Endülüs’ün bilim insanları: İbn Haldun

0
Sinan Eskicioğlu
1974 yılında İzmir'de doğdu. İzmir İlahiyat'ta lisans eğitimini tamamladı. 2003 yılından beri Almanya'da yaşıyor. Çeşitli kuruluşlarda Din Eğitim ve Öğretimcisi olarak faaliyette bulunuyor. Yayınlanmak üzere kaleme alınmış çeşitli roman ve kitapları bulunmaktadır.

Endülüs’ün sosyal yapısından bahsettikten sonra biliminsanlarına kısaca değinmiştik. Ancak iki kişiyi özel ve daha geniş olarak ele almanın gerektiğini ifade etmiştik.

Bunlardan ilki İbn Haldun.

İbn Haldun aslında Tunus’ta doğmuş (1332) bir alim. İlmi çalışmalarının başlangıcı Kuran’dır, hafızlık yapmıştır. Dedesinin sarayda vezir olmasından dolayı İbn Haldun çok iyi bir eğitim almıştır.

Arapça, Hadis, Fıkıh, Kelam, Mantık, Matematik ve Felsefe ilimlerini çok değerli hocalardan öğrenmiş, ayrıca İbn Sina, İbn Rüşd ve Fahreddin Razi’nin eserlerini okumuştur. (Evet, kronolojik açıdan İbn Rüşd’ü ele almamız gerekirdi ama onu bilimsel önemine binaen sonraya bıraktık).

İbn Haldun’un ailesi (Beni Haldun) birkaç nesil boyunca Endülüs’te Carmona ve Sevilla bölgelerinde yaşamıştır. Bizim İbn Haldun’u Endülüs bilim insanları kategorisine almamızın sebebi de bu. Çünkü kendisi de bir dönem Endülüs’te bulunmuş, çalışmış ve bilimsel faaliyetler yapmıştır.

…..

Bu yazıyı yazarının sesinden sesli olarak da dinleyebilirsiniz:

…..

İbn Haldun deyince akla ilk gelenler Tarih ve Ümran’dır.

İbn Haldun’un Tarih bilimine katkısını İngiliz tarihçi Toynbee’nin şu sözünden anlayabiliriz: Herhangi birzamanda, herhangi bir ülkede, herhangi bir zihin tarafından yaratılmış en büyük tarih felsefesinin sahibi.

İbn Haldun’un ‚Ümran‘ diye tanımladığı, bugünkü manada anladığımızSosyolojibilimidir. Ümran ilmine giden yolun aslında Tarih biliminden geçtiği konusunda bilim insanları ortak fikirdedir.

O’nunÜmran’a ulaşmasının zorunlu bir sonuç olduğu bile ifade edilmiştir. Çeşitli Alman Sosyoloji bilim insanları da bu görüştedir. Bizim yakından tanıdığımız Cemil Meriç hoca da aynı şekilde düşünerek şunu ifade etmiştir: Ümranın keşfi, tarihten tesadüfü kovan bir ihtilaldir. Çünkü o, ‘Ümran’ ilmini tesis etmiş, tarihin karanlıklarını aydınlatmaya, maziyi örten yoğun hurafe ve efsane bulutlarını dağıtmaya çalışmıştır.

İbn Haldun’a göre Ümran, bayındırlıktır yani dünyanın ve insanlığın bayındırlığı.

Ümran dediği şeyin üç özelliği vardır: Tabiidir; insan, toplum içinde yaşayan bir varlıktır ve bu tabii bir durumdur. Organiktir; yani insanların oluşturduğu toplum gelişmek zorundadır. Fonksiyoneldir, toplum içinde ihtisaslaşma başlar ve bu gelişir ve meslekler-uzmanlaşma oluşur.

Ümran adı verilen bu yeni bilimde araştırılması gereken konuları da sıralamıştır:

Geçmişte yaşamış olan insanların toplum oluşturmaları, yaşayışları, toplumda oluşan değişiklikler ve nedenleri, toplumlar ve yönetim, yönetimlerin toplumları idare etme şekilleri, yönetimlerin devlet olmaları, gelişmeleri ve yıkılışları, üretim ve tüketimin toplum üzerinde ve toplumun bunlar üzerindeki etkileri gibi.

İbn Haldun’un Tarih’ten Ümran’a varması, bir bakıma onun ‘nedensellik’i kullanarak, geçmiş insan toplulukları ile bugün arasında bağlantılar kurarak toplum yasaları-toplumsal yasalarbulmaya çalışması ve bulmasıdır.

