Statü Hazmedilemezliği

0

Statü, “Bir kimsenin, bir toplumda ya da topluluk içindeki durumu, yeri, kazanacağı saygınlık, makam” diye tanımlanıyor. Hazmetmek ise dilimizde mecaz olarak “katlanmak, kabullenmek, benimsemek, içine sindirmek” anlamlarıyla kullanılıyor. Bu anlamların tersi durumlar da “hazmedememek, hazmedilemezlik, hazımsızlık” kelimeleriyle ifadesini buluyor.

Hazmetmek, kişide sözü edilen durumun tecellisinin isabetli olduğunu ifade ederken, hazmedememek de ya bulunulan durum karşısında kişinin ezilmesi ya da kibirlenmesi sunucunu doğurur. Hazmedememek veya hazımsızlık; kişilik zaafı, yetersizliği, hakkaniyetten uzaklaşmadır. Sahip olunan statünün gereğini yapamamak, hakkını verememek bir hazımsızlık nedeni olduğu gibi o statüyü bir baskı veya zulüm aracı olarak kullanmak da bir hazmedememe nedenidir.

Sosyal varlığız. Hepimiz, doğal ve sosyal yolla kazanıp temsil ettiğimiz birtakım statülere sahibiz. Dünyaya geldik, “bebek” dediler, çocuk olduk. Okul yollarına düştük, “öğrenci” olduk. Bir meslek edindik, “öğretmen”, “doktor”, “hemşire”, “tüccar”, “mühendis”, “müşavir”, “çiftçi”… diye kendimizi tanıttık. Evlendik; erkeksek önce koca, sonra baba, sonra dede olduk. Kadınsak toplum bize önce anne, sonra babaanne veya anneanne gözüyle baktı. Bunların tamamı; zamanın, sosyal hayatın, biyolojik yapımızın bize yüklediği statülerdi. Bunun yanında, “müdür, başkan, muhtar, bakan” gibi ihtiyari statüler de kazanabiliyor insan.

Her statünün kişiye verdiği bir görev ve değer var. Statünün verdiği değerin kalıcılığı, görevi yerine getirmeyle orantılı. Doğru ve isabetli kişi, değerini statüsünden alan değil, üstlendiği konumun hakkını verebilendir.

Algıların, anlayışların değişmesi; insani değerlerin içinin boşaltılması ve yaptırım gücünün azalmasıyla taşıdığımız statülerin de karşılığını veremediğimizi, bazen bunu bir övünç vesilesi yaptığımızı gözlüyorum. Ailede çocuğun, annenin, babanın, dedenin, ninenin; okulda öğretmenin, müdürün; işyerinde patronun; askerlikte erin, erbaşın, komutanın yeri ve görevi bellidir. Geleneğimiz, biyolojik yapımız, inancımız, her statünün misyonunu belirlemiştir, kişileri de buna göre sınamaktadır. Toplumdaki ve kurumlardaki sağlıklı hiyerarşi, statü sahiplerinin misyonlarını yerine getirmelerini zaruri kılar.

Babaerkil veya otokratik bir ilişki düzenine sahip toplum olduğumuzu inkâr etmiyorum. Ancak çağdaşlık, demokratlık, özgürlük adına, toplum yapımızı sarsacak pek çok hatalar yaptığımızı da görüyorum. Güzelliği temsil etme, kişileri yetiştirme, toplumu yönetme misyonuna sahip olanlar, statülerinin kendilerine vermiş olduğu görevleri yerine getirmekten kaçamazlar, suiistimal edemezler. Evde anne annedir, baba babadır, dede dededir, nine ninedir. Okulda öğretmen öğretmendir; Kışlada komutan komutandır. Yeni nesil annelerin veya babaların, “Ben çocuğumla arkadaş gibiyim” demelerinin hiçbir mantığı yoktur. Bir öğretmen, bir komutan da yetiştirmek ve yönetmekle görevli olduğu kişilere karşı böyledir, herkes konumunu ve haddini bilmelidir.

Taşıdığımız statüye aykırı davranmak iki taraflı olumsuz sonuç doğurur. Çocuk, anne ve baba ilgisine, sevgisine ve güvenine olan ihtiyacını; anne, baba da çocuğa karşı taşıdığı şefkat, merhamet, koruyuculuk gibi ihtiyaçlarını giderememiş olacaktır. Çocuk, arkadaşı her yerde ve zamanda bulur, anne ve baba bir yerdedir ve bir keredir. Kopyası yoktur.

Bir öğretmenin, yetiştirmekle görevli olduğu öğrencilerine arkadaş gibi davranması bir hiyerarşi zafiyeti doğurur. Öğretmen, tatlı sert, müşfik ama yönlendiren, buyurgan olmalıdır. Bir öğrencinin, öğretmenden beklentisi de budur. Hidayet Doğan’ın bir şiirinde Ahir zamandır bu, beter gün kardeş, / Ayaklar baş; çoban, bak bakan oldu, / Kıyamet galiba, çok yakın kardeş, / Çocuk söz sahibi, baba süs oldu.”  dediği gibi başla ayak yer değiştirirse kopmayan kıyameti şimdiden yaşamış oluruz.

Bir statüyü hazırlıksız üstlenmek de hazmedememeye yol açabiliyor. On sekiz yaşında uhdeme verilen ilkokul öğretmenlik ve müdürlüğümde, büyük bir eğitim kurumunda bana tevdi edilen kuruculuk ve yöneticilik görevinde; ilk çocuğumun doğumuyla üstlendiğim babalıkta ve ilk torunumla kazandığım dedelik sıfatında bunu yaşamıştım. Sorumluluk sahibi, duyarlı her insanın belli dönemlerde benzer duyguları yaşadığını sanıyorum. Hele kendisine baba, dede, kayınpeder, kayınvalide dedirtmeyip ağabey, amca, emmi, abla dedirten kişilerin varlığına şahidim. Kişilerin içselleştiremediği statüleri, giyilen birkaç beden büyük veya küçük elbise gibidir.

“Taş yerinde ağırdır” demiş atalarımız. Taş, yerine konmalı, hakkı verilmelidir.

Kişileri hayata hazırlamak ve hayatla uyumlu hale getirmek, eğitim sisteminin amacı. Ancak statülerin duygusal kabulü ve hazmı için yeterince hazırlık yapılmadığını, eğitim müfredatında buna yer verilmediğini de biliyorum. “Mesleki Motivasyon”, “Moral Eğitimi” gibi başlıklarla, konular ele alınmalı, bu eksiklik giderilmelidir.

Zararın neresinden dönülürse, kardır. Görev, etkin ve yetkin kişilerin.

Doğrudan iletişim için: kadir@kadirdurgun.com

CEVAP VER