Biz Türkiye olacağız. Çünkü Türkiye hiç bir zaman kaybetmez

0

Yaşadığımız şehir ve beldelerin yöneticelerini seçeceğimiz 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimleriʼne az bir süre kaldı. Türkiye gündemi bu seçimlere kitlenmiş durumda, ancak seçim kampanyaları ne yaşadığımız şehirler ve beldelere, ne de onlara ait projeleri olması beklenen başkan adaylarına kitlenmiş durumda değil. Bir genel seçim havası var ve seçim sahnesinde belediye başkan adaylarından daha çok Cumhurbaşkanı’nı, parti genel başkanlarını, ve onlar adına açıklama yapan hükümet veya parti sözcülerini görmekteyiz.

Bunun iyi bir durum olmadığını 9 Şubat 2019 tarihi Ocak Medya yazımda anlatmaya çalışmıştım. 6 Şubat Çarşamba günü İstanbul Kartal ilçesinde bir bina çöktü ve 21 canımız yüreklerimizde acı oldu. Bu vahim kaza dahi yaşadığımız şehir ve beldelerin yöneticilerini seçeceğimiz ‘Mahalli İdareler’ seçim sürecinde, daha yaşanabilir şehirlere nasıl, hangi proje ve kadrolarla kavuşuruz tartışmasını yapmamız gerektiğini hatırlatamadı!

Vaziyet bu ama şehirlerimizi ve onlara dair sunulan projeleri konuşamadığımız, ülke geneline dair konuların konuşulduğu bu yerel seçim sürecinde yine göz ardı ettiğimiz gelişmeler var…

Geçtiğimiz Şubat ayının son günü Dünya Adalet Projesi (JWP) tarafından 2019 Hukukun Üstünlüğü Endeksi raporu yayınlandı. 126 ülkede yapılan çalışmanın neticesi Türkiye açısından da önemli bilgiler veriyor. Yaşadığımız, geleceğimizi planladığımız ülkemiz, hukukun üstünlüğü sıralamasında, 126 ülke arasında 109. sırada yer almakta. Daha da vahimi, Gürcistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Kazakistan, Belarus, Arnavutluk, Ukrayna, Sırbistan, Moldova, Kırgızistan, Rusya ve Özbekistan ile birlikte yer aldığımız Doğu Avrupa ve Orta Asya ülkeleri grubunda, yukarıda verdiğim sırayla, son sırada yer alıyoruz. Halbuki iddiamız bölgesel güç olarak yer aldığımız coğrafyada demokrasi ve hukukun üstünlüğü konusunda öncü olmaktı…

Konuyla ilgili haberleri geçtiğimiz hafta boyunca takip etmeye çalıştım. Heyhat! Bir kaç haber sitesi,  BBC Türkçe ve Karar gazetesi dışında, özellikle ana akım medyada konuya değinen olmadı.

İşin aslı, konuya benim de dikkatimi çeken Karar gazetesinin, çok dikkatli yazıldığı her halinden belli olan, “İşte Asıl Mesele’’ başlıklı kısa fakat öz haberi. Gazetenin Pazar günkü basılı gazete manşeti de bu haber oldu. Sonrasında Taha Akyol, Karar’daki ilk yazılarından itibaren vurguladığı, hukukun üstünlüğü ilkesinin yeniden ve daha kuvvetli tesisinin ülkemiz için en elzem konulardan biri olduğuna bir kez daha vurgu yaparak 2019 Hukukun Üstünlüğü Endeksi ve Dünya Ekonomik Forumu (WEF) 2018 raporlarını 5 Mart 2019 tarihli köşesinde değerlendirdi. Dün de Elif Çakır, Hakimler ve Savcılar Kurulu Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın rapora dair tepkisini konu ettiği yazısında rapora değindi.

İşte, Venezuella’nın son sırada yer aldığı hukukun üstünlüğü sıralamasında, 126 ülke arasından ülkemizin 109. sırada yer almasına dair, benim gördüğüm, medyamızda çıkan, yazılan çizilen hepi topu neredeyse bu kadar…

Rapora göre hükümetin gücünün sınırlandırılması alanında Pakistan, İran ve Rusya’nın gerisinde kalarak 123. sıradayız. Kongo, Moritanya ve Mısır sıralamada ülkemizin hemen önünde yer alan ülkeler. Temel haklar alanında da çok gerideyiz, 126 ülke arasında Venezüela ve Çin’in hemen arkasında 122. sıradayız. Mısır ve İran ise son ikide yer alan ülkeler.

Ne yazık ki bu tablo Türkiye’ye ve 2002 sonrası elde edilen kazanımlara yakışmayan bir durum.

Fakat manzara bu!

Bu durum beni bir soru üzerinde düşünmeye itti: Ne oldu da, 2002 sonrasında onca sıkıntılı günlere rağmen işler iyiye giderken, ne zaman, nerede kötüye gidiş başladı?

Kolay cevaplanabilecek bir soru olmadığını biliyorum. Yine de üzerinde düşünülmesi gereken bir soru.

Gelin size biri 2008 yılına ait, diğeri 2011 genel seçimlerinin hemen öncesine ait, iki hatırayı anlatarak yardımcı olmaya çalışayım…

2008 yılını dediğimiz zaman aklımıza ilk gelen herhalde Türkiye milli takımımızın 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda gösterdiği unutulmaz mücadele ve başarı olur. Turkiye milli takımı son saniyelere kadar mücadeleyi bırakmaması, hakemlerin tüm kasıtlı yada kasıtsız yanlış kararlarına aldırmadan kazanmayı bildiği maçlar ile sadece bizlerin değil tüm dünyadan insanların hafızalarında yer edinmişti.

