Emekli müftü Mehmet Gündoğdu yazdı: Kelime-i Tevhid ve Vahdet-i Vücûd anlayışı

0

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Allah’a hamd, Rasulüne salat, selam olsun.

 Kelime-i Tevhid ve Vahdet-i Vücûd anlayışı

 لا ٰاِلٰهَ اِلاَّ الله

A-Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet

İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi kelime-i tevhid formülüdür.

İşte o förmül:

لا اله الا الله محمد رسول الله

 “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedü’r Rasûlüllah

(Allah’tan başka ilah (tanrı) yoktur. Hz. Muhammed Allah’ın elçisidir).

Kelime-i Tevhid veya Kelime-i Şehadet, İslâm’ın temelidir.

Bir anlamda da İslâm dairesinin kapısıdır. Onları  gönülden (inanmadan) söylemeden İslâm’ı kabul etmek mümkün değildir.

Kelime-i Tevhid veya Kelime-i Şehadet aynı şeyi ifâde ederler. İkisi de birbirlerinin yerine kullanılır. Her ikisinin de  ifâde ettikleri gerçek farklı değildir. Manaları aynıdır.

Kelime-i tevhid, Allah inancının kısa bir ifâdesidir. Allah’ı birleme, O’nun bir ve tek olduğunu söyleme ve inanma anlamına gelir.

Kelime-i Şehâdet, Allah’ı birleme, O’nun bir ve tek olduğunu söylemenin yanında ‘eşhedü’ ve ‘abduhû’ ilâvesi vardır.

اشهد ان لا اله الا الله   و اشهد ان محمدا عبده ورسوله

(Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur, ve yine şehadet ederim ki Hz. Muhammed O’nun kulu ve elçisidir) manasındadır.

Bütün insanlara karşı İslâm’ı din olarak seçmenin ilânıdır, haber vermedir.

Diğer insanlar arasında kimliğini, adresini, mensubiyetini ortaya koymaktır. İntisabını belirtmektir.

Kelime-i Tehid, Allah’la, antlaşma merkezlidir.

Kelime-i Şehadet, mü’minlerle  antlaşma merkezlidir.

B-Kelime-i Tevhid, iki kısımdan oluşur

1-Kelime-i Tevhid’in birinci kısmı,  لا اله الا الله  (Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur)

İslamın inanç esaslarının özetidir.

Bütün peygamberler insanları ‘Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur)’ inancına dâvet etmişlerdir.

“Senden önce hiç bir elçi göndermedik ki ona; ‘Benden başka ilâh yoktur, şu halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiyâ, 25)

Tevhid kelimesi, işte bu İlâhî gerçeği ortaya koymaktadır. Çünkü bu söz ‘tevhid’ inancının özüdür.

Kur’ân-ı Kerim, sık sık ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ diye vurgulamaktadır. Çünkü insanların çoğu, zaman zaman uydurma ilâhlar bulmakta veya Allah’a ait özellikleri, sıfatları yaratılmışlardan bazılarına vermekte ve onlara ibâdet etmeye kalkışmaktadırlar.

Tarih boyunca insanların genelde ilahlaştırdıkları “şey”ler (sahte batıl ilahlar), üç ana başlık altında yer almaktadır:

a-Servet; (mal, mülk, para, menfaat, rant)

b-Şöhret; (yönetim erki, krallık, makam, mevki, mansıb, tarafgirlik, alkış almak, trübünlere oynamak, meşhur olmak)

c-Şehvet; (heva, nefis, enaniyet, (narsizm) ve her türlü sonsuz ve sınırsız arzu ve istekler)

Mekke’li Müşrikler de tam bu üç unsuru, Rasulullah’a (s.a.v) davasından vazgeçme karşılığında teklif etmişlerdi.

Rasulullah “bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz, ben bu davamdan vazgeçmem” buyurmuştur.

Bu üç ana başlık altındakilerden birini, birkaçını veya tamamını ilahlaştıranlar; ilahlarını başkaları ile asla paylaşmazlar. İlahlarının ellerinden gideceğini fark edince veya ilahlarına yönelik tehditleri görünce, onları bertaraf etmek için, şiddet uygularlar, terör estirirler.

Diğer taraftan ilahlarını inkar edenlere, inanmayanlara zulüm işkence, ekonomik izolasyon, itibarsızlaştırma, sürgün vs… yaparlar.

Özellikle Mekkeli Müşrikler, Hz Muhammed’e (s.a.v) karşı tam da bunları yaptılar ve her türlü sindirme politikasını uygulamışlardır.

Firavun, Nemrut ve Peygamberlerine zulmeden, hatta öldüren kavimler de hep bunları yapmışlardır.

