan hakları konusundaki tutumları üç aşağı beş yukarı aynı konumda  idi.

İşte insanlık böylesine karanlık bir tablo içinde iken, İslam dini insanlık tarihinin en büyük inkılabını gerçekleştirmiştir.

2-İslam Tarihinde modern İnsan hakları söylemlerinin ortaya çıkışı

İslâm toplumlarında insan haklarının ayrı bir söylem halinde ortaya çıkması son bir-iki yüzyılı aşmayan modern döneme rastlar.

Bu konuda üç önemli unsur rol oynamıştır:

Modern ulus devletin ortaya çıkışı,

kanunlaştırma çabaları,

Batı insan hakları söyleminin cihanşümul bir mahiyet ve önem kazanması.

Modern devlet yapısal olarak otoriteyi tekelinde topladığı için güçsüz duruma düşen ferdin haklarının garanti altına alınması ihtiyacı doğmuş ve insan hakları bu süreçte daha da önem kazanmıştır.

Bu durum Batı’da ve İslâm dünyasında benzerlik arzeder.

Osmanlı toplumunda XIX. yüzyılda ortaya çıkan kanunlaştırma çabaları, gerek doktrin gerekse uluslararası ilişkiler açısından Batı’yla yakın temasın da ürünü olarak ister istemez insan hakları meselesini gündeme getirmiştir.

Osmanlılar’da Tanzimat ve Islahat fermanları ve anayasa hareketleriyle birlikte daha önce fıkıh kültür ve literatüründe dağınık halde bulunan haklar, Batı kaynaklı kanun ve bildirgelere uygun tarzda kanunlaştırılarak ilân edilmeye başlanmıştır.

1839 Tanzimat, 1856 Islahat fermanları ve 1876 tarihli Kānûn-ı Esâsî burada hatırlanabilir.

Bu yüzyılda Batı’da insan hakları doktrininin giderek önem kazanması ve uluslararası bir kabul görmesi müslüman devletleri ve düşünürleri konu üzerinde düşünmeye sevketmiş, önceden dinî öğreti ve literatür içerisinde dağınık bir şekilde ele alınan hususlar müstakil bir söylem halinde incelenmeye başlanmıştır.

Özellikle 1948 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannâmesi’nin ilânıyla meselenin uluslararası bir boyut kazanması bu çabaları hızlandırmıştır. 

Söz konusu Birleşmiş Milletler beyannâmesinin hazırlanmasıyla görevli komitede hiçbir müslüman üyenin bulunmaması, acı bir gerçektir.

İslâm blokunu temsil için görevlendirilen hıristiyan üye Charles Mâlik’in İslâmî katkıyı sınırlı seviyede bile olsa yansıtacak görüşlerinin dikkate alınmaması, veto hakkı sahibi üyelerin çıkarları göz önüne alındığı halde dünya nüfusunun beşte birini temsil eden İslâm devletlerinin veto hakkının bulunmaması ve tezlerini yeteri kadar savunamamaları; Birleşmiş Milletler beyannâmesinin müslüman kesimde tam olarak sahiplenilmesini önlemiştir.

İslâm dünyasında Birleşmiş Milletler beyannâmesine karşı bazı tepkiler dile getirilmiş ve bir kısım İslâm devletleri belgeyi imzalamayı reddetmiştir.

İnsan hakları doktrininin Avrupa merkezci düşünen bazı Batılı aydınlar tarafından modern Batı’ya has bir gelişme gibi takdim edilmesi ya da uluslararası bir denetim aracı olarak kullanılmasının da etkisiyle,  İslâm ülkelerince millî hâkimiyete müdahale niteliği taşıyan bir baskı şeklinde algılanması resmî ve sivil düzlemdeki tepkileri beslemiştir.

Müslüman aydınlar, insan haklarının İslâm’da asırlardan beri zaten var olduğunu göstermek gayreti içine girmişler.

İslâm devletleri tarafından örgütlenen uluslararası kurum ve kuruluşlar da alternatif insan hakları beyannâmesi hazırlamaya çalışmışlardır.

