Emekli müftü Mehmet Gündoğdu yazdı: İtibarsızlaştırmanın ve ötekileştirmenin dini boyutu; ‘Tekfir’

0

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Allah’a hamd, Rasulüne salat, selam olsun.

 İnanç açısından insanların intisaplarını yazalım istedik. Beş bölümden oluştu:

1-Akâid ve İman nedir? Mü’min kimdir?

2-Tevhid nedir? Muvahhid kimdir?

3-Şirk nedir? Müşrik kimdir?

4-Nifak nedir? Münafık kimdir?

5-Küfür ve Tekfir nedir? Kafir kimdir?

Önemine binaen, bu konuları özetle dikkatlerinize arz etmek istedik.

Akâid ve İman nedir? Mü’min kimdir?,

Tevhid nedir? ve Muvahhid  Kimdir?,

Şirk nedir? Müşrik Kimdir?

Nifak nedir? Münafık kimdir? konusunu yazmıştık.

İşte şimdi sonuncusu, ‘Küfür ve Tekfir nedir? Kafir Kimdir?’ konusunu yazdık.

Ancak son zamanlarda bazı grupların, cemaatların, tarikatların, bazı sorumsuz cahil kimselerin, müslümanlardan bazılarını tekfir ile suçlamaları, ötekileştirmeleri, itibarsızlaştırmaları, bu  konuda Karar gazetesi yazarı Prof. Dr. Mustafa Öztürk’e yapılanlar ve diğer haksız tekfire uğramış kimseler üzerine, önemine binaen Tekfir konusunu öne çıkardık. Buyurun okuyalım:

A-Tanımlar

Küfür, “ke-fe-ra” fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi örtmek’ demektir.

Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü için bunlara da keffâret denilmiştir.

Yine aynı kökten gelen “küfrân” ise, nimeti örtmek, yani nankörlük yapmak demektir.

‘Küfür’, din dilinde imanın zıddıdır yani imansızlıktır. Başka bir deyişle, Allah’ın varlığını ve birliğini, peygamberliği, Hz. Muhammed’in getirip tebliği ettiği şeyleri inkâr etmek, onları kabul etmemektir.

Kâfir; bir şeyi örtmek manasında olan “Küfr” kelimesinden türemiştir. İsm-i Faildir.

Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye kafir denildiği gibi,

kılıcı örttüğü için kınına,

karanlıkla yeryüzünü örttüğü için geceye,

yıldızları örttüğü için buluta da kâfir denir.

Kur’ân-ı Kerim’e göre “kâfir”; küfr/inkâr eden, İslâm’ı kabul etmeyen, İslâm’ı ve Kur’an’ı inkâr eden demektir. Kâfir, bir anlamda, Allah’tan gelen Hakk’ı kabul etmeyip, üzerini örten kimsedir.

Tekfir; sözlükte küfr (küfrân) kökünden türemiştir.“küfre nisbet etmek, mümin diye bilinen bir kişi hakkında başkaları tarafından kâfir hükmü vermek” demektir.

Tekfir, müslüman olduğu bilinen bir kişiyi, inkâr özelliği taşıyan inanç, söz veya davranışından ötürü kâfir saymak demektir.

Terim olarak Allah’tan vahiy yoluyla gelip Peygamber’in tebliğ ettiği kesinlikle bilinen dinî bir esası inkâr eden kimsenin kâfirliğine hükmetmeyi ifade eder (Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, IX, 383-384).

İrtidad; müslümanın dinden çıkması anlamına gelir. Dinden çıkana mürted denilir.

Bu itibarla, tekfir, bir şahsın başkaları tarafından küfrüne hükmedilmesi,

İrtidad, kişinin kendi irade ve ifadesiyle İslâm’dan ayrılması ve hukuk düzeni tarafından da mürted sayılması demektir.

B-Tekfir’in tarihçesi

Tekfir meselesinin ashap devrinin sonlarına doğru ortaya çıktığını söylemek mümkündür.

Bu problem, Hz. Ali ile Muâviye b. Ebû Süfyân arasında vuku bulan Sıffîn Savaşı’nda halifenin ordusunda bulunan ve daha sonra “Hâricîler” diye anılan bir grubun, isyancılarla savaşılmasını emreden ilâhî hükmü terkedip ihtilâfı çözmek için hakeme başvurulmasına rıza gösteren, Hz. Ali ile Muâviye’yi ve bunu onaylayan ashabı tekfir etmeleriyle başlamıştır.

