Serkan Yıldız yazdı: “İslam seçimim, Türklük Kaderim”

0
Dün öğlen saatlerinde euronews ‘den Mustafa Bag’ın haberine göre; aralarında İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ve Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) gibi bağımsız STK’ların da bulunduğu örgütler Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı ihlalleri araştırması için bir Birleşmiş Milletler soruşturma komisyonu oluşturulması çağrısında bulundu. Söz konusu sivil toplum kuruluşları 25 Şubat’ta Cenevre’de toplanacak ve Doğu Türkistan’a uluslararası bir keşif heyeti gönderilmesi konusunda harekete geçecekler.
Arakan – Somali – Ürdün derken kendi “soydaşlarımızın” ne durumda olduklarını unutalı baya bir zaman oldu. Hiç bir TV’de adı geçmedi, kampanyalar düzenlenmedi, SMS gönderme yoluyla paralar gitmedi. Hatta şehirlerimizin işlek yerlerinde temiz yüzlü – güler yüzlü insanlar tarafından organizasyonlar yapılmadı, paralar toplanmadı – imzalar atılmadı.
Ama biliyoruz… Çin’de bir zulüm var; ve yıllardır devam eden bir zulüm bu! Çin Hükümeti bunu; “Dünya genelinde yayılan -Müslüman Terörizm- dalgasının önüne geçmek için” yaptığını masa altından izah ediyor. O insanları kamplara gönderiyor, kültürünü – dilini – dinini (Ki çok şaşıracaksınız ama Uygur Türkleri de müslüman bu arada) unutması için hatta “Çinlileştirmek” için çabalıyor. İşkence yapıyor, izole ediyor, ayırıyor, ayrıştırıyor. Ve bizim tüm bunlardan hiç haberimiz olmuyor! Çünkü; “Diriliş”te kendimizi gaza getirmek daha mühim bizler için…
Çin’e Uygur bölgesine giden gazatecilere, Çin hükümeti kendi oluşturdukları “pilot bölgeleri” gösteriyor. Hatta o gazeteciler heyetinde olan bir Türk gazeteci o geziden döndüğünde; “Yahu orada hiç de öyle yazıldığı – çizildiği gibi şeyler olmuyor. Çin’in hakkını yiyoruz” diye koca koca yazıyor kendi köşesinde. Ama biliyoruz! Orada bir zulüm var. İnsanın “tercih edemediği nitelikler yüzünden” dünyaya gelmiş olması sebep olan bir zulüm hem de… Peki ne yapıyoruz bunun karşısında? Ne yapmalıyız ya da? Ama asıl soru şu olmalı: “Neden yapmıyoruz?”
Şunu çok merak ediyorum: Birileri çıkıp TV’lere “Uygur Türklerine Çin tarafından zulüm uygulanıyor!” dese ne olacak? En kötü ne olabilir? O adam “ırkçı” mı olur? Taşlanır mı? MHP’den hemen “Partimize gel, siyasetini burada yap” teklifi mi gelir? Birileri çıkıp; “Biz milliyetçiliği ayaklar altına almışken sen ne diyorsun arkadaşım?” mı der? Neden Sudan’da açlık yüzünden ölenler kadar Uygur Türkleri gözümüzün önünde değil? Hatta sanki sistemli olarak, saklanıyor, sansürleniyor ve sanki hiç orada öyle şeyler olmamış gibi davranılıyor? Bilbordlarda neden “Uygur yanıyor… XXXX numaraya bir SMS at, sen de soydaşlarına destek ol” reklamları görmüyoruz? Bunları görürsek ne kaybederiz? Belki bir şey kaybetmeyiz, -insanlığımızdan- başka!? Ve gün be gün eriyor insanlığımız..
Ve bu utancımızı, bu eriyen insanlığımızı yüzümüze vuran kim? İnsan Hakları İzleme Örgütü Genel Direktörü Kenneth Roth… Ne diyor bakın: “Eğer Müslüman ülkeler BM’nin Myanmar’ın Arakanlı 700 bin Müslüman’a yönelik zulmünü soruşturmasına destek vermeye istekliyse, neden Çin’in 1 milyon Uygur’a uyguladığı zulüm için aynı şeyi yapmıyorlar?”
Haksız mı? Değil… Üstelik, Uygur Türkleri de -Müslüman- ama nedense bizim ülkemiz dahil hiç bir müslüman ülke bu durumu görmüyor – duymuyor – çözüm için çalışmıyor! Çin’in devasa ekonomik yapısı mı önümüze geçiyor yoksa bu ekonominin bizde açacağı yaralar mı? Belki de hiç “insanlık” kalmamıştır içimizde, kimbilir? “Uygur Türkleri yanıyor… Ve sen akşam yemekte ne yesem diye düşünüyorsun…
Uygur Türkleri, kanıyor… Ve bizim derdimiz, bambaşka hülyalar olmuş…
Sorun Uygur bölgesindeki Türkler değil! Uygur Türklerine karşı uygulanan zulüm benim için; “onlarla kaderimizin Türk” olmasından dolayı hassasiyet taşımıyor. Keza Nijerya’da hırıstiyanlara uygulanan zulüm de, Arakan’da müslümanlara uygulanan zulüm de hatta Avustralya hükümeti tarafından Aborjinlere uygulanan baskı da benim için aynı derecede “utanç” sebebidir.