Bu gelişmelerin ürünü olarak daha önce bir anayasa örneği hazırlamak suretiyle insan hakları konusuna katkıda bulunmak isteyen Dünya İslâm Konseyi tarafından 1981 tarihinde hazırlanan yirmi üç maddelik Evrensel İslâm İnsan Hakları Bildirisi bir UNESCO celsesinde ilân edildi.

1979’da insan haklarını gündemine alarak bu konuda çalışma başlatan İslâm Konferansı Teşkilâtı da 1980 yılında yirmi beş maddelik İslâm’da İnsan Hakları Projesi’ni ortaya koydu.

Bu çalışma, İslâm’da insan haklarının kanunlaştırılması alanında modern anlamda yapılan ilk çalışma olarak görülmektedir (Muhammed ez-Zühaylî, s. 114).

Bu rapor üzerinde sürdürülen çalışmalar 1990 yılında tamamlandı ve aynı yıl XIX. İslâm Konferansı’na katılan dışişleri bakanlarının imzasıyla İslâm Konferansı Teşkilâtı tarafından bir beyannâme halinde yayımlandı.

C-İslamda İnsan hakları

İslamda İnsan hakları metinleri Hz Muhammed’e (s.a.v) vahyin gelişi ile başlar. Kur’an-ı Kerim, ilahi vahyin son insan hakları beyannamesidir.

Günümüzde insan haklarının ilk kez Batılı modern devletlerde ortaya çıktığını iddia edenler varsa da; İslamiyet, 1689 İngiliz Haklar Bildirisi‟nin kaleme alınmasından yaklaşık bin yıl kadar önce, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi ortaya koymuştur. İnsanlar için bu haklara saygı göstermeyi ve bu hakların özgürce gerçekleşmesinin sağlanmasını emretmiştir.

Nitekim İslâm dininin aslî kaynağı olan Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in açıklamalarında insan hakları doktrininin ana unsurlarını içeren, bu kavramın fikrî temelleri sayılabilecek ilke ve amaçlardan söz edildiği, bu iki kaynak ışığında oluşan İslâm kültür ve geleneğinde kendine has form ve içerikle insan hakları açısından zengin bir birikimin bulunduğu görülür.

İnsaflı bir gözle incelenirse, gerek Kur’an-ı Kerim’de, gerekse Hz. Peygamber’in sünnetinde, Batı dünyasında neşredilen insan hakları beyannamelerinden asırlar önce, günümüzde ulaşılan en nihai insani hedeflerin tespit edilmiş olduğu görülecektir.

1-Kur’an; Temel İnsan hakları son ilahi bildirgesidir

İslâm dünyasında insan hakları hemen dinin tebliğ edilmesiyle birlikte başlamıştır. Denilebilir ki Kur’ân-ı Kerîm, insanlık tarihinde, temel insan haklarını bir defa daha tesbit ve tescil etmek, insana hak ettiği değeri yeniden kazandırmak amacıyla  gönderilmiştir.

İslam dünyasında ilk insan hakları belgesi, İslam’ın asıl kaynağı Kur’an- Kerimdir.

İslâm toplumlarının bağlı bulunduğu Kur’ân-ı Kerîm ayrıntılı ve teknik olmasa bile insan hakları kapsamına giren noktalara değinmiş ve bunların korunmasını değişik boyutlarda müeyyidelendirmiştir. Dünyevi ve uhrevi cezaların bir çoğu insan hakları ihlali merkezlidir.

Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in sünnetinde adalete ve hukukun üstünlüğüne devamlı vurgu yapılıp keyfîliğin, kişinin kendi hakkını bizzat kendi kuvvetiyle elde etmesi demek olan ihkak-ı hakkın, Kuran ve sünnetin  çizdiği sınırların çiğnenmesinin yasaklanması, meşruiyetin ve hukuk düzeninin korunmasının emredilmesi bu sağlam zemini kurmaya mâtuf tedbirlerdir.

İslâm, insanların kabul edilemez bir takım kategorilere ayrılarak köle-efendi, fakir-zengin, soylu-soysuz, kadın-erkek gibi ayırımcı muamelelere tabi tutulmasını reddeder;

Temelde bütün insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu ilan ederek, herkesin doğuştan gelen insan haklarına sahip olduğunu kabul eder.