Zira Hariciler, “Allah’ın indirdiği âyetlerle hükmetmeyenler kâfirdir” (Mâide 5/44) ayetini slogan yapmışlardı.

Bunun yanında, Hz. Peygamber’in vefatından sonra Ali b. Ebû Tâlib’in hilâfete gelmesi gerektiğini savunan ve “Şîa” diye anılan grup içindeki aşırı zümreler de çokça tekfire baş vurmuşlar, hatta ashabın bile çoğunu tekfir etmişlerdir.

Çünkü onlar devlet başkanlığı (Hilafet, İmamet) konusunun İman esaslarından olduğunu kabul ediyorlardı.

Bu iki zümrenin (Hariciler, Şia) büyük günah işleyenlerin durumu yanında, tekfir nedenleri ağırlıkla siyasettir.

Bu iki zümrenin karşısında Ehl-i sünnet’i teşkil edecek olan müslüman çoğunluğu, siyasî ihtilâflara karışanların veya başka türden günah işleyenlerin tekfir edilemeyeceğine hükmetmiştir.

Siyasî ihtilâflardan kaynaklanıp beslenen tekfir hareketinin öncüleri Hâricîler’dir.

Daha sonra Mutezile ve Şia’nın İmâmiyye ve Zeydiyye kollarının mensuplarıdır (Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye, s. 299). Bunları ehli sünnet çızgisindeki Selefiyye takip etmiştir.

Başlangıçta büyük günah işleyen müminin dinden çıkıp çıkmadığı konusuyla sınırlı kalan tekfir, mezheplerin teşekkülünden sonra farklı bir boyut kazanmış ve mezhep mensupları hemen her meselede muhaliflerini tekfir etmeye yönelmiştir.

Özellikle siyasî hırs ve menfaat, mezhep taassubu, nefsânî arzulara uyma, dinde aşırılığa kaçma ve katı davranma (radikal) mezheplerin yerilmesi veya övülmesine ilişkin uydurma rivayetlere inanma gibi etkenleri de eklemek gerekir.

Öte yandan Ebû Hanîfe’nin ehl-i kıblenin tekfir edilemeyeceği hususunda ortaya koyduğu esas hemen bütün Sünnî âlimleri tarafından benimsenmiştir.

Asrımızın “harici” temsililerinin; el-Kaide, DEAŞ, IŞİD, Boko-Haram vb. radikal örgütler olduğu gözlemlenmektedir.

Zamanımızda gerek siyasi mülahazalar ve hesaplaşmalar, tarafgirlik ve cehalet vb. nedenlerle bazı kimselerin tekfire başvurmayı; menfaat devşirme, muhaliflerini devre dışı bırakma, itibarsızlaştırma, ötekileştirmek için kullandıkları gözlemlenmektedir.

C-Kur’an’da Tekfir

Kur’anda bizzat Tekfir kelimesi geçmez. Ancak bu kelimenin diğer türevleri yer almaktadır.

Kur’an’da Müslümanlığı kabul ettikten sonra küfür kelimesini söyleyenlerin kâfir olduğu bildirilmiştir. (et-Tevbe 9/74)

Müslüman iken dininden dönen kişinin küfre girdiği (el-Bakara 2/217; Âl-i İmrân 3/106; et-Tevbe 9/66),

İman ettikten sonra kâfir olup inkârda ısrar edenlerin imana döneceklerinin umulmadığı haber verilmiş (Âl-i İmrân 3/90), dolayısıyla bunların kafir oldukları işaret edilmiştir.

Ayrıca, Kur’an-ı Kerim’de:

Allah’ın varlığını ve birliğini;

peygamberlerden herhangi birini;

ilâhî kitapları veya Kur’an’ın bazı hükümlerini;

ölümden sonra dirilmeyi ve âhiret âlemini inkâr edenler;

Allah’a ortak koşanlar, O’nun “üçün üçüncüsü” olduğunu söyleyenler;

Kur’an’ın Allah’tan geldiğine inanmayanlar;

Allah’a ve Hz. Muhammed’e karşı muhalefette bulunanlar;

Allah’ın haram kıldığını haram saymayanlar;

Allah ile, peygamberleriyle, âyetleri ve emirleriyle alay edenler;

dilleriyle inandıklarını söyledikleri halde kalpleriyle inkâr edenler (münafıklar) hakkında kâfir hükmü verilmiştir.

Diğer taraftan bazı âyetlerde müslüman olduğunun bir işareti olarak selâm veren birine, “Sen mümin değilsin”(Tekfir istinadı) şeklinde karşılık verilmemesi emredilmiştir.