O’na göre Ümran, bedevi ve hadari olarak ikiye ayrılır. Bedevi Ümran, bedevilik, çöl ve kırsal hayattır.

Hadari Ümran ise yerleşik hayat, yani şehirliliktir.

Toplumlar sürekli bir değişim ve çatışma halindedirler. İnsan, toplumsal bir varlıktır ve bir arada yaşamaya zorunludur. Bunun sebebi de dayanışmaya ihtiyaçtan kaynaklanır. Doğal zorluklara karşı koyabilmek için insanlar dayanışma içinde olmuşlar ve böylece toplumlar oluşmaya başlamıştır.

Bedevi ve hadari toplumların özelliklerinden de bahseder.

Bedevi-Göçebe toplumlar savaşçıdırlar, aralarındaki bağ kuvvetlidir. İbn Haldun buradaAsabiyekelimesini kullanır. Zenginleşen göçebe toplumlar yerleşik hayat kurarlar ya da yerleşik hayatı olanları yenerek onların yerine geçerler. Son zamanlardaki orta sınıf değişimini, iktidara yakın olan zümrenin yeni orta sınıfı oluşturmasını da böyle açıklayabiliriz. Bugün savaş sistemi seçimler diye düşünürsek, bu savaşı kazananlar söz sahibi olmakta ve belirleyici güç durumuna yükselmektedirler.

Yerleşik toplumlar zamanla gevşemeye başlarlar, zevk ve yozlaşma hızla artar.

Toplumların gelişimi ve devletin oluşması da O’nun için önemlidir.

İbn Haldun ‚Asabiye’den sıkça bahseder.

Asabiye, akrabalık bağı ile başlar. Toplum genişledikçe, akrabalık bağından ziyade kabilesel ve toplumsal bağ daha önemli hale gelir.

Toplumların yerleşik düzene geçmesi ile de ‚devletdediğimizyapı oluşur. İbn Haldun, burada Asabiye’nin yeterli olmadığını vemerkezi baskı ve kontrol aracının ön plana çıktığını ifade eder ve bu da devlettir.

Toplum ve devlet farklı şeylerdir: Toplum, insanların birbirlerine yardım etmeleri zorunluluğundan doğmuştur. Devlet ise, insanı hemcinslerinin saldırı ve zulmüne karşı koruma gereğinden doğmuştur.

İbn Haldun, devleti elinde bulunduran hükümdarlığın özelliklerinden de bahsetmiştir. Bunları da beş safhada ele almıştır:

Birincisi: Yönetimde olanlar, halk ile birlikte hareket ederler, zafer kazanırlar ve devlet oluşturulur ya da elde edilir.

İkincisi: Rakipler ya da rakip olabilecekler ortadan kaldırılır ve iktidar sağlamlaştırılır.

Üçüncüsü: Bolluk dönemidir. Yönetenler ve yönetilenler bolluk içinde yaşarlar.

Dördüncüsü: Daha öncekilerin yolları takip edilerek barış ve bolluk korumaya çalışılır.

Beşincisi: İsrafın yaygınlaştığı, zevk ve rahatlığın şımarıklık boyutlarına ulaştığı dönemdir. Bu dönemde kurumlarda gevşeme artar, ordu zayıflar ve devlet yıkılma noktasına gelir.

Görüldüğü gibi İbn Haldun, geçmiş toplumları inceleyerek tespitlerde bulunmuş ve bunları yasalaştırmaya çalışmıştır. O’nun tutarlı olmasının sebebi, bizim de daha önce ifade ettiğimiz gibi, İnsan’ın her zaman aynı insan olmasıdır.

Zamanlar, dönemler, yönetimler değişse de, insan dediğimiz varlık değişmemiştir. İhtiyaçları, zaafları, yönetme ve hükmetme isteği, gelişmeyle beraber başlayan rahatlık ve şımarıklık ve sonrasında yozlaşma.

Günümüzde yozlaşmadan, mpenleşmeden fazlasıyla bahsedilmekte. Bu, yeni olan bir durum değil, tarih boyunca insanlar aynı reçlerden geçtiler.
Belki de bu yüzden denmemiş midir: ‚Tarih, tekerrürden ibarettir‘.

Tarihin tekerrür etmemesi için hayatın dinamikliğine uyum sağlayarak değişime açık olmak, samimiyet ve insani öz değerlerden ödün vermemek gerekiyor diye düşünüyorum.

Sevgi ve Bilgiyle kalın

CEVAP VER