Kur’an’dan öğütler

0
Mehmet Gündoğdu
Emekli müftü.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Allah’a hamd, Rasulüne salat, selam olsun.

A-Kitap Tanıtımı

Diyanet İşleri Başkanlığımızın halkımızın dini bilgileri öğrenmeleri için bir çok yayını var.

Bunlardan biri de,  “Kur’an’dan Öğütler” olup, iki cilt olarak yayımlanmış bir kitaptır.

Bu kitapta, Kur’anı Kerim’de birçok ayetin mana derinlikleri ele alınarak kısaca, öğütler şeklinde okuyucuya sunulmuştur.

Eser hazırlanırken, günün ihtiyaçları göz önünde bulundurularak, Kur’an-ı Kerim’deki her cüzden yaklaşık 10-15 kadar konu başlığı olabilecek, serlevha ayetler seçilmiş.

Eserdeki konular, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanları tarafından yazılmıştır; bir meal ve tefsir çalışması değil, ayet-i kerimeler ışığında oluşturulmuş sohbetlerden ibarettir.

Sohbet konuları, alfabetik sıraya göre sıralanmış, bu da kitaptan istifadeyi kolaylaştırmıştır.

Bu eser, din görevlileri, Kuran kursu öğreticileri, vaizlerimiz ve müftülerimizin dini sohbetleri için önemli bir kaynaktır.

Dini konularla ilgili yazıları okumasını seven ve öğrenmek isteyen vatandaşlarımız için de  çok değerli bir kitaptır.

Kur’an’dan Öğütler kitabını okuyan için; Kur’anın manevi mana atmosferinde çok zevkli bir seyahat etme imkanı sağlıyor.

Bu çalışmayı yapan, başta Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU (dönemin Diyanet İşleri Başkanı) olmak üzere, Din İşleri Yüksek Kurulu üyelerine ve uzmanlarına teşekkürler.

İşte bu öğütlerden seçtiklerimizi Kur’an’dan Öğütler yazıları serisi halinde sizinle paylaşmak istiyoruz.

Yazılarda parantez içinde geçen bazı sûre ve ayet numaralarına, yazının orijinalini bozmadan (yorum eklemek marifeti ile) meal ve nuzül sebebini biz ekledik.

Ya bu hoca da uzun uzun yazıyor dediğinizi duyar gibiyim. Endişe etmeyin, kısa, kısa!

Bilgi ve ilgilerinize sunulur. Hadi buyurun okuyalım:

B-Adalet; vazgeçemeyeceğimiz temel değer*

بسم الله الرحمن الرحيم 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَٓاءَ لله وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَۚ اِنْ يَكُنْ غَنِياًّ اَوْ فَق۪يراً فَا لله اَوْلٰى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوٰٓى اَنْ تَعْدِلُواۚ وَاِنْ تَلْـوُٓ۫ا اَوْ تُعْرِضُوا فَاِنَّ الله كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً

Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır (Onları sizden çok kayırır). Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Nisa, 4/135)

Ayet, adalet ve adaletin sağlanmasında uyulması gereken temel esaslara vurgu yapmaktadır. İnsanlığın ortak değeri olarak nitelendirebileceğimiz adalete, dinimizde de büyük değer verilmiş, bu ayette olduğu gibi değişik vesilelerle adaletin ayakta tutulması emredilmiştir.

Adalet, kanun önünde herkesin eşit olması, kültür, bilgi ve statü farklılıklarından dolayı insanlara başka başka davranılmaması demektir.

Öz bir ifadeyle adalet, insan niteliğine haiz herkese aynı derecede akraba, aynı derecede de yabancıdır.

Onun merkezinde, sadece hak ve hakkaniyet vardır. Yüce dinimiz İslam’ın adalet anlayışı bu ve benzeri ayetlere göre şekillenmiştir.

Bu anlamda İslam, istek ve heveslere yer vermemiş, sevgi ve nefretlere uymamış, akrabalık ve yakınlık bağlarına göre ayarlanmamış, zengin-fakir ayırımı gözetmemiş, kuvvetli ve zayıf ayırımı yapmamış, objektif kriterlere dayalı bir adalet anlayışı getirmiştir.

Nitekim yukarıdaki ayette, bir taraftan müminler adaletin tahakkukuna katkıya davet edilirken, diğer taraftan da böylesi bir görevin ifasında göz önünde bulundurulması gereken kırmızı çizgilere dikkat çekilmektedir.

Şöyle ki, davacı ile davalının, mağdur ile haksızlık yapanın etnik kökeni, inancı, siyasal düşüncesi, toplumsal statüsü, yakınlığı veya uzaklığı, adaletin gerçekleşmesinde etkin ve belirleyici ölçütler değildir.

İslam’ın adalet anlayışında haksızlık yapan, başkalarını mağdur eden canımızdan çok sevdiğimiz evladımız, anne-babamız dahi olsa, imanımızın gereği adaletin gerçekleşmesine katkı sağlarız. Bu katkı, yakınlarımızın aleyhine olsa da aynı tavrı sergileriz.

Söz konusu tutumun, sıradan bir davranış ya da refleks olmayıp imanımızın bir gereği olduğuna gönülden inanırız.

Sevgili Peygamberimiz, birçok hadisinde adaletin ve adil davranmanın önemini dile getirmiştir.

