Tampon bölge hakkımız

0
Amerika, Nisan – Mayıs gibi Suriye’den peyderpey çekilmeye başlayacağını duyurdu. Fransa başta olmak üzere bazı Avrupa devletlerini bir telaş aldı. 17 Şubat günü REUTERS’in geçtiği habere göre, Fransız Silahlı Kuvvetler Bakanı Florence Parly; “Sahadaki ortaklarımız olan SDG çok özverili çalıştı. Bizim onlara çok borcumuz var. Onları orada yalnız bırakamayız” dedi.
SDG kimdi? SDG; IŞİD’i Rakka ve çevresinden çıkarmak amacıyla Ekim 2015’te kurulmuş, omurgası YPG / PKK militanlarından oluşan Suriye Demokratik Güçleri…
Büyük Ağabey ABD’den cevap gecikmedi; “Yahu panik yapmayın, birden bire ani bir şekilde çekilmeyeceğiz. Yavaş yavaş… Siz rahat olun…”
Panik sebebi neydi temelde? Dış güçler bizi kıskanıyor gibi üçüncü sınıf bir açıklamayla konuyu düşürmek istemiyorum… Panik sebebi; Türkiye’nin ciddi ve yekünlü bir operasyonla o bölgedeki YPG / PKK örgütlerine karşı bir atağa geçmesi ve orada tampon bir bölge oluşturabilme ihtimaliydi. Bu gizli bir bilgi değildir. Keza cumhurbaşkanımız da aynı şeyi söylemiş ve İran – Rusya – Türkiye buluşmasında bu talebini iletmiş, ancak Rusya ve İran teklife sıcak bakmamıştır. Kuzey Suriye’de kendi sınır güvenliği açısından bu talebimiz en doğru ve en haklı çıkışımızdır.
Bu ihtimal tabii ki ABD’nin de hoşuna gitmedi. Ve olası bir YPG / PKK’ya karşı gerçekleşecek Türkiye operasyonuna parmağını salladı. Ve hemen ardından “Kürtleri size vurdurmayız” diye aleni bir açıklama da ABD’den geldi.
Türkiye Cumhuriyeti ise bu çıkışlar karşısında (henüz) soğukkanlığını ve sukûnetini korumakta, çok da iyi yapmaktadır. Bir operasyon olursa bunu başkalarının öğrenmesine gerek yoktur. Bu sanırım askeri bir bilgi olmasından dolayı “sessizlikle” karşılanmaktadır. Kimbilir, belki de devletin başka bir politikası vardır? Bu bilinmez…
Dikkat çeken bir diğer açıklama ise yine 17 Şubat’ta Beşar Esad’dan geldi. Çok dikkat çekiciydi. Ve bir o kadar “politik”. Şöyle dedi Esad TV’lerde canlı yayınlanan konuşmasında SDG’ye hitaben: “ABD çekilecek ve sizi Türklerin saldırılarından korumayacak. Amerikalılar sizi kalbinde taşımıyor. Sizi ceplerine koyacaklar, böylece bir pazarlık kozu olacaksınız. Sizi kendi devletinizden başka kimse korumayacak.” Sözlerini şöyle sürdürdü Esad: “Eğer ülkenizi koruyup direnmek üzere kendinizi hazırlamazsanız, Osmanlı’nın kölesi olmaktan başka bir şey elde edemeyeceksiniz.”
İnanılmaz “politik” bir çıkış. Ölümü gösterip vereme razı etmek mi dersiniz, yoksa beyaz bayrak sallayarak “gelin bu konuyu bir konuşalım mı” dersiniz veyahut “Türkiye’nin operasyonu kapıda, siz hangi güçle ne kadar direnebileceksiniz. Gelin bize katılın ve bizim elimiz güçlensin” mi dersiniz, karar size kalmış. Beşar Esad’ın son 10 yıldır yürüttüğü politikaya bakılırsa ilk ve üçüncü seçenekler bana “Esad Tarzı” gibi geliyor ve mantıklı da duruyor.
Bu açıklamanın ardından SDG’den de açıklama gelmekte gecikmedi. PYD bir ekibini Şam’a diğer ekibini Rusya’ya göndererek; “Türkiye’nin olası bir operasyonunda Suriye rejiminin yanına katılabiliriz…” dedi. PYD yöneticilerinden Aldar Halil, Moskova’ya bir ziyaret daha yapılacağını söyledi. Rusya’nın Şam’ı, “egemenlikten doğan görevlerini yerine getirmesi konusunda” zorlayacağını umduklarını ifade etti. Bu şu demek: “Ölmek istemiyoruz, biz vereme razıyız…”
Beşar Esad’ın hanesine yazılan artı bir puan…
Fakat kazın ayağı öyle değil. Ardı ardına gelen açıklamalarla biz bu gündemi takip etmekte zorlanırken politika canavarı çoktan dişlerini bilemeye başlamıştı. ABD’den IŞİD Karşıtı Koalisyon Komutanı Korgeneral Paul LaCamera bu haberin ardından; Amerikan yasaları gereğince, Rusya ve Esad yönetimiyle işbirliğine gitmesi halinde SDG ile olan ortak çalışmalarına son vereceklerini açıkladı.
