Seküler İslam’a doğru

6

“Odama girdim, kapıyı kapadım, ağlamaya başladım.

O gün akşama kadar İslâm’ın garipliğine,

Müslümanların inhitatına ağladım, ağladım…

Şimal Müslümanlarından Atâullah Behâeddin’e ait bu ifadeleri Mehmet Akif, “Umar mıydın?” şiirine dibace yapar. Yüzyıl geçmiş olsa bile değişen bir şey yok. İslam’ın garipliği ziyadeleşmiş ve inhitat yani çöküş hızlanarak devam ediyor. Müslümanların hal-i pürmelaline bakınca doğrusu ümitsizliğe kapılıyorum. Allah’ın rahmetinden inkarcılardan başkası ümit kesmez, biliyorum. Ama Müslümanlardan pek bir ümidim olmadığını itiraf etmeliyim.

Bundan dolayı Fuzuli’nin dediği gibi “söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” ikilemi içinde bocalayıp duruyorum. Bazen kollarımı makas gibi açarak “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diye haykırmak istiyorum. Bazen ise toplumun halini düşünüyor, ümitsizliğe kapılıyor ve yazmanın anlamsızlığı ruhumu istila ediyor. Arif Nihat’ın şu mısraları dilime pelesenk oluyor, ister istemez:

“Haset gururla savaşta;

Gurur, Kaf Dağı’nda derebeyi.

Onu da yaralarlar kanadından,

Gelse bir şefkat meleği.”

Evet bir şefkat meleği bile olsanız, sizi kanadınızdan yaralar bu toplum. Yaralıyor nitekim…

Bu kısa arz-ı halden sonra bir soru ile devam edeyim:

Türkiye tarihinin en büyük buhranı hangisidir?

Bazı tarihçiler, sebep olduğu tahribattan dolayı Moğol İstilası’nın Anadolu’daki en büyük buhran olduğunu söylerler.

Haçlı Seferleri de büyük bir yıkıma sebep olmuştur. Ama Haçlıların, Kudüs’ü ele geçirme gibi özel bir hedefleri olduğundan Moğollar kadar tahripkâr oldukları söylenemez.

Son büyük saldırıya I. Dünya Savaşı’nda maruz kalmıştır, Türkiye.

Fakat bana göre en büyük saldırı, bugün içimizden İslam’a yapılan saldırıdır. Evet yukarıda sıraladığım üç tehlikeden daha önemli bir tehlike yaklaşmaktadır: Seküler İslam tehlikesi.

2019 yılının başında sosyal medyada “#10yearschallenge” etiketi ile bazı başörtülü bacılarımız adeta 10 yıllık esaretten (!) kurtulmanın verdiği coşku ile başı kapalı ve başı açık resimlerini paylaştılar. Kimi kendi arzusu ile kimi ailesinin veya arkadaş/akraba çevresinin etkisi ile başını örtmüştü. Ama artık örtünün altına gizlenen kötülüklerden rahatsız olmuş ve başlarını açmaya karar vermişlerdi. Özgürlüğün tadını çıkarmaya karar vermişlerdi. Öyle diyorlardı…

Sadece bu değil elbette. Türkiye’de deizmden sonra ateizmin de yükselişe geçtiği yazılıp çiziliyor. Kimse bu durumun arka zemininde yatan gerçeği ifade etme cesaretini gösteremiyor. Eşeğe kıyamayıp semerini döven köylü gibi davranıyorlar.

Ben öyle değilim.

Auguste Comte’un “Üç Hal Yasası” nazariyesine göre, toplum teolojik ve metafizik halleri yaşadıktan sonra, pozitif hal aşamasına geçer. O zamana kadar din ve metafizik ile açıkladığı eşya ve hadiseleri, artık akıl ve bilimle açıklamaya başlar. Bu pozitif hal, beraberinde, toplum hayatında dinden uzaklaşmayı getirir. Pozitivizm, aynı zamanda deterministtir. Bundan dolayı toplumun pozitif hale geçebilmesi için evvela teolojik ve metafizik aşamalarından geçmesi gerekir. Ama pozitif hale geçebilmek için ilk iki halin zararlarını idrak etmesi gerekir ki, tam ve geri dönülmez bir geçiş olsun.

Bir toplum dinsiz olamayacağı için pozitif halin gereklerini karşılayacak bir dine ihtiyaç vardır. O din ise, Comte’un iddiasına göre, toplumun evvelki hallerde inandığı dinin bir değişim geçirerek bir ‘insanlık dini’ne dönüşmesi ile ortaya çıkar. Akıl ve bilim değerlerine bağlı ‘insanlık dini’ kavramı böyle gelişir. Elbette insanlar eski dinleri ne ise ona inandıklarını düşünmeye devam edecek; Batı’da Hristiyan, Ortadoğu’da Müslüman diyeceklerdir kendilerine. Toplum pozitif hale ancak bu ‘insanlık dini’ne iman etmekle girebilir.