İslâm bilginleri ve teorisyenleri, özelde İslam dininin genelde vahye dayalı bütün ilahi dinlerin, amacının; “zarurât-ı hamse” denilen beş temel ilkeyi yerleştirmek ve korumak olduğunu ifade etmişlerdir.

Bunlar:

1-canın korunması,

2-aklın korunması,

3-özel hayatın, namus ve haysiyetin korunması,

4-inanç özgürlüğü ve dinin korunması,

5-malın, mülkün korunmasıdır.

Korunması gereken bu beş ilke, insanların yararlarını gerçekleştirme amacına mâtuftur.

Daha doğrusu insanların temel hak ve hürriyetlerini teşkil etmektedir.

Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. İslâm’da insan hayatına büyük önem verilmiştir; haksız yere adam öldürmek bütün insanları öldürmek, bir canı kurtarmak da bütün insanları diriltmek gibi kabul edilmiştir. Bu nedenle adam öldürmek büyük günahlar arasında sayılmıştır .

Her türlü zulüm; kişinin hayatına, beden ve namusuna tecavüz etmek, zarar vermek kesin olarak haram kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “Sakın Allâh’ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma; gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne kadar onları ertelemektedir” buyurulmaktadır.

Hz. Peygamber ise, “Zulümden kaçınınız, çünkü zulüm kıyamet gününde de bir karanlıktır” (Müslim, Birr 56); “Dünyada insanlara eziyet edene Allâh azap eder” (İbn Hanbel,III,404) buyurmuşlardır.

Kişilerin şahsi hak ve hürriyetlerine önem veren İslâm, onların manevi şahsiyetlerine zarar verecek davranışları önlemek amacıyla, özel hayatın gizliliğini esas kabul ederek, ayıp arama, dedikodu, söz taşıyıcılığı gibi kötü davranışları yasaklar .

Başkasının evine izin almadan girilmesini men eder, hatta kendi evine girerken bile kapılardan girilmesini, aile fertlerinin yatak odalarına girerken izin alınmasını emreder.

İnsanca yaşamanın, dolayısıyla insan haklarının en önemlilerinden biri de din ve vicdan hürriyetidir.

İnsan hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın düşünmeli, olayları kendi aklıyla değerlendirmeli ve zihnî gayretiyle doğruyu bulmalıdır. Zira din ve inanç, insanın vicdanıyla ilgili olup, baskıyla olan imanın bir değeri yoktur.

Bu husus Kur’an-ı Kerim’de, “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara,256) ayetinde ifadesini bulmuştur.

Kimseye inanç konusunda baskı yapılamaz. İlahî mesajı tebliğle görevlendirilen Peygambere bile, vazifesinin sadece insanlara tebliğ olduğu, bundan sonra insanların yaptıklarından sorumlu olmadığı emredilmiştir: “Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi toptan mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları mü’min oluncaya kadar zorlayacaksın.” (Yunus,99)

Nitekim Kur’an’da “Artık dileyen inansın, dileyen de inkar etsin” (Kehf, 29) buyurulmaktadır.

Yine Kur’an’ın özel anlatım üslûbu içerisinde insanın yaşama, bir dini benimseme ve gereklerine göre hareket etme, sonuçlarına katlanarak dilediği davranışta bulunma, mal, mülk edinme, seyahat, cinsî haklar ve iffet, beden ve ruh sağlığını koruma gibi insan haklarına değinilir ve bunların korunmasına yönelik olarak farklı seviyelerde yaptırımlardan söz edilir.

İnsanın insanlığı akıl iledir. Akıl yoksa insanlık da yok, din de yoktur. Bundan dolayı, aklı korumak üzere, alkol ve uyuşturcu kullanımı İslam’da yasaklanmıştır.

İnsan hakları kapsamında değerlendirilen, kanun önünde eşitlik, aile kurma, çalışma, seçme ve seçilme gibi hakların tamamı islamda  kabul edilerek koruma altına alınmıştır.

