İtikadi Bir Sıkıntı ve Solcu Olamamak

1
İsrail-Filistin meselesine müzik üzerinden çare arayan Barenboim-Said dostluğunu anımsatmaya çalıştığım yazıda yeri gelmiş John Lennon’un meşhur “Imagine” şarkısına da gönderme yapmıştım.
Bilmiyorum sözlerine çok değer verdiğim siyasetçi dostum bu referansı da dahil etti mi ama, bana yönelik olarak yazılarımda “itikadi ve fıkhi sıkıntıların” bulduğunu ifade etti özel bir mesaj kapsamında geçen hafta. Öte yandan bir diğer dostum da yine bana dair
“solcu olmamama” rağmen yazılarımı sıkça paylaştığını ifade etti.

Siyasetin tahmin edilecek iki uç yelpazesinden gelen bu yorumlar aslında tam da istediğim şeyleri yapabildiğimi ya da en azından o yolda olduğumu bana ikna etti.

İtikadi ve Fıkhi açıdan sıkıntılı yazılar yazdığımı düşünen dini kaygıları yüksek dostum ve solcu olmadığım halde yazılarımda ilham bulan solcu dostum. Bu ikisi arasında bir yerde duran bendeniz.

Hadi o zaman sözü John Lennon’a vereyim:

Hayal Et
Cennetin olmadığını hayal et/ Denersen bu kolay
Altımızda cehennem yok/ Üstümüzde yalnızca gökyüzü
Hayal et bütün insanlar/ Günü yaşıyorlar
Ülkelerin olmadığını hayal et/ Bunu yapmak zor değil
Öldürecek veya uğruna ölünecek bir şey yok
Ve din de yok/ Hayal et bütün insanlar
Hayatı barış içinde yaşıyorlar
Sen/ Benim hayalci olduğumu söyleyebilirsin
Fakat ben yalnız değilim
Bir gün bizimle birleşeceğinizi umuyorum
Ve bütün dünya bir olacak
Hayal et mülkiyetin olmadığını/ Yapabilir misin merak ediyorum
Açgözlülüğe ve açlığa ihtiyaç yok
İnsanlığın kardeşliği/ Hayal et bütün insanlar
Bütün dünyayı paylaşıyorlar
Ve bütün dünya bir olarak yaşayacak
Lennon’un bu şarkısını ve tabii sözlerini Pazar yazısına taşıyarak her iki dostumu doğrulamaya devam ediyorum.
Belli ki; itikat-fıkıh ve solculuk fazlasıyla mülkiyete tabi kavramlar.
En azından itikatlı, fıkhi ve solcu olanlar için bu böyle.
Benim itikadım var, ben fıkha itibar ederim, solculuk bir vicdanlı olma halidir demek yetmiyor.
Tekelcilik hayatın her alanına yayılmış durumda. Köşeler belli ve sıkıca törpülenmiş. Öyle keskin kenarlar var ki köşegenlerde, bırakın kendinizi bunlara uydurmak, biraz zorlasanız batıyor, daha zorlasanız deliyor.

İtikat için sınırlar belirlenmiş ve onun dışına çıktığınızda size dair yargılar net. Solculuğun ise çoktan kimlere ait olduğu tayin edilmiş. 5 vakit namaz kılmak, 30 gün ramazan orucu tutmak, İslam’ın naslarına uymak, solculuğa mani ve itikat içinse pranga hükmünde.

İslamcılıktan solculuğa bu ülkenin en mühim derdinin birey olamamak olduğunu düşünüyorum. Birey olamamak ve birey olmaya çalışanları da vasata tabi tutmak.

Osmanlı’nın 600 yıllık kapıkulu anlayışı mı bizi bu hale getirdi, Kemalizmin o doktriner devlet anlayışı mı, Soğuk savaşın anti komunist söyleminde bir araya gelen reaksiyoner cephe mi, yoksa son 25 yıla damga vuran ve gittikçe otoriterleşen tek tip insan üretme gayesindeki AKP tarzı siyaseti mi? Yoksa hepsi mi?

Hep bir dünyayı kurtarma mecburiyeti içinde herkes. Hem dünyayı hem de sizi kurtarma telaşı var. Yolu o kadar iyi biliyor ki, sizden sadece elini tutmanızı bekliyor. Gerisi kolay. Kapa gözünü ve kendini teslim et. Kimin ne söylediğinin ya da nasıl söylediğinin önemi yok, kodlar ve göstergeler var, sınırlar var. Bu sınırın içinde kalman gerekiyor ki, adını soyadını ve ideolojini herkes anlasın.

İtikadın tanımında detaya girsem muhtemelen bana uyarı yapan dostumu daha da gücendireceğim. Hem itikaden sıkıntılı yazılar yazıp hem de itikadı tanımlamaya yeltenen biri olacağım. Lakin bir cümle etmeden de geçmeyeyim. İngilizcesi “belief” olan itikatın anlamsal kökünde iki eski Yunanca sözcük var. Bunlar “pistis” ve “doxa”: Güven ve kabullenme. Ortodoks sözcüğünün kökeninde de doxa var. İster Müslüman olsun ister Hristiyan, itikadı haiz herkesin güveninden ve kabullenmesinden şüphe etmemesi gerekiyor. İtikadın kökenindeki bu iki kavramın etrafında ise bireyin dünyası şekilleniyor.