“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (Nisâ 4/94),

Savaşa gitmekten korkan (münafıklar) hakkında “küfre daha yakın” ifadesi kullanılmak suretiyle “müslümanım” diyen kimseleri bazı karînelere dayanıp hemen tekfir etmenin yanlışlığına dikkat çekilmiştir (Âl-i İmrân 3/167).

D-Hadislerde Tekfir

Hadislerde de tekfir kelimesi yer almamaktadır. Aynı kökten türeyen fiilin geçtiği rivayetlerde bir müslümanı küfre nisbet etmenin ağır sorumluluğuna vurgu yapılmaktadır.

Hadislerde nakledildiğine göre Hz. Peygamber;

“Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve kendisinin nübüvvetine inanıncaya kadar insanlara karşı mücadele etmekle emrolunduğunu,

kelime-i tevhidi söyleyenlerin kanlarının ve mallarının koruma altına alındığını,

kıbleye yönelip namaz kılanların,

Allah’ın ve resulünün güvencesini kazandığını, dolayısıyla tekfir edilemeyeceğini” belirtmiştir. (Buhârî, “Îmân”, 17, “Ṣalât”, 28; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 95).

Müslümana kâfir diye hitap eden kimsenin kendisinin küfre gireceğini haber vermiştir. (Müsned, II, 18; Buhârî, “Eymân”, 7, “Edeb”, 73).

Ancak, Allah’ı ve son peygamberin getirdiği vahyi inkâr edenler,

imanlarında şüphe içinde kalanlar,

tabiat olaylarının Allah’ın tasarrufunda bulunmadığını söyleyenler,

Allah’tan başkası adına yemin edenler,

müslüman olduktan sonra dininden dönenler

kâfir diye nitelendirilmiştir (Müsned, I, 61-62, 300; II, 125; III, 107; Müslim, “Îmân”, 34, 37, 44, 125).

Hadis kaynaklarında, Hz. Peygamber’in tekfir konusundaki tutumunu ortaya koyan çeşitli hadiselere yer verilmiştir.

Bunlardan biri, Resûlullah’ın Mekke’nin fethi için yaptığı hazırlıkları öğrenip bir mektupla aynı yerdeki yakınlarına gizlice haber vermeye kalkışan, ancak bu girişimi hemen öğrenilen Hâtıb b. Ebû Beltea hakkındaki uygulamasıdır.

Hz. Ömer onun münafıklığına hükmederek boynunu vurmak için izin talep edince Resûl-i Ekrem Hâtıb’dan açıklama istemiş, o da bu işi Mekke’de bulunan akrabalarını korumak amacıyla yaptığını belirtmiş, Hz. Peygamber, Bedir Savaşı’na katılan Hâtıb’ın bu davranışını hata diye nitelendirip onu affetmiştir (Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 98).

Yukarıda zikredilen, Nisa, 94 ayetinin nuzül sebebi şöyle nakledilir: Müminler askerî görevler alarak Medine dışına çıkıyorlar, bu arada tanımadıkları insanlara rastlıyorlardı veya düşman olduğunu bildikleri ve çatışmaya girdikleri bir topluluk içinde bazı kimseler kelime-i tevhid okuyarak müslüman olduklarını ifade ediyorlardı.

İsmi hakkında farklı rivayetler bulunan (Buhârî, “Tefsîr”, 4/17; Taberî, V, 222 vd.; Râzî, XI, 2 vd.) bir sahâbî, karşısındaki şahıs selâm verdiği –bir rivayete göre– kelime-i tevhidi telaffuz ettiği halde, ölümden kurtulmak için ve korkusundan böyle yapıyor diyerek onu öldürmüştü.

Hz. Peygamber durumu öğrenince çok üzülmüş ve “Kalbini mi yardın, samimi olmadığını nereden biliyorsun?” diyerek öldüren sahâbîye çıkışmıştı.

Hz. Peygamber’in tutumu ashaba örnek teşkil etmiş ve zaman zaman vuku bulan nifak hareketleri günah şeklinde değerlendirilmiştir (Müsned, I, 61-62; Buhârî, “Fiten”, 2; İbn Asâkir, s. 405).

Hz. Ali’nin, Cemel ve Sıffîn savaşlarına katılan muhaliflerine kâfir diyen taraftarlarına onların kâfir değil isyan eden kardeşleri olduğunu söylemesi de bu konuda bir kanıt teşkil etmektedir (Ebû Hanîfe, er-Risâle, s. 69; Kādî Abdülcebbâr, Fażlü’l-iʿtizâl, s. 160).