O dönemde ben Amerika’daydım ve çalıştığım şirkette, maçlar mesai saatine düşmesine rağmen, Amerikalısı, Çinlisi, Bulgarı, Hindistanlısı hem herkes benden önce maçı izleyebileceğimiz bilgisayarı ayarlama derdine düşerdi. Tabii ki, destekleri Türkiye milli takımınaydı.

Sonraları oluşan kanaatimce bu ilgide sadece milli takımızın heyecanlı maçlarının değil, aynı zamanda ülke olarak Türkiye’nin o dönemlerde ekonomisiyle, dış ve iç politikasıyla kazandığı prestijin etkisi vardı.

O dönemlerde Türkiye daha yaşanabilir bir dünya için, özellikle bizim etkileşimde bulunduğumuz coğrafyalar için, örnek ve umudu yeşerten ülkeydi…

Nereden mi çıkardım?

Hafızamdan hiç çıkmayacak olayı da o dönemlerde yaşamıştım. Yine çalıştığım şirkete yakın bir mescide yolum düşmüş ve orada Kuran-ı Kerim öğrenmeye çalışan Amerikan vatandaşı, Pakistan asıllı olduklarını tahmin ettiğim, çocukları gözlemleme şansım olmuştu. Ben içeri girdiğimde derslerine ara veren çocuklar, ellerindeki Amerikan futbol topuyla bahçeye çıkıp oynamaya başladılar. Çocukluğumuzda hepimizin yaptığı gibi onların da ilk yaptığı takımlarını seçmek ve isim vermek oldu. İçlerinden birinin ‘Biz Türkiye olacağız. Çünkü Türkiye hiç bir zaman kaybetmez!’ dediğini duydum, teklifine diğer arkadaşları da sıcak baktı ki, başka bir takım ya da ülke ismi duymadım.

Tüylerimin diken diken olduğu nadir anlardan birisini orada yaşamıştım…

İşte bu andır bana Türkiye’nin o dönemde tüm mazlum halklar için, hamiliğin de ötesinde, örnek ve umudu yeşerten bir ülke olduğunu gösteren. Hakemlerin tüm haksız kararlarına rağmen sahayı terk etmeyen ve maçı belirlenen kurallar içerisinde kazanmayı bilen Türkiye’ydi insanların umudunu yeşerten. Tüm çifte muameleye rağmen, Avrupa Birliği’ne üye olma kararlılığını, demokrasisini ve ekonomisini ‘temel hak ve hürriyetlerde’ yaptığı çağdaş düzenlemelerle iyileştirerek/geliştirerek gösteren bir Türkiye’ydi tüm ötekileştirilmiş toplumların umudunu yeşerten.

İşte bu yüzden bugünkü tabloyu ülkemize yakıştıramıyor, ‘neden şimdi öyle değiliz?’ sorusunu soruyorum…

İkinci hatıram 2011 yılı genel seçimleri hemen öncesine aitti. Turkiye genel seçim atmosferinde iktidar partisi AK Parti, önceki seçimlerden farklı olarak, biraz daha milliyetçi oyları hedef almış ve seçim kampanyalarına bunu yansıtmıştı. Öyle ki, büyüdüğü belde, ailesi ve etrafı ile ülkücü kesimde olan bir dostum, kendisiyle yaptığım telefon görüşmesinde, ‘son başbuğ Erdoğan’ diyerek AK Parti’ye vereceği ilk desteği bana duyurmak istiyordu. Şaşkınlık içerisindeydim ancak AK Parti’nin özellikle Recep Tayyip Erdoğan’ın o dönemki seçim söylemi dostuma haklılık payı da veriyordu.

Bugün geldiğimiz noktada dostumun son derece ileri görüşlü olduğunu kabul ediyorum.

Tevafuk o dönemlerde Sadi Şirazi’nin Bostan-Gülistanı’nı okuyordum ve şu pasaj dikkatimi çekiyordu:

“Nuşirevan-ı Âdil için bir av yerinde bir avı kebap edeceklermiş, fakat tuz yokmuş. Bir parça tuz getir­mek üzere uşaklardan birini köye göndermişler. Nu­şirevan uşağı çağırıp ‘tuzu para ile al, tâ ki köyden tuz almak hükümetçe bir âdet olup köy harap olmasın’ diye tembih etmiş.

Nuşirevan yanında bulunanlar, ‘Bir parça tuzdan ne fenalık çıkar?’ demişler.

Nuşirevan: ‘Zulmün esası cihanda evvelâ az imiş. Sonra her gelen bir parça arttırmakla bugünkü dere­ceyi bulmuştur’ demiş.

[Eğer ahalinin bahçesinden padişah bir elma yer­se uşakları ağacı kökünden çıkarırlar.

Birisinden yarım yumurta almak suretiyle, padi­şah zulmü reva görecek olursa padişahın askerleri bin tavuğu şişe geçirirler]”

Bu pasajla birlikte meramımı daha iyi anlatabilmek umuduyla, 2011 genel seçimlerinde takınılan üsluba dair rahatsızlığımı/endişemi, karşılaştığım AK Partili isimlere de aktarmıştım…

Bugün de o gün de var olan suskunluktu aldığım cevap.

Ben yeniden çocukların kalbine dahi işlemiş ‘Biz Türkiye olacağız. Çünkü Türkiye hiç bir zaman kaybetmez!’ nidaları duymak istiyorum.

Bunu için de hamaset değil hukukun üstünlüğü, temel hak ve hürriyetlerin sağlanması ilkelerine sahip olmalıyız.

CEVAP VER