Bu açıklamayla SDG bir kez daha köşeye sıkıştı. Ve ellerindeki kozlara baktı. Ama eli hep sinek ve karo doluydu. Yapabilecekleri sınırlıydı. Suriye / Rakka’da IŞİD militanlarını tuttukları hapishanelerdeki bazı radikal IŞİD militanlarını salıverdiler. Ve bu ilk meyvesini vermek üzereyken; İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yaptığı açıklamaya göre Türk güvenlik güçleri Hatay’da zaman ayarlı bomba yüklenmiş bir kamyonu durdurdu. Kamyonu kullanan IŞİD militanıydı. Ne oldu, nasıl oldu, buna ne sebep oldu diye düşünürken IŞİD militanının sorgulanmasında PYD militanlarının koruduğu hapishaneden salıverildiği öğrenildi. SDG elindeki en büyük kozu masaya attı ama masada daha büyük kozu olanlar vardı. Eli kaybetti.
Şimdi biliyorum “SDG / PYD / PKK ve IŞİD olası bir Türkiye operasyonunda ortak hareket eder mi? sorusu aklınıza geliyor. Eder mi? Eder…
Diğer yandan, Suriye ve terörizm konularında araştırmacı Kyle Orton, Euronews Türkçe’ye yaptığı açıklamada, Türkiye’de PKK ile IŞİD’in birlikte çalıştığına dair bir algı yaratma eğilimi olduğunu düşünüyor. “Daha önceleri ‘savaş ekonomisi’ bağlamında YPG/PKK ve IŞİD güçleri arasında belirli anlaşmalar olmuş ve IŞİD’in bazı topraklardan ayrılıp, özellikle gerilim çıkarmaları için istedikleri yerlere, özellikle de Türkiye’ye gitmelerine izin verilmişti” diyor Orton. Bu şu anlama da gelebilir; Türkiye’de uykuda olan IŞİD hücrelerinin eylemlere geçebileceği….
Uyanık olmamızda fayda var…
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) komutanı Mazlum Kobani, “Türkiye’nin Fırat Nehri’nin doğusunda düzenleyeceği saldırılara sert yanıt vereceklerini” söyledi ve “ABD, böylesi bir saldırıyı önlemek için daha fazla çaba harcamalı” dedi. Mazlum Kobani, savaşta kullandığı kod adını kendi memleketi “Kobani”den almış, askerlik terbiyesinden uzak -atama- ile general olmuş bir militandır. Kesinlikle “ciddiye” alınmaması gerektiğini naçizane olarak belirtiyorum. Biraz şovenist olan bu çıkışın amacı ABD’yi yanına çekme telaşından başka bir şey değildir. Zaten ABD de ciddiye alıp bu mesaja cevap vermedi.
Türkiye’nin bu hengamede tek bir talebi var: Güney sınırımızda bir tampon bölge oluşturmak ve buranın kontrolünü sağlamak… Fransa ve Amerika’nın buna “düpedüz” karşı çıkma sebebi; bu adımla Türkiye’nin terör sorununu %70’in üzerinde bir ihtimalle azaltacak olmasıdır. Ve istemezler doğal olarak Türkiye gibi yatağında uyuyan bir devin uyanmasını… “Bırakalım onlar boğuşadursunlar” derler… Bu olursa elbette ki Türk ekonomisi, silahlı gücü, hatta halkın refah düzeyi bile artacak, “Ne ABD, ne AB… Yaşasın tam bağımsız – özgür Türkiye” sloganı gerçeğe dönecektir. Türlü bahanelere gerek yok. Durum bu kadar nettir.
Dost kim, düşman kim bunu bir kez daha düşünmek gerekir. Düşünmenin ötesine geçip bu konuda adım atılması ise “Hükümetimiz / Devletimizin” elindedir. Bizler, 1920’lerde bağımsızlığımız için ölüme gülerek giden bir millet olarak tekrar bunu yaparız, yapabiliriz. Yeter ki, “domates – biber – patlıcan kuyruklarıyla” aklımız bulanmasın…

CEVAP VER