Hoca Ahmet Yesevi’nin güzel bir sözü var: “İslam seçimim, Türklük kaderimdir.” Kaderimiz ya da doğuştan gelen seçemediğimiz nitelikler için övünmek, böbürlenmek, gurur duyup, göğüs kabartmak “zekaya hakarettir”. Seçemediğin, tercih edemediğin bir nitelik için neden gurur duyarsın ey insan? Ve mutlaktır ki; yine seçemediği, belirleyemediği ya da isteyerek sahip olamadığı, sadece doğuştan “kader” ile sahip olduğu özellikler için neden hor görülüp, aşağılanır ya da ötekileştirilir bir diğer insan? Kimse sana – bana sormadı doğmadan önce; “Hangi ırkı tercih ederseniz?”, “Hangi ülkede dünyaya gelmek istersiniz?” diye. Ha o noktada bir tercihte bulunursun ve bir süre sonra şunu dersin: “Ya ne kadar zeki bir insanım, baksana dünyanın en iyi ülkesinde, en iyi toplumunda var oldum. Bravo bana…” Ama hiç kimseye böyle bir şey denmedi. Bu topraklarda var olduk ve çeşitli angajmanlar sayesinde kendi kendimizle gurur duyup, bizden olmayan (dolaylı ya da dolaysız) herkese karşı böbürlenip – hor gördük. “O Ermeni…” dedik, “Bu Rum’muş…” dedik, “Bak bunlar da Yahudiymiş” diyerek itekledik. “Çingen çalar, Kürt oynar” gibi iğrenç ve utanılası atasözleri oluşturduk. “Türk’ün, Türk’ten başka dostu yoktur” dedik. “Senin yaptığını Yunan yapmadı” dedik. Ve hep yüklendik durduk bu “tercih edemediğimiz niteliklere”… Göz göre göre ötekileştirdik; “Türk” olmayanı veya “Türküm dediği için mutlu olmayanı…” Diğer yandan bizimle alakası olmayan – yakınından bile geçmediğimiz olaylarla gurur duyduk. Kazanılan savaşlarla göğsümüz kabardı… Fetihlerle çoştuk… Ama o “fetih”in diğer taraf için “işgal” olduğunu düşünmedik. Empati yapıp da kendimizi karşı tarafın yerine koymayı hiç beceremedik… Atalarımız ve onların icraatlarıyla da gurur duyduk. Hala da duyuyoruz. Ama şu unutulmalalı Efendiler, “Atalarından ve geçmişinden başka gurur duyacak bir şeyi olmayan toplumların patatesten hiçbir farkları yoktur. İkisinin de tüm sahip oldukları toprağın altındadır.” Bunu bir türlü kavrayamadık. Dünya halklarının hizmetine sunduğumuz kolaylıklar – buluşlar – icraatlardan çok, kazandığımız savaşlarla böbürlendik. Ne kötü… Ama bunu hepimiz yaptık…
Çağın gereği artık bu değildir. Ve çağa ayak uyduramayan toplumlar ne yazık ki yok olup – parçalanmaya mahkumdur… (Bknz. Osmanlı Hanedanı) Ve şuanda da sistemli olarak bu amaç üzerimize oynanıyor. Geçmişimizle gurur duymaya itekleniyoruz. Ertuğrul diyoruz, Ertuğrul’un taktığı takkeyi takıp geziyoruz… Ama şunu düşünmüyoruz: İçinde bulunduğumuz dönem “hangi dönemdir?” Göz göre göre “ikinci kez” (Hani zamanında biri demişti; 90 yıllık reklam arası bitti diye) bu filmin sonunu hazırlıyoruz. Ve bu sefer kaybedeceklerimiz, topraktan çok daha fazlası olacak… Ama biz hala geçmişimize, atamıza takılıp devam ediyoruz. Önümüzde kocaman ve bilinmez bir gelecek varken biz hala 300 yıl, 500 yıl, 800 yıl geçmişte yaşıyoruz. İdealizmden zerre nasibini almamış bir toplumuz, evet, kabul ediyorum. Ama hiç bir topluluk göz göre göre bu kadar kendi ayağına ateş etmez… Biz ediyoruz…
Demem odur ki; Uygur Türkleri ağlıyor… Ne görüyoruz, ne duyuyoruz, ne izliyoruz… Bu sistemli bir çalışma… Birilerinin “Yapmayın” demesiyle hizmete alınmış bir politika… Çünkü tüm dünya bunu görüp, bunun için çabalarken biz hala daha “baldır bacak medyasında” Acun ve Şeyma çiftinin boşanma hadisesini izliyorsak bu kesinlikle amaçlıdır, politik ve hedef güdümlü bir çalışmadır. Acı… Ama gerçek…
Bu olaya gençlik yıllarımda kendimce bir çözüm bulmuştum, yapan yaptı yapmayan yapmadı. Ben yaptım, ama bireysel değil toplumsal hatta devlet olarak hareket etmemiz gerekiyor… Peki devletimizin bu konuda bir çalışması var mı? Bilen – Gören – Duyan varsa yazsın, hemen imtina ile katılalım…
Korkmayın, siz Uygur Türkleri için bir şeyler yaptığınızda kimse size “Faşist” demez. Çünkü, bir müslüman ülkeye yapılan yardım kadar temizdir bu… Hatta belki daha da faziletlidir. Ne demiş Ahmet Yesevi; “İslam seçimim, Türklük Kaderim…”
Yazarın Şahsi Facebook Hesabı: https://www.facebook.com/SY117

CEVAP VER