Kur’an bu ilahlara “Tagut” diyor.

Tagut demek;  Allah’ın dışında ibadet edilen her şeydir.

(Bkz: Tefsîru İbn-i Kesir 2/294) Bu tarif, tâğut’un bütün çeşitlerini kapsayan bir tariftir.)

Allah ‘tagut’u reddetmeye davet ediyor.

“Andolsun ki biz her ümmete, Allah’a ibadet edin ve tâğut’tan kaçının diye (tebliğ etmeleri için) bir Rasûl göndermişizdir…” (Nahl, 36)

 “…Kim tâğut’u reddeder ve Allah’a iman ederse, o kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir. Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa (imana) çıkarır. Kâfirlerin dostları ise tâğut’tur. Onlar da onları aydınlıktan karanlıklara (küfre) çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 256-257)

İşte, لا اله demek, bu üç unsura dahil olan varlıkların, yalancı, batıl olan ilah olma vasıflarını, red etmektir.

Kalpten, gönülden söküp çıkarmak, boşaltmaktır.

Kalbi kirleten yalancı, sahte ilahlardan temizlemektir.

Unutmayalım ki boşalmadan hiçbir şey dolmaz.

Sür çıkar ağyârı (Allah’tan gayrısını) dilden (kalpten) tâ tecellî ede Hakk.

Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamûr olmayınca.

(Şemseddin Ahmed Sivasi)

Kelime-i Tevhid’in birinci kısmının, İkinci bölümünde (الا الله), gerçek, hak, hakiki “ilah”ın, Allah (c.c) olduğunun ilanı, kabulü ve ispatıdır.

Kalbi ve gönülü, yalancı ilahlardan temizlendikten sonra, gerçek ve hakiki ilah olan, Allah ile doldurmaktır.

İşte bu tam da  tevhidin gerçekleşmesidir. İslamda Tevhid inancı budur.

Kelime-i Tevhid söylenirken veya tevhid zikri yapılırken bu manalar esas alınarak yapılırsa; İman açısından çok derûnî manevi sır kapıları açılacaktır.

2- Kelime-i tevhid’in ikinci kısmı, محمد رسول الله      

Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın rasûlü (elçisi) olduğunu kabul etmektir.

Bu kabul ediş ve inanma, Allah’tan başka ilâh olmadığını kabul etmenin tamamlayıcısıdır.

Bu ikinci kısım İslam’ın şartlarının yani ibadet ve ahlak esaslarının özetidir.

Allah, yarattığı bütün insanların kendi Rabliğini bilmelerini ve inanmalarını, yalnızca kendisine kulluk etmelerini istemektedir. Bunu da insanlar arasından seçtiği elçilerle onlara bildirmektedir ve öğretmektedir.

Allah’ın insanlara peygamber/elçi göndermesi; onlara yol göstermek olduğu gibi, aynı zamanda onların başıboş ve rehbersiz bırakılmadıklarının da göstergesidir.

Onun için Allahü Teala; “ Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya,107) buyurmuştur.

Bu elçiler bir taraftan doğru yolu gösterirlerken, bir taraftan da örnek olurlar ve Rabbimizin nasıl bir kulluk görmek istediğini ortaya koyarlar.

Peygamberler, kuru bir dâvetçi veya postacı değillerdir. Onlar, Allah’tan gelen vahyi hem yaşarlar, hem uygularlar, hem de insanlara tebliğ ederler.

İşte Hz. Muhammed (s.a.s.) de bu elçilerden biridir ve sonuncusudur ( Ahzab,40). Rabbimiz insanlara son defa bir elçi olarak O’nu göndermiş, ona vahyettiği Kur’an’la insanları hidâyet yoluna dâvet etmiştir.

Tevhid kelimesini söyleyen bir kimse öncelikli olarak Allah’ın varlığını ve birliğini kabul eder, sonra da inandığı Allah’ın, elçi olarak seçtiği Hz. Muhammed’i son peygamber olarak tanır. Buna bağlı olarak da son elçinin tebliğ ettiği her şeye, İslâm’a âit bütün esaslara inanır.

Sonuç olarak; Kelime-i Tevhid, son derece önemli ve geniş kapsamlı bir cümledir.

İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak esaslarının özetidir.

Klasik olarak her Müslümanın bildiği, İmanın ve İslam’ın şartlarını içine alır.

Kelime-i tevhid, kendisini kabul edeni cennete götürür. Kendisini kabul etmeyen ise cehennemi hak eder.

İnsandaki ruh ne ise, İslâm’da Tevhid kelimesi de odur. İnsan bedeninde ruh görünmez, ama onu canlı tutar, ayakta olmasını sağlar.

Ruh uçup gidince de insan ölü haline (ceset şekline) döner.