2-Hz Peygamberin sünnetinde  temel İnsan hakları uygulamaları
a-Medine sözleşmesi

Hz. Peygamber’in Medine’deki değişik inanç mensuplarıyla ve etnik gruplarla yaptığı Medine sözleşmesi, hayatı boyunca etrafındaki insanlara davranışları, çeşitli din mensuplarıyla ve kölelerle ilişkileri ve bu konudaki tavsiyeleri insan hakları açısından büyük öneme sahip belge ve uygulama örnekleridir.

Güvence altına alınan din ve vicdan hürriyeti, zor bir tecrübeden sonra oluşturulan Medine Site Devletinde, layık olduğu yerini almıştır.

Hz. Peygamber, Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra düzenlediği Medîne sözleşmesinde (Medîne Site Devleti Anayasası), “Yahûdîlerin dinleri kendilerine, Mü’minlerin dinleri de kendilerinedir. Buna gerek taraftarları ve köleleri ve gerekse kendileri dahildir” hükmüne yer vermiştir.

b- Necran Hıristiyanları ile yapılan antlaşma

Rasûlullâh’ın Necranlı Hıristiyanlarla yapmış olduğu anlaşma da İslâm’da din ve vicdan hürriyetinin boyutlarını göstermektedir: “Onların mallarına, canlarına, dinî hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına, bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine ve az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şamil olmak üzere, Allâh’ın himayesi ve Rasulullah Muhammed’in zimmeti, Necranlılar ve onların tâbîleri üzerine haktır. Hiçbir piskopos kendi dînî vazife mahalli dışına, hiçbir papaz kendi vazifesini gördüğü kilisenin dışına, hiçbir rahip içinde yaşadığı manastırın dışına, başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir…”

Rasulü Ekrem, kendisiyle görüşmek üzere Medine’ye gelen ve ibadet etmek istediklerini beyan eden Necran heyetine Medine mescidini göstermiş, onların Müslümanların ibadet ettikleri bu kutsal mekanda ayinlerini yapmalarına müsaade etmiştir.

Hz. Peygamber Necranlılar’a olduğu gibi Yemen halkına da geniş bir din serbestisi tanımıştır. Bunlardan gayrimüslimlere dinlerinin esaslarını öğrenme, çocuklarına öğretme hürriyeti tanındığı da anlaşılmaktadır.

c-Veda Hutbesi 

Resûl-i Ekrem’in uygulamalarının teorik çerçevesi mahiyetinde olan Vedâ Hutbesi, insan hakları açısından önemli bir belgedir.

Hz. Peygamber de, Vedâ Hutbesinde; “İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız ve ırzlarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur” buyurarak can, mal ve kişilik haklarının güvence altına alındığını bütün insanlığa ilan etmiştir .

Vedâ Hutbesinde can, mal ve namus dokunulmazlığı, cezaların şahsîliği prensibi, hakların ihlâli ve zulüm yasağı gibi hususlar üzerinde ayrıca durulduktan sonra müminlerin kardeş oldukları ifade edilmiştir.

“Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir; hepiniz Âdem’densiniz, Âdem de topraktandır” sözüyle insanlar arasındaki temel eşitliğe dikkat çekilmiş, ardından da hiçbir ırkın diğerine üstünlüğü bulunmadığı belirtilerek bu evrensel prensip teyit edilmiştir.

Vedâ hutbesi kişi, aile, toplum (müminler toplumu) ve bütün insanlığı iç içe geçmiş daireler biçiminde kuşatır. Hz. Peygamber, insanlara Allah’a karşı gelmekten sakınmayı tavsiye ve O’na itaati teşvik ederek sözlerine başlar.

Başlangıç cümlelerinden sonra hutbe, “Ey Allah’ın kulları, sizlere Allah’tan korkup çekinmenizi tavsiye eder, hepinizi O’na itaat etmeye teşvik ederim” sözleriyle devam eder. Başlangıç cümleleriyle birlikte düşünüldüğünde kişinin kendine karşı olan haklarının başında tek Allah’ı tanımak ve O’na itaat etmek geldiği söylenebilir; kişi ancak bu suretle kendine karşı görevini yerine getirmiş ve gerçek değerini bulmuş olur.