İslam’ı tabii bir insanlık dinine dönüştürme gayretleri İttihat ve Terakki idaresinden beri bir siyasal program olarak varlığını sürdürmektedir. İster bütün bir Türkiye tarihi itibari ile mevzuya bakın, ister son dönemler itibarı ile bakın, toplumu farklı boyutları ile Comte’un bu aşamalarından geçirerek pozitif hale getirmek sureti ile sekülerleştirme programının uygulandığını görürsünüz. Son yıllarda bu dönüşüme din sosu katılması bu sekülerleştirme gerçeğini değiştirmiyor. İktidar partisi dini retorik ile oylarını arttırmış olsa bile son yıllarda dindarlığın artmayıp azaldığını eldeki veriler göstermektedir.

İslam’ın haram kıldığı cinayetler, kız ve erkek çocuklarına tecavüzler, rüşvetler, torpiller, hırsızlıklar, yolsuzluklar, mala el koymalar, çocuklarla evlilik gibi insanlığın yüz karası bir çok iğrenç uygulamaların yaygınlaşması İslam ve kurumlarını tartışmaya açmıştır. Neden siyasiler değil de İslam tartışılıyor, diye sorabilirsiniz. Kullanılan dini retorik, İslam’ın bu kötülüklerin kaynağı olarak görülmesine sebep olmuştur. Çünkü bütün bu kötülüklere dini mesnetler bulunabilmekte ve milyonların gözü önünde kötülükler meşrulaştırılmaktadır. Hem de din adamlarının fetvaları eşliğinde.

İşte bunlardan dolayı, Comte’un dediği gibi, yaşatılan teolojik ve metafizik hallerden sonra toplum pozitif hale yönelmeye başlamıştır. Çünkü halk, ilk iki dönem olan teoloji ve metafizikten çok çekti. İşin acısı halk bunu İslam’a ve tevhide mal etmektedir. Bunun baş müsebbibi ise siyaseten sorumlulardır.

Yüzyıllık sekülerleştirme programı başarı ile uygulandı ve uygulanıyor. Yeni dönem teolojik ve metafizik hallerin ne kadar kötü olduğunu, sadece Türkiye’ye değil bütün dünyaya gösterdi. O halde şimdiki misyonun da bittiğini ve Türkiye’yi pozitif hale taşıyacak yeni bir dönüşüme ihtiyaç olduğunu söyleyebiliriz. Bu yeni hareketin temel misyonunun da, Comte’un iddiasını hatırlayarak, ‘insanlık dini’ olan ‘seküler İslam’ı’ kurmak olduğunu söyleyebilirim. Zaten uzun zamandır ‘milli bir sekülarizm’ zihinleri ele geçirmiş durumdadır.

Bu yazdıklarım çok ütopik geldi ise rahmetli Şerif Mardin’in 1994’te yazdığı makalenin şu paragrafına bakın o zaman:

“Günümüz Türkiye’sinde meşruiyet kazanmış birçok Cumhuriyetçi kurumun mirası ve onun toplumsal yapısının devamlılığı, ister istemez dinin genel olarak sekülerleşmesi ile sonuçlanmıştır. Uzun vadede Türk İslamı’nın ‘sivil din’e dönüşümünden bahsetmek mümkün olabilir.”

Şiir ile başladık yine bir şiir ile bitirelim bu yazıyı:

“Müslümanlık nerde bizden geçmiş insanlık bile

Alemi aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile

Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir

Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir”

6 YORUMLAR

  1. İnsanın bu dünyaya gönderiliş gayesi ona verilen istidat ve kabiliyetlerin inkişaf ettirilmesi, yani çekirdekten meyvalı ağaca dönüşmesidir. Bunu sağlamak için de her insan, her an ve her ortamda tecrübe ve imtihana tabi tutulmaktadır.

    Bu ortamlarda insan, kimi zaman darlıkta oluyor kimi zaman bollukta; kimi zaman zayıf kimi zaman güçlü oluyor; kimi zaman mahkum kimi zaman hakim oluyor; kimi zaman zalim kimi zaman mazlum oluyor. Vesaire vesaire…

    Görüldüğü gibi insanın bulunduğu ortamlar mevsimler gibi, gece gündüz gibi değişken olmaktadır. Değişmeyen hakikat ise ortam ne olursa olsun tecrübe, deneme ve imtihanların değişmemesidir.

    Unutmayalım, dinde zorlama yok fakat sonuç ya cennet ya da cehennem. Evet insan hür iradesi ile istediği seçeneği seçmekte özgürdür. Buyurun Hanımefendiler, Beyefendiler; meydan sizin, tercih sizin…

CEVAP VER