Kelime-i tevhid İslâm bedenini ayakta tutan şeydir. O olmayınca İslam bedeni (din) ölüdür.

C-Vahdet-i vücûd anlayışı

لاٰ مَوْجُودَ اِلاَّ الله

Vahdet-i vücûd anlayışında olanlar, اِلّا الله  لاٰ اِلٰهَ (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur) yerine;

اِلّا الله  لاٰ مَوْجُودَ  (Allah’tan başka, hiçbir varlık yoktur) şeklinde ifade ederek; Yaratıcı ile yaratılmış olanlarının birliği inancını geliştirdiler.

Bu inanca göre; Allah ile Allah’ın yarattıkları ayrı ayrı şeyler değildir. Yaratıcı ile yarattıkları “tek vücut”tur. Gördüğümüz ve görmediğimiz her şey birdir. Ayrı ayrı şeyler değildir.

Onlar kelime-i tevhid لاٰاِلٰهَ اِلاَّ الله “la ilahe illallah” yerine şu cümle ile ifade ederler: لاٰ مَوْجُود اِلاَّ الله “La mevcude illallah” ya da “La mevcude illahu,”Yani “Allah’tan başka mevcud yoktur.”

Muhyiddin İbn-i Arabî, Sadreddin Konevî, Mevlana Celâleddin Rumî , Yunus Emre, Beyazıd-ı Bistami, Hallac-ı Mansûr, Nesimi vb. İslam tarihinde önde gelen sufi zatların telkin ettikleri, tevhid inancı budur.

1-Vahdet-i Vücûd anlayışının kaynağı 

Esasen Vahdet-i Vücut” inancı Endülüs’te Gnostizm (eski Yunanca’daki “sezgi veya tefekkür yoluyla edinilebilen bilgi” anlamındaki “gnosis” sözcüğünden türetilmiştir).

“Yeni Eflatunculuk” (M.Ö. 427-347 tarihleri arasında yaşamış bulunan İlkçağın büyük filozofu Platon’un -müslümanlan telaffuzu ile Eflatun’un- fikir ve felsefesinin yeniden canlandırılması ve savunulması) akımına dayanır.

Temelini Platon’un oluşturduğu, Farabi, İbn Sina, el Kindi vb. filozofların İslam yaratılış düşüncesine uyarladığı “Sudur Teorisi”nden Vahdet-i Vücûd inancı doğmuştur.

2-Sudûr Teorisi

Sözlükte “doğmak, meydana çıkmak, sâdır olmak, zuhur etmek” anlamında masdar olan “sudûr” kelimesi felsefe terimi olarak kâinatın meydana gelişini yorumlamak üzere tasarlanan, teoriyi ifade eder. Sudûr yerine “akmak, fışkırmak, taşmak” mânasındaki “feyz” kelimesi  de kullanılmıştır.

Bu “sudur teorisi”ne göre, varlıklar veya kainat, Allah’tan;

Doğmak,

Sadır olmak,

Meydana çıkmak,

Zuhur etmek,

Fışkırmak,

Taşmak,

Feyezan etmek sureti ile meydana gelmiştir.

İşte Vahdet-i Vücûd inancı, Kur’an’da “Yoktan var etmek sureti ile yaratma” inancına aykırı bir anlayışla; tüm yaratılmışların Yaratan ile bütünlüğünü, ittihadını, tevhidini, birliğini iddia eder.

Neticede “her şey Allah’tır” diyen bir inanç anlayışı ortaya çıkmıştır.

Halbuki İslam inancına göre ”her şey Allah’tandır” inancı esastır.

Bu inancın en önde geleni olarak bilinen ve saygı duyulan İbn-i Arabî, Füsûs el Hikem’in 10,25,54,55 ve 76. sayfalarında bu anlayışı şöyle ifade eder:

“Tanrı mahlukuna insan ile nazar kıldı ve onlara rahmet eyledi. Şu halde o ezeli olan insan, şekli ile hadîs, zuhur ve neşetî bakımdan ebedi ve daimdir. Binaenaleyh biz onu gördüğümüz vakit kendi nefislerimizi görürüz. O bizi gördüğü zaman kendi nefsini görür.”

Adem hem Hak, hem de halktır. Hakkı tenzih eden kimse ya cahildir, ya edebi noksan kişidir…

Sen hakkın sureti ve hak da senin ruhun olduğu cihette sen hak için cismani bir suret gibisin. O da senin cesedini sevk ve idare eden ruh gibidir…

Böyle olunca her bir mabutta Allah’tan başkasına ibadet olunmadı. Yere gömüldüğün vakit O’nun içindesin. O senin zarfındır. Vücud aleminde ancak o vardır. Varlıkta onu gören, O’ndan başkası değildir. İnsan ve eşya ismiyle anılan O’dur. Demek ki tabiat alemi bir aynada beliren tek bir surettir.