E-Tekfir’in  Prensipleri

Tekfir genelde kelâm ilminin konuları arasında yer alır.

Tekfir hususunda Cumhûr-u ulemanın (Alimlerin tamamına yakınının) belirlediği temel şartlar şöyle özetlenebilir:

1. Tekfir şartlarını belirlemekle yetinip insanları tekfir etmekten kaçınmak gerekir.

Çünkü kişiyi tekfir edebilmek için onun kalbindeki inancı bilme zarureti vardır. Bu sebeple âlimler bir kâfiri müslüman kabul etme hususundaki yanılmayı bir müslümanı kâfir kabul etmekteki yanılgıdan daha hafif bulmuştur (Gazzâlî, el-İḳtiṣâd, s. 251).

100 ihtimalden 99’u kişinin kâfirliğine, biri de Müslümanlığına imkân tanıyorsa onun müslüman olduğuna hükmedilmelidir (İbn Nüceym, V, 210; Ali el-Kārî, s.162).

2. Ehl-i kıble tekfir edilemez.

Zira ehl-i kıblenin dinden sayıldığı kesinlikle bilinen bütün ilkelere inandığı kabul edilir (Ali el-Kārî, s. 162).

3. Âlimler arasındaki ihtilâflı meseleler tekfire konu teşkil etmez.

Çünkü âlimlerin bir meselede farklı görüşler ortaya koyması onun İslâm dinine ait kesin bir ilke bulunmadığı anlamına gelir.

4. Dolaylı yöntemle insanlar tekfir edilemez.

Zira kişinin, benimsediğini açıkça belirtmediği halde bazı münasebetlerle beyan ettiği görüşlerinden hareketle üretilen düşünceler, o kişiye değil onları üretene aittir (İbn Hazm, III, 294; Kādî İyâz, II, 1084-1085).

5. Bilmeden bazı yanlış inançları benimseyen kimse tekfir edilemez.

Zira bilgisizlik mazeret kabul edilmiştir. Bundan dolayı müslümanın öncelikle insanı küfre düşüren inanç ve davranışları öğrenmesi dinî bir görev sayılmıştır (İbn Kayyim el-Cevziyye, I, 367).

Velhasıl Allah’tan başka bir ilâh bulunmadığına, Hz. Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna kesinlik derecesinde inanan bir kimsenin tekfir edilmesi için, onun bu inancını terketmesi veya ona aykırı inançları benimsemesi gerekir.

Dolayısı ile bir müslümanın, diğer müslümalardan birini tekfir etmesi büyük bir vebal ve sorumluluktur.

Gelişigüzel yersiz  yapılan tekfir, fert açısından ağır sonuçlar doğurmasının yanında toplum hayatında kapatılamayacak yaraların açılmasına, birlik ve bütünlüğün zedelenmesine ve parçalanmaya sebep olur.

Çünkü bu durumdaki bir kimse, gerçek durumunu Allah bilmekle birlikte, toplumda müslüman muamelesi görmez, selâmı alınmaz, kendisine selâm verilmez, kestikleri yenilmez. Müslüman bir kadınla evlenmesine müsaade edilmez. Öldüğünde cenaze namazı kılınmaz. Müslüman kabristanına gömülmez.

Tekfir bu denli ağır sonuçlar doğurduğu içindir ki, Hz. Peygamber Medine toplumunda, münafıkların varlığını bildiği halde onları küfürle itham etmemiş, temelleri hoşgörüye bağlı bir İslâmlaştırma siyaseti izlemiş, pek çok hadiste de “Ben müslümanım” diyeni küfürle suçlamaktan sakınmayı tavsiye etmiştir.

Bir hadiste “Kim bir insanı kâfir diye çağırırsa, yahut öyle olmadığı halde ey Allah düşmanı derse söylediği söz kendisine döner” (Buhârî, “Ferâiz”, 29; Müslim, “Îmân”, 27) buyurulurken, bir başka hadiste de şöyle denilmiştir: “Bir insan müslüman kardeşine ‘ey kâfir’ diye hitap ettiği zaman, ikisinden biri bu sözü üzerine almış olur. Şayet söylediği gibi ise küfür onda kalır, değilse söyleyene döner” (Buhârî, “Edeb”, 73; Müslim, “Îmân”, 2).

Vesselam.

Geniş bilgi için bkz:

T.D.V, İslam Asiklopedisi, “tekfir” mad.

D.İ.B, İlmihal, I, İman ve ibadetler, s,79

CEVAP VER