İtikaden sıkıntılı olmak aslında müthiş bireysel bir tanımlama, yukarıdaki tanım çerçevesinde. Herhalde benim hiçbir zaman cesaret edemeyeceğim kadar da iddialı. Çünkü bir insanın güven ve kabullenme seviyesine, onun dine duyduğu samimiyete dair fikir beyan ediyorsunuz. Senin itikaden sıkıntılı sözler ettiğini görüyorum demek, senin güvenin az, senin kabullenmen yetersiz demek gibi bir şey. İster istemez akla geliyor sorular, Münkir ve Nekir gelip bana sorduğunda sufle vermek için yanımda siz mi olacaksınız diye.

Yanlış anlaşılmanın sularında gezmek istemem ama benim için dinin rolü de yeri de o hesap günü sadece benim vereceğim, benim verebileceğim yanıtlara dair hazırlık yapmaktan ibarettir.

Avustralya’dan Antartika’ya yağmur ormanlarının en ulaşılmaz noktasından kimsenin adım atmadığı ıssız dağ köylerine kadar Allah’ın mesajını duyabilecek herkesin beyninde ve kalbinde “güven ve kabullenmeden” ari bir itikat temeli olmayacağına inanıyorum.

Eski Mısır’dan Sümer’e kadar tarihin perspektifinden uzak kalanlara da bu meselede ciddi bir tarih okuması tavsiye ediyorum.

Dindarlık da solculuk da tahsisli tapulu mülkiyet vesaikini haiz değildir diye düşünüyorum.

Yazıları değil ama şiirleri sarhoş eden İsmet Özel’in dizelerindeki gibi :

West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Beyazların yöresinde nasibim kalmadı
yerlilerin topraklarına karşı şuç işledim
zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
uyrukların arasında uygunsuz biriyim
vahşetim beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı
kendime dünyada bir acı kök tadı seçtim
yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?
Başım açık, saçlarımı ikiye ortadan ayırdım
kimin ülkesinden geçsem şakaklarımda dövmeler beni ele verecek.
cesur ve onurlu diyecekler halbuki suskun ve kederliyim
korsanlardan kaptığım gürlek nara işime yaramıyor
rençberlerin o rahat ve oturmuş lehçesinden tiksinirim
boynumda bana yargı yükleyenlerin utançlarından yapılma mücevherler, sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin, mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum
görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta
askerken kantinden satın aldığım cep aynası
bazı geceler çıkarken uçarı bir gülümseyişle takındığım muşta gibi lükslerim de burda kalacak
siparişi yargıcılar tarafından verilmiş bu hayattan ne koku, ne yankı, ne de boya
taşımamı yasaklayan belgeyi imzaladım
burada bitti artık işim, ocağım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

1 YORUM

  1. Yazarımızın düşüncelerine katılmamak elde değil. Hemen her yazısında insanın aklına kazınacak, budur diyeciğimiz tarzda konsantre cümleleri var;”İslamcılıktan solculuğa bu ülkenin en mühim derdinin birey olamamak olduğunu düşünüyorum. Birey olamamak ve birey olmaya çalışanları da vasata tabi tutmak.” Aynen katılıyorum, lakin ister bizim dinimiz ister başka dinler ya da ideolojik birlikteliklerin hepsinin rutinleri var. O rutinin dışına çıktığınızda tenkit ya da uyarılarla karşılaşmamız doğal. Yazarımız yanlış anlamadıysam kendimce ifade edeyim; şekilcilikten ziyade öze vurgu yapıyor, önemli olan insan olmak, insana haiz hasletlere sahip olmak diyor.Hayatta düşüncelerimize ve davranışlarımıza yön veren algılarımızdır. Algılarımız derken, karşılaştığımız olayların, fikirlerin, tavırların, bize ait olsun olmasın geleneklerin, davranımların otonomik olarak yorumlanmasını kastediyorum. Bahse konu otonomik yorum da başlıca etkenler yetiştiğimiz ortam, eğitimimiz, kültürel donanımımız ve pek tabi bireysel özelliklerimiz, bireysel özelliklerimizden de en önemlisi duygularımız tabii. Burda bir borderline var, yani bir sınır; işin içine duygular girdiğinde insanoğlu savunma mekanizmaları geliştirebilir ve bunun farkında olmıyabilir, bu durum her tekrar ettiğinde rutin çizgisine biraz daha yaklaşılır ve en sonunda kemikleşir. İnsanoğlu bir yanlışı bile isteye tekrar edemez, çözüm o yanlışı doğrular safına taşımaktır. Bu durumda sınır çoktan aşılmış ve mayınlı arazıye girilmiş demektir, ileriye gitmekde geri gelmekte tehlikelidir. Bir filmde duymuş idim; ” En tehlikeli düşman en son bakacağımız yerde saklanır; kendi içimizde.” Aynı filmden; “Hayatta dost ya da düşman yoktur, kendi algılarımız vardır”

CEVAP VER