Bundan sonraki halka, aile hakları, kadın hakları denilebilecek haklardır. “Ey insanlar! Eşlerinizin sizin üzerinizde sizin de onlar üzerinde hakkı vardır; size kadınlar hakkında yaptığım tavsiyeyi tutun; siz onları Allah’ın emaneti olarak aldınız; kadınlar hususunda Allah’tan korkun ve onlara iyi davranın”.

Bu hutbe, M. 632 yılında 100.000’den fazla Müslüman’ın karşısında okunmuştur. Yani, insan hakları ile ilgili ilk yazılı metin kabul edilen 1789 İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesinden 1157 yıl önce ilan edilmiştir.

(Not; Veda Hutbesi metni aşağıda ek olarak verilmiştir.)

3-İslamda İnsan hakları, Yönetim Erkin’inin verdiği değil, insanın doğuştan sahip olduğu haklardır

“İslâmî telakkiye göre, bütün haklar Allah’ın iradesine dayanır, O’nun insana bağışıdır. İnsanın yeryüzüne halife ve en saygı değer (mükerrem) varlık olarak yaratıldığı, ona önemli sorumluluklar (emanet) yüklendiği fikri, insanın doğuştan birtakım haklara sahip olduğu fikrinin simetrik ifadesidir.

Bu telakki, hakların beşerî ve egemen güçler tarafından  tanınıp lutfedildiği ve yine onlar tarafından serbestçe kısıtlanabileceği anlayışını reddetmesi ve insana insan olması sebebiyle bir değer vermesi açısından insan hakları tarihinde önemli bir adım olmuştur.

Tabiatıyla insan haklarının tanınmasının, dini ve yazılı metinlerle tesbit edilmesinin tek başına bir şey ifade etmediğini geçmişte ve hâlihazırda yaşanan örneklerde görebiliriz.

Önemli olan bunun toplumun bütün bireyleri, özellikle de egemen güçleri tarafından özümsenmiş, âdeta bir yaşam biçimi haline getirilmiş olmasıdır.

Diğer birçok insanî ve hukukî değerler gibi insan hakları da ancak sağlam bir inanç ve ahlâk zemininde, hukukun üstünlüğünün ve adaletin bulunduğu toplumlarda gerçekleşip gelişebilir.

Hukuk devletinin bulunmadığı, kanunların âdil olmadığı ve adaletin bir hayat tarzı olarak yaşama geçmediği toplumlarda insan hakları kâğıt üzerinde kalır” (İslamda İnsan hakları, İman ve İhsan).

İslam’ın insan haklarına getirdiği esasların, Batı’daki insan hakları mücadelesi üzerinde büyük tesiri olduğu da bir gerçektir.

Vesselam.

 

Geniş bilgi için bkz.

İslam İlmihali 2, İnsan hakları, TDV Yayınları

İslam Ansiklopedisi, İnsan hakları mad, TDV Yayınları

……

EK:

VEDA HUTBESİ 

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Vedâ haccında, 9 Zilhicce Cuma günü zevâlden sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde, Arafat Vâdisi’nin ortasında 124 bin Müslümanın şahsında bütün insanlığa şöyle hitap etti:

“Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah’tan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Rasûlüdür.”

“Ey insanlar!

Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.

Ashabım!

Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

Ashabım!

Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

Ashabım!

Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib’in torunu Iyas bin Rabia’nın kan davasıdır.

Ey insanlar!

Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

Ey insanlar!

Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve âdete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

Ey mü’minler!

Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin sünnetidir.

Mü’minler!

Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslümana kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.

Ey insanlar!

Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır.

Ey insanlar!

Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerinde, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.

Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:

– Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.

– Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.

– Zina etmeyeceksiniz.

– Hırsızlık yapmayacaksınız.

İnsanlar!

Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

Sahabe-i Kiram birden söyle dediler:

“Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz” diye şehadet ederiz!

Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şehadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve söyle buyurdu:

“Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab!

CEVAP VER