Mış Gibi Yapanların Ülkesinde Sıradan Bir Pazar Yazısı

0

Cumartesi sabahı itibariyle 43 kişinin ikamet ettiği söylenen binadan çıkan cenaze sayısı 21’i buldu.

Sözde imar barışı özde imar skandalı olan kararların bundan sonra nerede nasıl neticeler vereceğini dün hem yazıda hem portrede size aktarmaya çalıştım.

Benim kafama takılan, günün neredeyse en hareketli saatinde bu kadar insanın neden evde oturduğu oldu aslında.

Hafta içi ve iş günü olan bir saatte normal şartlarda yaşlılar ve bebekler hariç herkes işte, okulda olmalı.

Türkiye’nin ev kadınlarına emanet edilmiş siyasetine sırtına dayama rahatlığını bir kez keşfedenler için aslında okula, işe gitmeden evde oturan sessiz yığınlar her zaman oy deposu olmuştur.

Türkiye, eğer pazara, markete gitmiyorsa günün tamamını eve neredeyse tutsak olmuş insanların ülkesine dönüşmüş durumda.

Yakın zamanda beka üzerine yazı kaleme almıştım. İktidar ittifakının bekadan anladığı her ne ise, bir insanın bekası hayatta kalabilmesidir aslında. Bekadan yoksun kalan ve bunu başını soktukları evde yaşayan insanlar için beka mücadelesi falan da kalmamıştır.

Türkiye’de sadece 8 milyon insanın pasaportu var. Yani her 10 kişiden sadece birinin. Halkın %90’ının bugüne kadar ayaklarını ülke sınırlarının dışına uzatacak bir pasaporta dahi sahip olmadığı anlaşılıyor.

Hacca gidenleri de aslında yabancı ülke görenlerden saymamak lazım.

Türkiye aslında kendini sınırların içine hapsetmiş insanların ülkesi.

Neredeyse okuma yazma bilmeden 1960’larda Almanya’ya gönderilen işçilerin ve onların çocuklarının ve torunlarının önemli bir kısmı ise yurtdışına sadece bedenini götürenler.

Almanya’daki işçiler kendi haklarını savunan yeşillere ve sol partilere oy verirken Türkiye’de en fanatik Akpartiliye tam da o yüzden dönüşmekteler.

Türk insanı dünyadan habersiz yaşamaya devam ediyor.

Avrupa’nın geçirdiği o sancılı ve son derece öğretici devrimler çağını pas geçerek 20. yüzyıl başında tepeden inme bir modernleşme ile yenilenmeye niyetlenen bir devrimcinin yarım kalan hastası bir bakıma Türkiye.

Platon’un bundan çağlar önce söylediği üzere eğitimsiz bir kitlenin elinde demokrasinin nasıl bir felakete dönüştüğünün timsali.

20 milyon ev kadını, 15 milyon çocuk ve 15 milyon yaşlıya (Suriyelileri saymadım) bakmak zorunda olan kadın ve erkeğin çabası ülkeye ancak bu kadar yetiyor.

80 milyonluk ülkede bakıma muhtaç ve ekonomik aktiviteden uzak bu kadar kalabalık bir nüfusu hem de bir siyasi oy deposu olarak kullanarak iktidarını sürdüren bir iktidarın eli ve kolu da bizatihi bağlı.

Ben buna şizofren yaşam diyorum.

Oy almak için toplumun geniş kesimini üretimden uzak tutacaksın ve geri kalanından o kesimin de üretim yapıyormuş gibi yaşamasını temin etmesini bekleyeceksin.

Mış gibi yapmak Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından bir kavramdı. Türkiye mış gibi yapanların ülkesi.
İnanıyor-muş
Çalışıyor-muş
Yönetiyor-muş
gibi yapanların ülkesinde insanlara düşen de yaşıyor-muş gibi yapmak.

Bir noktadan sonra etten kemikten yapılma narin bedenler için yaşıyor-muş gibi yapmak da mümkün olmuyor.

Ev-miş gibi yapan binaların içinde kuralı var-mış gibi yapan bir iktidarın iyilik yapıyor-muş gibi yapan yasaları sonuçta gerçeklikle yüzyüze getiriyor.

Ölüm mış gibi yapmıyor.

Nazım Usta’nın şiiri kulaklarımızda bugün gibi.
En az 3 çocuk diyor ya birileri Nazım da o 3 çocuğa hoş geldin diyor:
hoş geldin bebek
yaşama sırası sende
senin yolunu gözlüyor kuşpalazı boğmaca kara çiçek sıtma
ince hastalık yürek enfarktı kanser filan
işsizlik açlık filan
tiren kazası otobüs kazası uçak kazası iş kazası yer depremi sel baskını
kuraklık falan
Eski Türkiye’yi yıktığını iddia edenlerin –mış gibi yaptığını bu şiirden daha iyi ne anlatıyor.

CEVAP VER