Bir hadisinde; “Verdiği hükümlerde, ailesinin ve halkın yönetiminde adaletli davranan yöneticiler, kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın yanında nurdan yüksek koltuklar üzerinde otururlar.” (Müslim, “İmâre”, 18)buyurarak, adil davranmanın Allah katındaki mükâfatını ifade etmiştir.

Peygamberimiz (s.a.s) sadece sözde değil uygulamada da çok güzel örnekler sergilemiştir. Bu örneklerden biri şöyledir:

Mekke’nin fethi esnasında, soylu bir kadın hırsızlık yapmış ve cezaya mahkûm olmuştu. Bu kadının affedilmesi için yakınları, Peygamber’in (s.a.s) sevdiği bir kişi olan Üsame b. Zeyd’i aracı kıldılar.

Üsame, Hz. Peygamber ile konuştu ve şu cevabı aldı: “Üsame! Seni Allah’ın koymuş olduğu herhangi bir cezanın uygulanmaması için aracılık yapar görmeyeyim.”  

Resûlullah (s.a.s), sonra bir konuşma yaparak şunları söyledi: “Şüphesiz sizden önceki milletlerin mahvolmasının başlıca sebeplerinden birisi, içlerinden asil (soylu) bir kişi hırsızlık yaptığında onu (cezadan) affetmeleri, zayıf birisi hırsızlık yaptığında ise, ona ceza uygulamalarıdır.

Allah’a yemin olsun ki, eğer hırsızlık yapan Muhammed’in kızı Fâtıma dahi olsa, onu da cezalandırırdım.” (Buharî, “Hudûd”, 11; Ebû Dâvûd, “Hudûd”, 4)

Hz. Peygamberin bu tavrı, adaletin temininde önemli bir etken olan hukuk/kanun önünde herkesin eşitliği ilkesini göstermesi açısından önem arz etmektedir.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse; Kur’an-ı Kerim’e göre adaletin ölçüsü “hak”ka niyettir.

Bir “hak” konusunda hüküm verilirken, hakkın kendi lehine hükmedilmesi hâlinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi durumunda bu hükmü tanımayan insanlar için “işte bunlar zalimlerdir” denilmiştir.  Şöyle ki:

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a (Kur’an’a) ve peygambere çağırıldıkları zaman, bir de bakarsın ki içlerinden bir grup yüz çevirmektedir. Ama gerçek (verilen hüküm) kendi lehlerinde ise, boyun eğerek ona gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe ve tereddüde mi düştüler? Yoksa Allah ve Resûlünün kendilerine karşı zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, işte onlar asıl zalimlerdir. Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kur’an’a) ve Resülüne davet edildiklerinde, mü’minlerin söyleyeceği söz ancak, ‘işittik ve iman ettik’ demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Nur, 24/48-51).

Bu itibarla kişisel menfaat temini, akrabalık, düşmanlık gibi hissi durumlar, taraflardan birinin soylu veya alt tabakadan olması, bedenî veya ruhî bakımdan kusurlu bulunması gibi ahlakî ilkeleri ilgilendirmeyen sebepler bir hakkın ihlalini, örtbas edilmesini ve sonuç olarak adalet ilkesinden sapmayı mazur gösteremez. (Maide, 5/8; Nisa, 4/3; Âl-i İmran, 3/75).

Şöyle ki: “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” (Maide, 5/8).

Zira “Eğer hak onların keyfi arzularına uysaydı göklerin, yerin ve bunlarda bulunanların düzeni bozulurdu.” (Mü’minun, 23/71) buyurularak, adaletin objektif esaslara oturtulmaması durumunda karşı karşıya kalınacak tehlikeye işaret edilmiştir.

…………

* D.İ.B, Kur’an’dan Öğütler, I, Dr. Yaşar YİĞİT, s,17.

Burada İslâm’ın sosyal, hukukî ve ahlâkî amaçlarının önemli bir kısmı özetlenmektedir. “Ferdî ve sosyal yapıda dirlik ve düzenliği, hakkaniyet ve eşitlik esaslarına uygun şekilde davranmayı sağlayan ahlâkî erdem” anlamına gelen adalet, sosyal hayatın en önemli denge unsuru ve teminatıdır. Bu sebeple Allah Teâlâ müminlere adaletle şahitlik etmelerini, herhangi bir topluma karşı besledikleri öfke yüzünden onlar hakkında adaletten ayrılmamalarını emretmiştir. Âyet-i kerîme, insanların Allah katında en üstün değer olan takvâ (Hucurât 49/13) faziletine erebilmeleri için adaletli olmalarını ve düşmanları hakkında kalplerinde besledikleri öfkenin onlara karşı haksızlık yapmalarına sebep olmaması gerektiğini bildirmektedir. Müminler haksızlığı ortadan kaldırarak yerine hakkı ve adaleti getirmek, bu husustaki faaliyetlere katkıda bulunmakla mükelleftirler. Kur’an’ın ana maksatlarından biri de adalet ilkesine dayalı ve hukuka güvenin hissedildiği bir sosyal düzen kurmaktır (adalet hakkında bilgi için ayrıca bk. Nisâ 4/58; A‘râf 7/159, 181; Nahl 16/90).

 Âyet-i kerîmenin, müminlere düşman topluluklara dahi adaletle muamele etmeyi emretmesi, ayrıca bu davranışın takvâ erdemiyle bağlantılı olduğunu vurgulaması son derece dikkat çekicidir.

CEVAP VER