“Allah beni över ben de O’nu. O bana kulluk eder, ben de O’na.”

Yunus da aynı şeyleri söylüyor.

“Ete kemiğe büründüm …. Yunus diye göründüm.

Sıyırın eti kemiği, işte onun sesi, işte onun kendisi.

Ol kadiri kün feye kün, lutfedici sübhan benem.

Kesmeden rızkı veren cümlelere sultan benem.

Nutfeden Adem yaratan, yumurtadan kuş türeten.

Kudret dilini söyleten, zikreyleten sübhan benem.

Hem batinem hem zahirem, hem evvelem hem ahirem.

Bu cümlesini yaratıp tertib eden Yezdan benem.

Yoktur anda tercüman, andaki iş bana ayan..

Bin bir adı vardır bir adı da Yunus, ol sahibi Kur’an benem”.

(Yunus Emre; Kültür Bakanlığı, 1275 kültür eserleri 161, sayfa 361)

Nesimi de der ki:

Kâh çıkarım gökyüzüne, seyrederim âlemi.

Kâh inerim yeryüzüne, seyreder âlem beni”.

Sadrettin Konevi de, “Meratib’ıl Vücud” isimli eserinde, bu inancın bir sonucu olarak, “İnsan hakkın kendisidir. Zat, sıfat, arş, kürsi, levh, kalem, melek, cin, gökler ve yer ve içindekiler, her ne var ise, insanın kendisidir. Hakk’ın kendisi odur. Kadim ve hadis odur” dese de ömrünün sonunda tecdid-i iman yaptığı, bu düşüncelerinden döndüğü söylenir.” (Sadettin Merdin, İslam’ın Pavlusları, s.325).

Bunun için, vahdet-i vücûd inancının “her şey Allah’tır” tevhidinin İslam inancının ”her şey Allah’tandır” tevhid inancı ile bağdaşmayan  bir durumu söz konusudur.

Şayet “her şey Allah’tır” anlayışı esas olsa idi;

İslam ile diğer dinler,

Allah-tagut, (Allah’a ibadet ile puta tapmak)

Cennet ile cehennem,

Kafir ile mümin,

Hz. Muhammed ile Ebu Cehil aralarındaki farkın bir manası, anlamı kalmazdı.

İbni Haldun da bu Vahdet-i Vücûd anlayışına şöyle itiraz ediyor;

“Önceki sufiler, “Allah, mahlukatından, hem yer ve mekan olarak, hem de mahiyet, hüviyet ve sıfat olarak farklıdır” derlerdi.

Sonraki Sufiler; Allah’ın hüviyetinde, varlığında ve sıfatlarında yarattıkları ile bir bütün olduğunu söylemişler. Buna Allah’ın varlıkla birleşmesi yani ‘ittihad’ denir.

Bu ise Allah’ın Hz. İsa’ya hulul ettiği yani içine girdiği, onunla birleştiği iddiası ile aynıdır.” (İbni Haldun, Mukaddime, s.672-4)

Ku’ran, ihlas sûresinde “sudur teorisini” dolayısı ile Vahdet-i Vücûd anlayışını reddeder.

“De ki: O Allah bir tektir. Allah her şeyden müstağni ve her şey O’na muhtaçtır. O doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk değildir. (İhlas,1,2,3,4)

Kur’an’a göre;

Kelime-i Tevhid’in birinci kısmında, لا اله الا الله (Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur) bölümünde geçen ilah kelimesi, gerçekte ilah olmayan, ilah olması da mümkün olmayan, fakat insanlar tarafından ilahlaştırılan varlıkların, ilah kabullerini reddetmektir.

Onların varlıklarını yok saymak değildir.

Allah tek ilahtır, yarattıkları ise “var”ama “ilah” değillerdir.

Bütün varlıklar, Allah’ın yoktan var etmek sureti ile yaratması ile var olmuşlardır.

Kur’an’da:

“O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. Güzel isimler O’nundur.” (Haşr,24)

Onlar yoktan var edilmiş oldukları için sonlu varlıklardır. Ebedi değillerdir.

Allah yarattıklarının hiçbirine  benzemez.

Kur’an’da;

Onun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şura,11)

Sonsuz olan Allah’tır.

Kur’an’da:

“O, ilk ve sondur. Zâhir ve Bâtın’dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Hadid,3)

İşte, İslam ve Kuran’a göre, Ehl-i Sünnet vel cemaat itikadı açısından, “tevhid” budur.

Vesselam.

CEVAP VER