Bir G.Kore Filminden Türkiye Siyasetine Akıl Üretmek

0

“Şüphe” Ettiğimiz Aslında Gerçekler mi?

Geçtiğimiz hafta Ali Şeriati’den söz etmiştik. İran devrimi olup bittiğinde İran’dan geriye kalanları anlatacak sinemacılar sıraya girmişti. En güzel filmleri İranlı yönetmenler çekti ve biz hiç şaşırmadık.

Sinemaya olan sarsılmaz ilgim beni farklı filmlerle buluşturuyor. Siyasetin yoğun ve bunaltıcı ikliminde kendime bulduğum kaçış alanlarından biri ve belki de birincisi sinema perdesi. Ne var ki mesleki deformasyon mu dersiniz algıda seçicilik mi, filmleri artık katmanlarına ayırıp izlerken ne güncel siyasetten ne de ülke gündeminden ayrı düşünebiliyorum.

Tabii ki söz ettiğim Hollywood eğlencelikleri değil.

Sinemanın bağımsız örneklerinden Avrupa, Uzakdoğu sinemalarından Ortadoğu’nun umutlu ve hüzünlü dilinden ancak buralara kanallar açılıyor.

İzlediğim filmlerden beğendiklerimi yazılarıma konu eder güncele dair düşüncelerimi paylaşırım. Bu defa bir Güney Kore filminin büyüsü ile ülke gündemine teğeller atabilir miyim diye oturdum klavyenin başına.

Etkisinden çıkmakta zorlandığım filmin sürprizi adıyla da (en azından Türkçe adıyla) uyumlu aslında. Orijinal adı olan “Burning” (Yanıyor) sürprizi çok da içermiyor. Türkçeye çevirenlerin uygun gördüğü isim olan Şüphe ise filmin inceliğini birebir yansıtıyor.

Hikayesinin Japon Yazar Murakami’nin bir kısa öyküsü üzerine olduğunu bize söylemeseler de anlardık. Kediler, ağaçlar, yoğun cinsellik, anneler-babalar, Murakami’nin tüm figürleri resmi geçitte.

Güney Kore’nin özellikle Özal’ın model ülkesi olduğunu anımsamamak da imkansız.

Korelilerin bize benzeyen halleri tavırları mimikleri ve şehirlerin karman çorman plansız hali ile bu modelliğin hakkını fazlasıyla verdiğini söylemek lazım. Sürekli iş peşindeki gençlerin ve filmde de bir haber üzerinden yansıtıldığı şekliyle OECD’nin işsizlik rekoru kıran ülkesi olmanın da aslında son derece tanıdık olduğunu teslim etmek lazım. Güney Kore mucizesine özenen Özal’ın ömrü bu mucizeyi reele tatbike vefa etmemişti. Ama konumuz ne Özal ne de ülkelerin benzerlikleri.

Filmin bağımsız karakteri, dili, uzunluğu sebebiyle geniş bir seyirci kitlesine ulaşacağını sanmıyorum. Yine de yazının kalan bölümünü okuyanların filmin sürprizine vakıf olacağına dair uyarımı yapayım.

Film Kore’nin kırsalına yakın bir şehrinde gündelik işlerle hayatını kazanmaya çalışan bir genci bize tanıtarak başlıyor. Yaratıcı yazarlık eğitimi almış bu gencin bütün film boyunca bir hikaye yazdığını duyuyoruz sürekli.

Murakami’nin özgün göndermelerinin peşinde gelişen hikayenin merkezinde yazarımız, zengin bir hovarda ve aşık olduğu bir kız var. Babasının başı bir dava ile belada ve çok önceleri evi terk etmiş annesinin de ona faydası yok. Hikaye zengin adamın aşık olduğu kızı ondan koparmasına dair güçlü işaretlerle devam ediyor ve kanlı bir cinayetle sona eriyor.

2,5 saati aşan bol diyaloglu, az güneşli, bolca soru işaretli bu görselliğin sonunda ise yaratıcı yazarımızın işlediği cinayetin ardından klavye başında takır tukur çalıştığını görüyoruz.

Bu uzun hikayenin tüm detayları ile yazarın zinhinin bir ürünü, yaratıcı yazarlığının bir neticesi olduğunu son kareyi takiben akan Korece yazılara bakarken veya daha yüksek ihtimalle kendinizi sokağa attığınızda anlıyorsunuz.

Gerçek bir hikaye için fazlasıyla köşeli ve zorlama olan senaryo yaratıcı bir yazarın zihninin bize yaptığı güzel bir oyun aslında. Filmi bu son bilgiye dayanarak geriye doğru taradığınızda her detay tomurcuk gibi açılıp kendini ele veriyor.

Türkiye’nin 2019’un ilk ayının son günlerine girerken yaşadıkları da aslında gerçek bir senaryo için zorlama ama bir kurgunun tezahürü olarak son derece makul değil mi? Dış güçler, komplo teorileri ya da bilinçle oluşturulmuş kurgular değil tabii ki kastım.

2015, 7 Haziran’ından bu yana olan biten her şeyin adeta bir romandan, yaratıcı bir yazarın zihninden fırlamış hali var tıpkı filmde olduğu gibi: Ekonomi, İç Siyaset, Dış Siyaset, Kültür, Sanat, Spor her şey gerçek-üstü bir aklın elinden çıkmış gibi. İnanılmaz dediğimiz herşey ardı ardına oldu ve biz bunların hepsini olabilir şeyler olarak kabullendik.

Filmin bizi inandıran olay akışında aklımıza yatmayan detayların yazarın yaratıcılık sınırlarından kaynaklandığını anlıyoruz. Ülkede yaşadığımız ve inanamadığımız olaylar dizisinin arkasında ne olabilir? Bütün bunları tek bir kişi oturup yazamayacağına ve bizim bütün bu olanların figüranı değil bizatihi oyuncusu olduğumuza göre buradaki sır ne?

Belki size biraz tuhaf gelecek ama ben herşeyin dönüp dolaşıp 7 Haziran 2015’te halkın aldığı kolektif kararın uygulanmamasına dayandığına inanıyorum. 7 Haziran günü seçimin ardından bazı zihinlere yansıyan yaratıcı fikirlerin devam eden süreçte ülkede yarattığı derin kırılmaların müsebbibi olduğuna inanıyorum.

Durumu tespit etmek ülkeyi geriye doğru taramak ise elzem. Bir toplumun en önemli varlık gerekçesi olan meşruiyete dayalı ortak kararına riayet ile idare olmak. Bu nedenle ülkenin neredeyse yarısının görüşlerini hiçe saymayı beka ile bir tutam aklı yaratıcılığını zorlamamaya davet en önemli mesele belli ki.

Şurası bir gerçek ki insanların hayatı bir roman ya da film değil. Gerçek ihtiyaçlara dayalı gerçek tercihleri tahayyülleri ile şekillendirmek bu zamana kadar yeterince yorucu idi. Buna ısrarla ve vites artırarak devam etmek hiç de akılcı olmayacak.

Şüphe’yi izlerken benim aklıma gelenler bunlardı, keşke elimde olsa siyaseti yönlendirenlere de filmi izletip üzerinde bu gözle kafa yordurabilsem.

CEVAP VER