Harun Taha yazdı: Bir yazının bana düşündürdükleri…

0

New York Times yazarı Thomas Friedman benim takip ettiğim ve önemsediğim yazarlardandır. Son yazısı Arap baharının başarıya ulaştığı tek ülke olan Tunus’da yaşanan demokratik değişimin neden Amerikan askerlerinin de bulunduğu ve milyarlarca dolar harcanan diğer Arap ülkelerinde veya Afganistan’da yaşanmadığına dair. Bunun için çıkarımlarını ve çözüm önerilerini de açık seçik yazdığı yazısında aslında tüm Ortadoğu sorununu ele almış. Bence önemli bir yazı, okumanızı tavsiye ederim.

Kendi adıma, yazıyı, biraz şaşkınlık, çokça ürperti içerisinde okuduğumu da itiraf etmeliyim.

Neden mi?

Gelin size bu yazıdan neler anladığımı ve bana neler düşündürdüğünü anlatayım ki, şaşkınlığımı ve ürpertimin sebebini sizler de anlayın.

Yazının temel fikri, Ortadoğu’da istenilen ve askeri müdahale ile elde edilemeyen demokratik değişimin yumuşak güç (soft power) ile elde edilmesi için çalışma yapılması; tabii ki, Amerika Birleşik Devletleri’nin yoğun etki ve çabası altında. İçinde yaşadığım coğrafyanın bugünkü şartlarına baktığımda fazlaca itiraz etmeyeceğim bir yaklaşım, ama yeni dillendirilen bir öneri olmadığını da ifade etmeliyim.

İtiraz etmeyeceğim bir yaklaşım, çünkü silaha ve şiddete başvurulmadan fikir, düşünce, söz ve sosyal mecralarda, daha insani yollar ile yapılan herhangi bir mücadele veya çalışma, bana göre çok aykırı da olsa da, her zaman kabul edilebilir.

Gelelim şaşkınlığımın sebebine.

Yazı boyunca yumuşak güçten, uzun döneme yayılmış yumuşak geçişlerden bahsedilirken, adı sadece bir defa telaffuz edilen Türkiye için burada yazmaktan hicap edeceğim çok sert bir ifade kullanılmış olması. Suriye rejimi ile ayni kefeye konulmuş olmamız ise gerçekliğin dışında kalmış bir yaklaşım. Sanki Arap Baharı öncesi Türkiye’nin küresel manada örnek gösterilen demokratik ve sosyo-ekonomik gelişmeleri hiç yaşanmamış, onca övgü yazısı hiç kaleme alınmamış…

Benim temel bir ilkem vardır, bu da kabahati her zaman kendimde aramaktır. Neden mi? Sebebi çok basit: Ben ancak kendimi, kendi yanlışlarımı düzeltebilirim de ondan. Bu yüzden burada sorulması ve cevap aranması gereken sorunun şu olduğunu  düşünüyorum: Biz nerede ne yanlışlar yaptık da örnek olarak gösterilen bir ülke olmaktan kendi vatandaşına en acımasız tedbirleri uygulayan bir rejim ile aynı kefeye konulur olduk?

Bu tarz yorumlar için “Haksızlık, kasıtlı” dediğinizi duyuyorum; sizden önce ben diyorum zaten. Ama bu his ve düşünce, eğer körleşen bir toplum olmak istemiyorsak, bizi bu soruyu kendimize sormaktan alıkoymamalı.

Coğrafyamızda tehlike olarak gördüğümüz ve sınır dışına askeri müdahaleyi göze aldığımız sorunlara yaklaşırken bu çekincelerin dikkate alınmasını temenni ediyorum. Başkalarının çok daha gaddarca ve ustaca uyguladığı ancak netice alamadığı, bizim değerlerimize ve ilkelerimize de uymayan yöntemlerin bizler tarafından uygulanması kadar beni üzen ve endişelendiren bir durumun olmadığını da ifade etmeliyim.

Ürpertimin sebebi ise, Ortadoğu’da geçmişte yaşanan ve bugün de devam eden siyasi sorunlara yaklaşım. Bu konuda yine yazının geneline sirayet eden düşünce, coğrafyamızda yaşanan bugünkü kan revan ortamının özünde İran ve Suudi çekişmesinin olduğu. Özet olarak, İran aşırı Şia politikasına devam ettiği sürece, ona karşıt aşırı Sünni yaklaşımın IŞİD (DEAŞ) gibi oluşumların varlığını öyle yada böyle devam ettireceği ifade ediliyor.

Bu yorum sizi de ürpertmedi mi? Daha fazla şiddet daha fazla kan ve ıztırap… Ancak, satır aralarında geçen ifadelerden benim anladığım, benim için biraz da malumun ifadesi, İsrail’e karşı askeri gücü olan kim varsa yıkılanana kadar bu iş devam edecek.

Yazıda daha da ileri gidilerek Ortadoğu için artık meselenin İsrail-Filistin sorunu olmadığı ifade edilmiş. Ama yine satır araları bana tam tersi olduğunu düşündürdü: Tüm bu yaşanan gelişmeler ve çatışmalar, aktörlerinin hayati kararlarını belirleyen gerçeklikte bir tiyatro oyunu ve konusu İsrail-Filistin meselesi. Bu yazıdan da tekrar anladım ki, her şey İsrail için…

İsrail, benim gözlemlediğim kadarı ile 2007 sonrası geliştirdiği politikalar ile Ortadoğu meselesini İsrail-Filistin sorunu olmaktan çıkarıp İran-Suudi mücadelesi (Şia-Sünni çatışması) olarak kabul ettirmeyi başarmışa benziyor.

Kendimiz için ne diyeyim bilemiyorum; toplumlar olarak çok ciddi manada bilgisizlik ve ilkesizlik sarmalına doğru ilerliyoruz. İkisi birlikte olunca cehaletin esiri olan topluluklara dönüşüyoruz. Olan bitenin farkında olmayan, kendisine biçilen rolü oynayarak mücadele ettiğini düşündüğü ülke/kesim/düşünceye hizmet eden bir haldeyiz.

Evet, kabahati yine kendimde/kendimizde aradım, ağır oldu farkındayım. Ama benim baktığım pencereden gözlemlenen gerçek bu. Yine de unutulmaması gereken ve umut veren bir şey var: Bizler ilkeli ve doğru olanı yaptığımızda neticeyi takdir eden bizler için en hayırlı olanı verecektir. İlkeli ve doğru olan ise, insan olarak bizleri yaralamayandır.

Düşüncelerimi ve hislerimi sizlerle paylaşmak istedim… Friedman‘ın yazısı bahane ve vesile oldu.

CEVAP VER